|
|
Sahil boyu sol yanımı maviye sağ
yanımı yeşile yaslayıp, dilimde Ordu’nun meşhur türküsü ile girdim şehrin
kapısından içeri.
Ordu’nun dereleri
Aksa yukarı aksa
Vermem seni ellere
Ordu üstüme kalksa
Sürmelim aman..
Güneş delici ışıklarıyla perdelemiş her tarafı. Denizde mavinin,
dağlarda yeşilin tonları üzerinde çakıyor.
Bilmediğiniz bir şehre ilk ayak bastığınızda sırtınızda garip bir
yabancılık, sinsi bir yalnızlık eli dolaşır. Kendime yabancılık payesi
biçmeden indim otobüsten ve Ordu’nun içine karıştım. Ben, gittiğim şehrin
insanı olurum. Ordu’da Ordulu, Çorum’da Çorumlu, Diyarbakır’da Diyarbakırlı…
Üç gün, iki gecelik Ordululuğum başladığında haziran ayının sonuydu.
Keyfimizden bozduğumuz tabiatın dengesinin öfkesini aşırı sıcaklarda
kavrularak ödüyorduk. Tabiat, kendisinden çaldıklarımızı bir gün geri alacak
demişti bir dostum. Molozlarla doldurduğumuz denizler, ciğerini kavurduğumuz
ormanlar, kuruttuğumuz göller sonsuza kadar suskun kalmayacak…
Şehrin caddelerini, sokaklarını kafama yazmak için haritasız ve adressiz
dolaştım. Tepelerinde gözlerimi, sahilin kumlarında ayaklarımı gezdirdim.
Karnım acıkmaya başladığında üç beş masadan oluşan ve küçük kentlere özgü
aşevlerinden birine girdim. Kahvaltı niyetine iki tas mısır çorbası ile
kendime geldim. Aşevinin sahibinin ikramı hakiki Karadeniz yaprak çayını
içerken bir yandan da sohbet ettik. Karadeniz şivesinin tatlı kayganlığı ile
buralarda ne aradığımı sordu.
Dağlarında fındık ağaçlarının soluduğu, sahilde denizin üflediği bol
oksijeni ciğerlerime çekerken Ordu’ya neden geldiğimi hatırladım. “Okçuluk
Federasyonunun düzenlediği, minik okçuların yarışacağı şampiyonada hakem
olarak görevliyim,” dedim. Memleketine özgü burnu ile anlattıklarımı
dinlemeye çalışan aşevi sahibine. Sonra da okçuluk sporunu anlatmaya
çalıştım; hamsi ve fındıktan başkasını tanımam der gibi bakan sevimli adama.
Vedalaşırken yabancısı olduğu okçuluk sporunu izlemesi için onu stadyuma
davet ettim…
İlk gün geceyi bulduğunda; gökyüzünden üzerime değecek kadar yakın, sayıca
çok yıldızların parlaklığında, dalgaların sahildeki kayalarla sohbetini
dinleyerek ve Ordu’da olmanın mutluluğunu düşlerime sararak bıraktım
gözlerimi uykunun kollarına.
Uyandığımda yüzümde akşamdan unuttuğum tebessümü yerinde dururken buldum.
…
Martılar yavrularıyla birlikte deneme uçuşları yaparken bir yandan da çığlık
atarak gökyüzünden izlediler, açık alanda uçup hedeflerin kalbine düşen
okları.
İki gün boyunca; denizin kenarında kurulmuş statta minik okçular
kendilerinden büyük yayları, okçu ağabeyleri gibi büyük bir ciddiyetle gerip
hedefleri tam ortasından vurmak için kıyasıya mücadele ettiler. Centilmence
ve sportmence devam edip sona eren yarışmaların sonunda emeklerinin
karşılığını kürsüde devleşerek aldı minik yürekler…
…
Yarışmalar sona erip, görev tamamlandıktan sonra çıktım Boztepe’ye. Gülşen
Kutlu yüreğinde ısıtıp seslendirdiği yanık türküde “Boztepe’ye çıkmalı, şu
Ordu’ya bakmalı” diye salık veriyordu.
Fındık ağaçlarının arasından, bulutlara doğru yolculuğun son durağı oldu
Boztepe. Ordu’ya, martı gözü ile tepeden bakmanın ve içime havanın en
temizini çekmenin keyfiyle oturdum. Akşam serinliğinde sis duvarını delip
şıkır şıkır ışıklar altında yalazlanan bu şirin Karadeniz şehrini izledim.
Yeşilin zirvesinden, denizin ufkundaki maviliğe aktım. Her şey rüya gibiydi.
“Ne arzu edersiniz,” diye soran garsonu fark ettiğimde kendime geldim.
“Cennetteyim daha ne arzum olsun ki” demek geçti içimden. “Ben sadece rakı
istiyorum, gerisini sen tamamla,” dedim. Tepebaşında akan çeşmeden
doldurduğum su ile rakıyı akladım. Kadehimden bir yudum aldığımda, masada
adını bilmediğim cennet yemişlerine baktım. Pancar çorbası ile midemin
kapısını açtım. Mısır ekmeğini katık edip melecon kavurmasına başladım.
Mezgit tavadan sonra geldi pezik mücveri. Yanında ısırgan kavurması.
Yoğurtlu ve acılı mezeler ile kaç kadeh içtim hatırlamıyorum. Rakıdan değil
Ordu’dan sarhoştum. Işıkların üstünde, bulutların içinde bir hoştum.
…
Denizin yaramaz çocukları martıların uçları karalı kanatlarına takılıp uçmak
şart değilmiş meğer. Yüreğim, sevdalandığında da kanatlanıp uçmaktaymış
zaten. Sevdalım, beni ben eden, bakışlarında seyran ettiğim, gözleri sürmeli
kadınım; sana bulutların arasından, mavinin ve yeşilin kenarından, Ordu’nun
en yüksek tepesinden sesleniyorum: SENİ SEVİYORUM…
|
|
UYARI!
©Sitemize ait
yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep
etmekteyiz.Her hakkı saklıdır. |
|