Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org



 ÖMRE GÜLÜMSER YİNE ZAMAN…
Aziz ŞEKER

(Sosyal Hizmet Uzmanı -Sitemiz Yazarı)



    
Sivas’a özgü sarı ışıkların altında içine çekilmiş, cansız bir halde kederleniyordu medrese. Sivas topraklarında yüzyıllarca önce yapılmış savaşlarda dökülen sebepsiz kanları anımsatırcasına. Şehrin yüzünde can çekişen bir insan acısıyla inler gibiydi… Sarı ışıklar Selçuklu medresesinin görkemli sütunlarını, kesme taşlarla yapılmış kubbelerini, düzgün hepsinin bir gül bahçesine açıldığı geniş kapılarını yağan karın altında ürkekçe gizlemeye çalışıyordu. Yapısına bakınca görülen derin parçalanmışlık ise belki de zalim Moğol ordularının şehri yıkıp yakarken bıraktıklarını unutturmamacasına geleceğe sunuyordu.
Medresenin az ilerisinde, plansız şehir evlerinin üstünde; bir tepeye kurulu kalenin ağaçlı yamaçları beyaz karın dökülmüş saflığıyla etrafına masum bir hava veriyordu. Şehrin kuçağına oturan kaleyse merkezi görünümüyle izleyenine alışılmadık bir heyecan yaşatıyordu.

Sarı ışıklar, gökyüzünden yağan karın üstünde sayısız ışık kırılmaları yaratarak insanı büyülü bir atmosfere çekiyordu. Sokaklar boştu. Selamlaşacak bir kimse bile ortalıkta görünmüyordu. İnsanın içine işleyen amansız soğuk ise kılıç ucu gibi küstah ve yaralayıcıydı. Durmamacasına kar yağıyordu şehrin karanlığına. Şehir kar aydınlığında yıkanıyordu adeta…

Kaybedilenler üzerine kuruluyor yeni ama güçsüz başlangıçlar. Acıyı acıyla süpürüyoruz, sevgiyi ayrılıkla… Kalbimiz hep anıların gölgesinde ısınıyor yeni yüzlere. Hep doyulmamış yaşamların düşlerini adadığımız sevgilerle vuruluyoruz yeni özlemlere. Tenimize düşmüş zamana, geriye bir kez ömür diye geçen giden ne varsa bırakıyoruz. Şehirler de böyle Anadolu’da; hep eskiyen, yine de iyi şeylere özlem duyan insanlarıyla…

Sivas beyaz gecelerin elinde kardan bir şehir. Yalnızlık tunç gibi donuyor, dudaklardan buğulanarak sevgi diye dökülenler de… Şehrin sokaklarında geçmişi silinen çıngıraklarıyla atlı kızaklar evvel zaman anlatılarında demleniyor…

Kardan ve soğuktan üşümüş gece tüm yoğunluğuyla bir inip bir kalkıyordu. Meydana doğru yürüdüm. Kongre binası şehrin en dokunulmaz yerine kurulmuş bir saraya benziyordu. Yenilenen ve yenilmeyen geçmişiyle. Bu tarihi bina büyülü bir dünyanın, görkemini ve gücünü hiç yitirmeyecek olan yaşantısının bir yapısıdır taşıdığı değerleriyle. Biraz ilerisinde eski bir manastır, kışla tesisi yapılmasına rağmen dik başlı bir ihtiyar genç gibi omzuna yaslandığı Vali Rıfat Paşanın hükümet konağına göz kırpıp duruyordu. Hep taze aşklar gibi;

Oysa aşk buğulu bir gölgedir içimizde; bir intihar çiçeği. Nemlenmeyen bir düş, yazılıp unutulmayan bir şiir, yaşamın eşiğine düşmüş her günün biriken aydınlığıdır…
Umutlar birbirine benzer, aşklar da ayrılıklar da… Kanayan yarayı azıtan yürekli bir sesleniş, geçmişi silen bir iz, damarlarda kuruyan kan, yurtsuz dökülen gözyaşı, yalnızlığın yeryüzüne yankısıdır aslında aşk…
Ya terk edilmek; el değmemiş bir yas gibi… Her şey sevgide; seni nasıl seviyorum diyebilmekte!... diyene bin selam olsun.

Belediyenin önünden gecen caddenin üstünden aşağıya doğru yürümeye başladım. Geri dönüşü olmayan bir yangının kıyısından hüzünlenerek sessizce geçtim. Madımak, gecen giden yılların solgunlaştırdığı bir insan gibi kara savurmuş küllerini dönüyordu bir bilinmeze doğru. İnsan da ölür, öleceğini sanmadan, insan da öldürülür kahramanlık destanı yazacağını sananlar tarafından. Bu şehrin tarihinde bir Madımak vardır; Temmuz ateşiyle kavrulan, birde Pir Sultan, elindeki sazıyla Banaz’dan Kızılırmak’a savrulan…

Caddenin bitiminde köşe başında artık şehrin kuyumcularını ağırlayan Hanın yanı başında biraz dikeldim. Birbiri peşi sıra iki kişi koşarak önümden geçti. Ayrılıktan bahsediyorlardı. Öyle koşuyorlardı ki, ayrılık gerilerde kalıyordu. Ne olduysa arkada giden uçarcasına yere düştü. Oracıkta sesi kesildi. Öndeki bir an durdu. Dönüp baktı. Koşar adım yerde yatanın yanına geldi. Üstüne eğildi. Elleriyle yüzüne dokundu. İrkilten korku dolu bir sesle, “kan, kan, kan! geliyor ağzından” diye bağırmaya başladı. Avazesi çınlayıp düştü donan gecenin içine. Bir süre ne yapacağını bilemez bir ruh haliyle gezindi. Karşıda bir apartmanın önünde bekleyen apartman görevlisi cankurtaran çağırdığını söylüyordu. Ötelerde artarak gelen sesiyle cankurtaran biraz sonra yerde yatana ulaşmıştı.
Cankurtarandan inen sağlık görevlileri bir telaşla gelip, yerde kıvranmadan yatanı götürmek için sedyeye kaldırdılar. Başındaki bere düştü. Altın gibi şırlayarak bir tutam ay sarısı saç dökülüverdi sedyeden yere doğru. Kara yansıdı saçlarının sarısı. Cankurtaran hızla oradan ayrıldı. Diğeri yoktu. Kaçıp gitmişti. Kim olabilirlerdi ki? Ayrılmak üzere olan bir çift diye düşünüyordum. Ya da yasak bir aşkın kurbanı iki sevgili. Cankurtarana yalnızca yerde yatanı almışlardı. Bir nedeni olmalıydı; iyi ya da kötü kaybolup gidenin. Neydi öyle kırılıp dökülen, insandan düşen bu gece yarısı, bilmiyordum.

Kangal ağası konağına doğru ağır ağır çıkıyordum. Ayaklarım karı ezdikçe çıkan çıtırtılı ses alıp götürüyordu karla kaplı şehirden beni: Sağır ve dilsiz bir masalcı sokaklardan keder toplayan kimsesizlere, kutsallığına inandığı sıcak birşeyler anlatmaya çalışıyordu. Başaramıyordu. Gözlerine dolan umutsuzluk kışın karlı ellerinde dokunaklı bir eski zaman duası gibi yalnızlaşıyordu… Durdum. Ayaklarımın kara basarken çıkardığı sesler de kesildi. Sağır ve dilsiz masalcı da yitip gitti…

Kimi kez sözcükler de yetersiz kalır acıdan kıvranan bedenler için, sızlarken yürekleri bir ateşte. Çaresiz kalır uğruna ölünecek bir şey kalmamışsa insan. Gözleri hep kaybettiğini bulma ışığıyla beslenir. Bulup kaybetmektir oysa sevgiye sadık kalmayan yaşam. Benim de anlamlandıramadığım, ama yaşadıklarımda duvar gibi örülüp yükselen duygulardı bunlar bazen de şiire akan; zaman hep ayrılık / hep ayaz / hep bir çingene yalnızlığı zaman / sağır ve dilsiz aşkbaz bir masalcı / tutulmuş bir ay gibi / ömür için solgun bir tehdit / mezarını arayan çağsız bir derviş / umutlu pencerelerde kar aydınlığı zaman…
Ben bir kez ayrıldım / uçurtmamı mavi bildiğim gökyüzü aldı / vermedi / alnım hep o mavide kaldı / oysa ben ayrılık nedir bilmedim… Bir ayrılık şarkısıyla ömre gülümsese de zaman…
Şubat 2006 Sivas