Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

ORDU’DAN

İlyas Ali DAŞTAN /  Sitemiz yazarı
Yazarımızın yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
 dastanilyas@gmail.com  ulaştırabilirsiniz


     Sahil boyu sol yanımı maviye sağ yanımı yeşile yaslayıp, dilimde Ordu’nun meşhur türküsü ile girdim şehrin kapısından içeri.
Ordu’nun dereleri
Aksa yukarı aksa
Vermem seni ellere
Ordu üstüme kalksa
Sürmelim aman..


 Güneş delici ışıklarıyla perdelemiş her tarafı. Denizde mavinin, dağlarda yeşilin tonları üzerinde çakıyor.
Bilmediğiniz bir şehre ilk ayak bastığınızda sırtınızda garip bir yabancılık, sinsi bir yalnızlık eli dolaşır. Kendime yabancılık payesi biçmeden indim otobüsten ve Ordu’nun içine karıştım. Ben, gittiğim şehrin insanı olurum. Ordu’da Ordulu, Çorum’da Çorumlu, Diyarbakır’da Diyarbakırlı…
Üç gün, iki gecelik Ordululuğum başladığında haziran ayının sonuydu. Keyfimizden bozduğumuz tabiatın dengesinin öfkesini aşırı sıcaklarda kavrularak ödüyorduk. Tabiat, kendisinden çaldıklarımızı bir gün geri alacak demişti bir dostum. Molozlarla doldurduğumuz denizler, ciğerini kavurduğumuz ormanlar, kuruttuğumuz göller sonsuza kadar suskun kalmayacak…
Şehrin caddelerini, sokaklarını kafama yazmak için haritasız ve adressiz dolaştım. Tepelerinde gözlerimi, sahilin kumlarında ayaklarımı gezdirdim. Karnım acıkmaya başladığında üç beş masadan oluşan ve küçük kentlere özgü aşevlerinden birine girdim. Kahvaltı niyetine iki tas mısır çorbası ile kendime geldim. Aşevinin sahibinin ikramı hakiki Karadeniz yaprak çayını içerken bir yandan da sohbet ettik. Karadeniz şivesinin tatlı kayganlığı ile buralarda ne aradığımı sordu.
Dağlarında fındık ağaçlarının soluduğu, sahilde denizin üflediği bol oksijeni ciğerlerime çekerken Ordu’ya neden geldiğimi hatırladım. “Okçuluk Federasyonunun düzenlediği, minik okçuların yarışacağı şampiyonada hakem olarak görevliyim,” dedim. Memleketine özgü burnu ile anlattıklarımı dinlemeye çalışan aşevi sahibine. Sonra da okçuluk sporunu anlatmaya çalıştım; hamsi ve fındıktan başkasını tanımam der gibi bakan sevimli adama. Vedalaşırken yabancısı olduğu okçuluk sporunu izlemesi için onu stadyuma davet ettim…
İlk gün geceyi bulduğunda; gökyüzünden üzerime değecek kadar yakın, sayıca çok yıldızların parlaklığında, dalgaların sahildeki kayalarla sohbetini dinleyerek ve Ordu’da olmanın mutluluğunu düşlerime sararak bıraktım gözlerimi uykunun kollarına.
Uyandığımda yüzümde akşamdan unuttuğum tebessümü yerinde dururken buldum.

Martılar yavrularıyla birlikte deneme uçuşları yaparken bir yandan da çığlık atarak gökyüzünden izlediler, açık alanda uçup hedeflerin kalbine düşen okları.
İki gün boyunca; denizin kenarında kurulmuş statta minik okçular kendilerinden büyük yayları, okçu ağabeyleri gibi büyük bir ciddiyetle gerip hedefleri tam ortasından vurmak için kıyasıya mücadele ettiler. Centilmence ve sportmence devam edip sona eren yarışmaların sonunda emeklerinin karşılığını kürsüde devleşerek aldı minik yürekler…

Yarışmalar sona erip, görev tamamlandıktan sonra çıktım Boztepe’ye. Gülşen Kutlu yüreğinde ısıtıp seslendirdiği yanık türküde “Boztepe’ye çıkmalı, şu Ordu’ya bakmalı” diye salık veriyordu.
Fındık ağaçlarının arasından, bulutlara doğru yolculuğun son durağı oldu Boztepe. Ordu’ya, martı gözü ile tepeden bakmanın ve içime havanın en temizini çekmenin keyfiyle oturdum. Akşam serinliğinde sis duvarını delip şıkır şıkır ışıklar altında yalazlanan bu şirin Karadeniz şehrini izledim. Yeşilin zirvesinden, denizin ufkundaki maviliğe aktım. Her şey rüya gibiydi.
“Ne arzu edersiniz,” diye soran garsonu fark ettiğimde kendime geldim. “Cennetteyim daha ne arzum olsun ki” demek geçti içimden. “Ben sadece rakı istiyorum, gerisini sen tamamla,” dedim. Tepebaşında akan çeşmeden doldurduğum su ile rakıyı akladım. Kadehimden bir yudum aldığımda, masada adını bilmediğim cennet yemişlerine baktım. Pancar çorbası ile midemin kapısını açtım. Mısır ekmeğini katık edip melecon kavurmasına başladım. Mezgit tavadan sonra geldi pezik mücveri. Yanında ısırgan kavurması. Yoğurtlu ve acılı mezeler ile kaç kadeh içtim hatırlamıyorum. Rakıdan değil Ordu’dan sarhoştum. Işıkların üstünde, bulutların içinde bir hoştum.

Denizin yaramaz çocukları martıların uçları karalı kanatlarına takılıp uçmak şart değilmiş meğer. Yüreğim, sevdalandığında da kanatlanıp uçmaktaymış zaten. Sevdalım, beni ben eden, bakışlarında seyran ettiğim, gözleri sürmeli kadınım; sana bulutların arasından, mavinin ve yeşilin kenarından, Ordu’nun en yüksek tepesinden sesleniyorum: SENİ SEVİYORUM…
 

 


         UYARI!
©
Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.

Google