Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Sitemizin Yazarları

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

           Mahalle Baskınları, Kurtarılmış Bölgeler:
               Çingeneler ve Vukuat Raconları

                                          Egemen YILGÜR

Düzmüş Façayı Geliyor
Mahallede Külhan Külhan Geziyor
Zarbolar¢ Mahalleyi Basıyor
Kabadayı Damdan Naşıyor
Roman Halk Türküsü

Paslı Teneke, Temiz Yürek ve Muskaya
Bitirimlere ve alemci ablalara
Sustaya, façaya, kuru sulu gidenlere
Dereye, öfkeye; bütün mahalleye


2006 yılı Türkiye’de yaşayan Romanlar için oldukça ilginç bir yıl olacağa benziyor. Gerçekten de yılın ilk üç ayında Romanlar; birbirine tam anlamıyla tezat teşkil eden farklı uygulamalarla karşı karşıya kaldılar.

Bir yanda 2006 yılının; Avrupa Birliği kurumları tarafından Roman Yılı ilan edildiğini öğreniyoruz. Dünya çapında 8 Nisan tarihi; dünya çingeneler günü olarak kutlanıyor. Türkiye’deki Roman sivil toplum kuruluşları da çalışmalarını hızlandırarak bu sürece bir şekilde dahil oluyorlar. Romanlarla ilgili gazetelerde çıkan haberlerde önyargıları yansıtmayan, en azından daha az yansıtan yorumlara yer veriliyor. Yine bu köşelerde Roman sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarından bahsediliyor. Bu gelişmeler Türkiye’de yaşayan Romanların alışık olmadığı tarzda olumlu. Yıllarca; yaşadıkları bütün haksızlıklar karşısında her şeyden önce kendi öz saygılarını yitirmiş olan Romanlar bu olumlu gelişmelerle biraz olsun soluk alabildiler.

Öte yandan bu duruma taban taban zıt gelişmeler de yaşandı. Ocak, Şubat ve Mart aylarında İstanbul’un en önemli Roman Mahallelerinden 3’üne İstanbul Emniyeti tarafından büyük çaplı operasyonlar düzenlendi. Bu operasyonlara kar maskeli Özel Harekat Timlerinin de katıldığını görüyoruz. Sabahın altısında kapıları kırıp kendilerini karga tulumba gözaltına alan yüzü maskeli emniyet güçlerini gören Romanların kafası epey karıştı. Bütün gelişmelere karşın, eski tas eski hamam; Romanlar söz konusu olduğunda hiçbir şey değişmez diyenlerin sayısı artmaya başladı.

Aynı şekilde toplumun genelinde de bir kafa karışıklığı yaşanıyor. Televizyon dizileri ve çeşitli eğlence programları ile yaygınlaştırılan; kendilerine özgü yaşam biçimleri, eğlenceyi günlük hayatın bir parçası haline getiren kültürleri ile toplumda sempati uyandıran Roman imajı son dönemde oldukça popüler olmuştu. Baskınlar ve baskınları destekleyen medyanın yorumları ile bunun yerini yeniden hırsız Roman, suçlu Roman imajı alıyor.

Hem Romanlar hem de toplum. Anlayış ve şüphe arasında gidip gelen karmaşık bir ruh halini paylaşıyorlar. Bu karmaşanın aşılmasına biraz olsun katkıda bulunabilmek için böyle bir çalışmayı kaleme almaya karar verdik. Öncelikle gündem yaratan operasyonları her yönüyle ele almanın yararlı olacağına inanıyorum. İkinci olarak tarih boyunca Romanları suç organizasyonlarının eline düşüren çeşitli mekanizmaları açıklama denemesine girişeceğim.

Organize Operasyon

Operasyonlar üst düzey bir emniyet yetkilisinin Ocak ayında yaptığı açıklamaların ardından başladı. Bu yetkili İstanbul’daki 10 yerleşim bölgesine emniyet güçlerinin giremediğinden yakınıyordu. Bu bölgeler çocukların suça itildiği bölgelerdi. Son yıllarda hızla artan çeşitli organize suç eylemlerinin engellenebilmesi için suçun kaynağında kurutulması, bu mahallelerin suç organizasyonlarından temizlenmesi gerekiyordu. Emniyet yetkilisinin bu son derece “yeni” ve “şaşırtıcı” bilgiler içeren açıklaması dikkatli basın mensuplarının gözünden kaçmamıştı. Zaten çok kısa bir süre sonra operasyonlar başladı.

İlk baskın Esenler Karabayır Mahallesi’nde gerçekleştirildi. 7 kişi gözaltına alındı. Operasyonda bir kilo 220 gram esrar, 528 adet uyuşturucu hap ele geçirildi. Kısa sürede bütün basının gözü Karabayır Mahallesi’ne çevrildi. Arka arkaya gizli kameralı medya baskınları izledi emniyet güçlerinin baskınını. Bu bölge vukuatlarıyla gündeme gelmeye yabancı değildi. 3 Mart 2002 tarihinde; Karabayır’ın Romanları ile mahallenin Siirtli sakinleri arasında ancak sokağa çıkma yasağı ilan edilerek bastırılabilen büyük çatışma uzun bir süre kamuoyunun dikkatini meşgul etmişti. O dönemde de cebbar basın mensupları Karabayır Romanları ile epey içli dışlı olmuşlardı.

İkinci baskın Şubat ayında Gaziosmanpaşa’nın Sarıgöl Mahallesi’ndeki ünlü Roman yerleşimi Şen Mahalle’ye yapıldı. Şen Mahalle baskınına 1500 polis katılmıştı. Narkotik eğitim almış polis köpekleriyle mahallenin her köşesi didik didik arandı. Emniyet güçleri baskında 15 kişiyi gözaltına aldı. 5 tabanca, çeşitli uyuşturucu maddeler ve bazı çalıntı mallar ele geçirildi.
Son operasyon en çok ses getireni oldu. Hacı Hüsrev Mahallesinde Polis ekipleri evlere yanlarında Medya mensupları ile birlikte girdi. Kapıları kırıldığı sırada apar topar yatağından fırlayan insanlar karşılarında kar maskeli özel harekat timlerini ve cebbar basın mensuplarını buldular.

Operasyonun resmi gerekçesi görevli mahkeme tarafından koruma altına alınarak; ilgili kuruma teslim edilen çocukların kurumdan kaçarak mahalleye sığınmasıydı. Operasyonla “kurtarılan” çocuklar kuruma geri götürülecekti. Bu gerekçeyle; Asayiş Şube Müdürlüğü Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı’na başvurarak operasyon izni istedi. Savcılık mahalledeki 100 eve bir hafta içinde polisin belirleyeceği bir gün operasyon izni verdi.

Operasyon sırasında polisler mahalle giriş ve çıkışlarını kontrol ederek mahalleyi abluka altına aldı. Gayrettepe Asayiş Şube Müdürlüğü’nden hareket eden ekiplerin mahalleye varmasıyla Operasyon 06.00’da başladı. Asayiş Şubede görevli polis memurlarının yanı sıra motorize ekipler ve Özel Harekat Timleri de operasyona katıldı. 49 eve baskın gerçekleştirildi. 4 kuru sıkı tabanca, 2 çelik yelek ve 300 av fişeği bulundu. 8 kişi gözaltına alındı. Ayrıca haklarında mahkeme kararı bulunan 7 çocuk evlerinden alınarak mahkeme tarafından velayetlerinin verildiği kurumlarına teslim edildi.

Operasyon emniyet güçleri tarafından “Bahar Temizliği” olarak adlandırıldı. İHD İstanbul Şube Başkanı Eren Keskin’e göre operasyon sırasında sadece hakkında somut delil bulunan evlere değil tüm evlere girildi.

Gerekçeler

Her üç operasyon sonrasında hem medyada yer alan çeşitli haberlerde hem de emniyet yetkililerinin açıklamalarında, operasyonların aynı temalarla gerekçelendirildiğini görüyoruz. Zaten üst düzey bir emniyet yetkilisinin daha operasyonlar başlamadan yaptığı açıklamada da benzer vurgular vardı. İstanbul’da 10’dan fazla yerleşim alanı suç bataklığı haline gelmişti.

Buna göre bu bölgeler emniyet güçlerinin giremediği, organize suç örgütlerinin kurtarılmış bölgeleri haline gelmişlerdir. Çocuklar bu bölgelerde suça itilmektedir. Emniyetin dışarıda; çeşitli olaylara adı karışan zanlıları tek tek yakalaması bir çözüm anlamına gelmemektedir. İşte bugün gelinen bu noktada yapılması gereken bu bölgelerin suç üreten merkezler olmaktan çıkarılmasıdır. Yani emniyete göre tek tek sinekleri avlamak değil bataklığı kurutmak gerekliydi.

Bu noktada medyanın bu operasyonlar karşısındaki tavrının oldukça tipik bir örneği olarak TGRT Haber 17 Mart 2006 tarihli “Hacı Hüsrev’e Şafak Baskını” haberine bir göz atmakta yarar var.

Bu haberde operasyon bir aksiyon filmi havasında anlatılmaktadır. “Nefes Kesen Şafak Operasyonu”, “Kapılar tek tek kırıldı.”, “Evler didik didik arandı.” Cümleleri ile emniyet güçlerinin organize suç örgütleri karşısında; devletin gücünü simgeleyen kararlılıkları simgelenmektedir. Arkasından operasyonun ne kadar haklı olduğunu, Hacı Hüsrev sakinlerinin “kimilerinin” yansıttığı gibi yoksul insanlar değil hırsızlıktan köşeyi dönmüş uyanık hırsız çeteleri olduğu fikrini destekleyecek şu cümlelere yer verilir: “Evlerdeki klimaların ve kapılardaki arabaların çokluğu dikkati çekti.” Sık sık operasyonun; artık vatandaşları patlama noktasına getiren kapkaç ve yankesicilik olaylarına karşı yapıldığı tekrarlanırken, bir yandan da apar topar üstünü giyinmeye çalışan mahallenin erkekleri ya da çığlık çığlığa ağlayarak evinden ayrılmak istemeyen Roman çocuklar gösterilir ekranlarda.

Tüm bu yaklaşımların özet olarak söylediği şey İstanbul’un başında yeni bir “bela” olduğudur. Nereden çıkmışsa, bir takım garip adamlar İstanbul’un 10’dan fazla mahallesine gelip buraları suç merkezleri haline getirmişlerdir. 3-5 yıl içerisinde gelişen bu olaylar sonucunda büyük bir suç patlaması yaşanmıştır. O halde bu mahalleler bu canavarlardan temizlendiğinde bütün sorun ortadan kalkacaktır.

Cehennem Yeni mi Kuruldu?

Acaba bu gerekçeler ne ölçüde haklı? Söz konusu yerleşim bölgelerinin iddia edildiği gibi organize suç örgütlerine taban sağlamasının yeni bir şey olmadığını büyük bir gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz. Operasyonları planlayan otoritelerin de bu mahalleleri yeni keşfetmiş olması mümkün değil. Ortada yüzyıllara varan bir tanışıklık var. Emniyet müdürlüğünün arşivlerinde küçük bir gezinti yapmak bu durumu bütün açıklığı ile önümüze koyacaktır.

Sarıgöl, Karabayır, Hacı Hüsrev, Üsküdar Selamsız, Gaziosmanpaşa Bursa Mahallesi, Beyoğlu Dolapdere, Tarlabaşı, Küçük Çekmece Altınşehir ve Kanarya Mahalleleri. Bunlar yetkililerin suç organizasyonlarını beslediklerini iddia ettikleri belli başlı “kurtarılmış bölgeler”. Açıkça dile getirilmiyor ama bu mahallelerin hemen hepsinde Romanlar yaşıyor. Hele ilk baskınların gerçekleştirildiği üç bölge, neredeyse Romanlarla özdeşleşmiş gibi. Bu noktadan bakıldığında aslında meselenin Romanların suç organizasyonlarıyla ilişkisi meselesi olduğu rahatlıkla anlaşılabilir. Bu noktada tıpkı “kurtarılmış bölge” olduğu iddia edilen mahallelerin varlığının olmadığı gibi; Türkiye’deki Romanların suça itilmesinin de yeni bir olgu olmadığını rahatlıkla söyleyebiliyoruz.

Bu gerçeği biraz daha kuvvetli bir biçimde ortaya koyabilmek için baskınların gerçekleştiği mahallelerin tarihine bir göz atmakta yarar var.

Karabayır.

Karabayır Mahallesi Esenler’in 1994 yılında ilçe olması ile beraber Esenler’e Bağlanıyor. Daha öncesinde Bakırköy’e bağlı Atış Alanı köyü’nün sınırları içerisinde. Bu bölgenin ilk yerleşimcileri Sivas ve Sinop’tan gelen gecekondu sakinleri oluyor. Daha sonra Malatya ve Kastamonu civarından gelenler bu bölgeye yerleşiyorlar. Doğu illerinden en çok da Siirt’ten göç alıyor mahalle. 1970’li yıllarda mahalleyi ikiye bölen caddenin alt tarafına Romanlar yerleşmeye başlıyor. Bunların bir bölümü İzmir’den gelen Roman grupları. Diğer grup ise Tokat’tan gelen kendilerini Abdal Yörük olarak adlandıran alevi Romanlar. Mahallenin genel nüfusu 40000 civarında. Bunun 3000 kişilik bir bölümünü her iki gruptan Romanlar oluşturuyor.

Mahalleye Romanların yerleşmesinin 30 yıllık bir mazisi var görüldüğü gibi. Romanların çoğunluğu sürekli bir işe sahip değiller. Kimileri at arabası ile toplayıcılık yapıyor. Bu koşullarda organize suç örgütleri mahallede fazlasıyla taban bulabiliyor.

Mahallenin diğer sakinleri genelde esnaflık yapıyorlar. Romanlara göre “sakin” sayılabilecek bir yaşamları var. Bu durum mahalleyi Romanlar ve Roman olmayanlar şeklinde bölüyor. Nitekim 3 Mart 2006 tarihinde mahallede çok ciddi bir çatışma yaşanmıştı. Siirtli bir demirci ile bir Roman arasındaki alacak verecek davası kısa sürede çok ciddi bir gerilime dönüşmüştü. Olaylar ancak sıkıyönetim ilan edilerek durdurulabilmişti.

Olaylardan sonra muhtarlık bürosu geçici karakola dönüştürüldü. Halen düşük yoğunluklu bir gerilim mahallede varlığını sürdürüyor.

Sarıgöl

Sarıgöl Gaziosmanpaşa’nın en büyük mahallelerinden biri. Mahalle baskınının gerçekleştirildiği alan Sarıgöl’ün Romanların yaşadığı Şen Mahalle olarak adlandırılan bölümü. Bu bölgeye ilk olarak Sulukule’de evleri yıkılan Romanlar yerleştiriliyor. Kısa zamanda Balkanlardan gelen Romanların yerleşmesiyle büyüyen Şen Mahalle şu anda İstanbul’un en büyük Roman Mahallelerinden biri. Sarıgöl Mahallesi 30000 nüfuslu. Bunun 7000 kadarı Şen Mahalle’de oturuyor. Şen Mahalle’nin Romanları çok büyük ve derin bir yoksulluğun içerisinde yaşıyorlar. Hangi ölçütü ortaya koyarsanız koyun; buralarda mutlak bir yoksulluğu görebilirsiniz. Gıda, giyim, barınma gibi temel ihtiyaçlar açısından Şen Mahalle sakinleri İstanbul’un çok az bölgesinde benzerine rastlanabilecek bir yoksunluğun içerisindeler. Şen Mahalle sakinlerinden biri aşağıdaki sözleriyle bu durumu yoruma gerek bırakmayacak bir kesinlikle anlatıyor: “Gıdasızlıktan devamlı hastayız keyifsiziz. Bir kilo portakal veya elma alıp yememiz bile mümkün olamıyor… Ne zamandan beri et yemiyorsunuz diye soruyorsunuz. Et bizler için unutulmuştur. Ne zaman et yedim hatırlamıyorum. Vallahi etin rengini bile unutmuşuz ne renktir bilemiyorum…Şu benim dilsiz oğlana bir sorunuz, hiç et yedin mi, etin tadını biliyor musun? Sorun lütfen size vereceği cevabı biliyor musunuz? Bizim bu mahallenin büyük çoğunluğu benim gibi yaşarlar, gün bulup gün yerler. Bıçak sırtında veya ölümle kalım arasında gidip gelirler… Sizin anlayacağınız evimizde kolay kolay tencere kaynamaz. Mahallenin durumu hep aynıdır. Aynı suda yaşarız. Suyumuz da bir huyumuz da bir, adeta birbirimize benzeriz. Hamam böcekleri gibiyiz.”

Çok uzun bir zamandan beri Şen Mahalle sakinleri en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için suça itilmektedirler. Yine bir mahalle sakini bu durumu olabilecek en uygun sözcüklerle özetliyor: ““Namuslu bir insan haftalığı kırk milyona çalışır, kan ter içinde yuvasına döner, ama bir esrar satıcısı onun aldığı parayı bir gün içinde bir saat içinde kazanır ve cebe atar. Bu yüzden burada yaşayan insanlar diyorlar ki ben bir ay çalışıyorum bu parayı alamıyorum. Onlar yolunu bulup bir saat içinde bu parayı ceplerine indiriyorlar. Ben ahmak mıyım? Niçin ben de aynı şeyi yapmayayım diye isyan bayrağını kaldırıyor, aynı işleri onlar da yapmaya başlıyorlar. Ne demişler üzüm üzüme baka baka kararır. Bunlar da birbirlerini örnek alarak yer altı dünyasını idare ediyorlar. Böylece Sarıgöl’de esrar satıcılığı yayılıp gitmektedir.”

Şen Mahalle Romanları suç organizasyonlarına sürükleyen mekanizmaları anlayabilmek için eşsiz bir laboratuar olarak karşımızda duruyor.

Hacı Hüsrev

Hacı Hüsrev Mahallesi İstanbul’daki Romanların en eski yerleşim bölgelerinden birisi. Bu bölgede 11. yy’dan beri Romanların yaşadığı biliniyor. Çeşitli dönemlerde mahalleye farklı Roman grupları yerleşmişler. Yani mahalle çok eski olmasına rağmen hareketli bir yapıyı da bünyesinde barındırıyor. Cumhuriyet kurulduktan sonra mübadele sırasında mahalleye önemli sayıda yerleşik Roman getirilmiş. Bu grup ilk geldiğinde; başta Yunanistan’da öğrendikleri tütün işçiliği olmak üzere, ayakkabı boyacılığı, seyyar satıcılık, kunduracılık gibi işlerde çalışıyorlar. Daha sonra 50’li yıllarda Bursa’dan getirilen çok sayıda Roman mahalleye yerleştiriliyor.

Suç organizasyonlarının mahallede taban bulmasının tarihi de oldukça eskilere dayanıyor. 1960’larda yankesici grupları ile çalışan sosyal bilimciler mahallede; geleneksel olarak bu işi yapan ailelerin varlığını ortaya koyuyorlar. Aynı durum, hemen hiç değişmeden bugün de devam etmektedir. Ne var ki bir anlamda kriminal sektörün mahallede ilk ortaya çıkışının bundan çok daha eski olduğunun biliyoruz.

Mahallede yaşamış eski bir tütün işçisi ve sendikacı olan Zehra Kosova Hacı Hüsrev’deki hırsız, yankesici ve esrarkeş gruplarını organize eden Çingene Ahmet isimli namlı bir kabadayıdan bahsediyor. Bu anekdottan 1940’larda kriminal yapıların Hacı Hüsrev’de oldukça yerleşik ve yaygın olduklarını anlayabiliyoruz.

Geleneksel olarak çeşitli suç organizasyonlarının içinde yer alan ailelerin polis tarafından uzun yıllardır bilindiği çeşitli vesilelerle ortaya konulmuş bir olgudur. Bu olgu; Türk sinemasına bile yansımıştır. Yani Hacı Hüsrev’deki bu kendine özgü gerçeklik ne yeni ne de emniyet ya da medya tarafından yeni fark ediliyor.

Dikkat edilirse ele aldığımız her üç mahallede yeni kurulmamış. Bu bölgelerde suç organizasyonlarının taban bulması da çok eskilere dayanıyor. Oldukça köklü bir tarihleri var bu yapıların. Hele Hacı Hüsrev örneğinde karşımızda adeta kökleşmiş bir geleneğin var olduğunu görüyoruz.

Bu durum operasyonları gerekçesiz bırakıyor. En azından zamanlamanın sorunlu olduğu apaçık ortada. Hacı Hüsrev mahallesine en azından 100 yıllık bir zaman dilimi içerisinde gerçekleştirilmeyen müdahale neden 17 Mart 2006 tarihinde yapılıyor. Hele de emniyet yetkililerinin İstanbul’da emniyetin giremediği mahallelerin var olduğunu yeni bir olguymuş gibi kameraların önünde anlatması en azından komik.

Sorunu köklü bir geçmişe sahip olduğunu ortaya koyduğumuza göre şimdi önümüzde bir başka soru duruyor. Romanlar neden suça itiliyorlar. Yukarıda açıkladığımız bu uzun tarih boyunca Romanları organize suç örgütlerinin tabanı haline getiren sebepler ne olabilir?

Romanlar ve Suç

Tarih boyunca neyin suç olup neyin suç olmadığı hep bir tartışma konusu oldu. Bir anlamda bu sorun hukuk biliminin konusunu oluşturur. Aslında suçun bugün bizim anladığımız gibi evrensel bir hukuk kavramı olarak ortaya çıkması; oldukça geç tarihlerde mümkün olabildi.

Hammurabi Kanunları ya da On Emir’den beri insanlık hep doğru ve yanlış değer yargılarını toplumsal yaşama uygulamaya çalıştı. Bu da hep çeşitli kanunlaştırma denemeleri ile gerçekleştirildi. Ne var ki yaptırım mekanizmaları ile desteklenmediği sürece kanunlar zayıftır. Yaptırım mekanizması da tarih boyunca silah kullanma tekelini kendi ellerinde tutan devlet aygıtları olmuştur. Devletin kendi koyduğu ya da meşruiyetini kabullendiği kanunlara saygılı olabilmesi içinse yine çok uzun bir zamanın geçmesi gerekmiştir. Bir anlamda bu sürecin halen devam ettiğini söyleyebiliriz.

Osmanlı Devleti; bu noktada çeşitli uygulamalarıyla devletin yazılı hukuk kurallarını pratik alanda nasıl esnetebileceğinin oldukça şık bir örneğini oluşturur. Osmanlı Devleti’nin hukuk uygulayıcıları olan kadılar Şeriatı göz önünde bulundururlardı. Daha dünyevi nitelik taşıyan örfi hukuk Şeriata aykırı olamazdı. Şeriata, İslam hukukuna göre zina yasaktır. Bu yazılı kurala rağmen Osmanlı Devleti fahişelik yapan kadınlardan vergi almakta tereddüt etmemiştir. Bu uygulama bir bakıma; fahişelik kurumunun devlet tarafından tanınması anlamına gelmiştir.

Bu örneğinde gösterdiği gibi devletlerin hukuk karşısında tutarlı bir konum almaları ancak modern zamanlarla birlikte olmuştur. Parlementer Cumhuriyetlerin kurulması, kuvvetler ayrılığı ve yürütmenin gücünün sınırlandırılması; yazılı hukuk ilkelerine tarih boyunca hiçbir zaman sahip olmadıkları kuvveti vermiştir. Bu noktadan itibaren suç ve suçlu kavramının gerçek anlamda ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Oysaki bundan önce suçlu ile suçlu olmayan arasında ki çizgi çok fazla belirgin değildi. Osmanlı Devleti özellikle Celali İsyanları döneminde pek çok isyancı “eşkiyaya” paşalık vererek sisteme entegre etme gayretinde olmuştur. Paşalık alan isyancılar hiçbir yaptırımla karşılaşmadan sistem içerisinde ayrıcalıklı bir konum elde edebiliyorlardı.

Demek ki hukuk ilkelerinin en katı biçimiyle evrenselleşmesi insanlık tarihi için yeni bir olgudur. Günümüzde; kriminalliği, organize suç olgusunu incelerken bu gerçekliği hiçbir şekilde göz ardı etmemeliyiz. Zira Romanlar ve bizim bugün suç olarak adlandırdığımız olgular arasındaki ilişki; bu olguların bizim modern kurumlarımız tarafından suç olarak tanımlanmasından çok daha eski tarihlere uzanmaktadır.

Geleneksel Bir Zanaat Olarak Hırsızlık

Başlangıçta göçebe yaşayan farklı insan topluluklarının birbirleriyle olan ilişkisi; her düzeyde bizim bugün suç olarak adlandırdığımız olguların doğal bir biçimde yaşanmasına dayanmaktaydı. Bir kabile diğerini yendiğinde; yenen kabile yenilen kabilenin bütün mallarına el koyuyor, erkeklerini öldürüyordu. Hem hırsızlık hem de cinayet. Ne bizim anladığımız anlamda bireyin ne de özel mülkiyetin olmadığı bu çağlarda bu uygulamalar son derece doğaldı.

Romanlar, özellikle de göçebe yaşam biçimini sürdürenler günümüzde hala insanlığın en eski toplumsal örgütlenme biçimlerini sürdürmektedirler. Birincisi aşiret ilişkilerini endogamik bir biçimde sürdürürler. Yani yalnızca aynı aşiret bağlarına sahip olanlarla evlenirler. İkincisi aşiret yapıları Yörüklerde ve Kürtlerde olduğu gibi ataerkil değil anaerkildir. Soy anne tarafından devam eder, kadınların toplumun yönetiminde ayrıcalıklı bir yeri vardır.

Bu şaşırtıcı bir durumdur. Zira antropoloji; bu tarz toplumsal örgütlenmeye çok nadir olarak ve modern toplumlardan dışlanmış coğrafyalarda rastlamaktadır. Romanlarsa modern toplumların bağrında böyle bir toplumsal örgütlenmeyi sürdürmektedirler. Bu durumun açıklamasının böyle bir çalışmanın hacminin fazlasıyla aşacağı açık.

Yine de kaba bir açıklama getirilebilir. Güney Amerika’daki toplayıcı anaerkil kabilelerin belli bir süre sonra diğer avcı ve çoban kabilelerle karşılıklı bir iş ilişkisine girdiğini biliyoruz. Toplayıcılar ilkel tekniklerle sepetçiliğe başlamış; topladıkları kamışlardan sepet yaparak bunları avcı ve çoban kabilelere satmışlardır. Bunun sonucunda anaerkil yapıları çoban ve avcılarda olduğu gibi ataerkilliğe doğru bir evrim geçirmemiş; toplumsal örgütlenmeleri bu biçimiyle korunmuştur. Benzer bir sürecin Orta Doğu coğrafyasında Romanlar için gerçekleşmiş olabileceği akıllara gelmektedir.

Nitekim göçebe Romanların mesleklere göre uzmanlaşmış olmaları ve bu mesleklerin nitelikleri oldukça ilginçtir. Kalburculuk, elekçilik, sepetçilik, demircilik gibi meslekler; aynı mesleği icra eden Roman olmayan zanaatkarlardan farklı olarak oldukça doğal yollarla gerçekleştirilir. Örneğin kalaycılık yapan Romanlar, Roman olmayan kalaycılardan farklı olarak nişadır adı verilen kimyasal maddeyi kullanmadan kalaylama işlemini gerçekleştirirler. Ortaya çıkarılan ürünler köylü topluluklarına genellikle tarımsal ve hayvansal ürünlerin değişimi karşılığı verilir. Toplayıcılıktan bu tarz bir örgütlenmeye evrimleşerek göçebe Romanların anaerkil ve endogamik bir toplumsal örgütlenmeyi sürdürmüş olmaları mümkündür.

Çeşitli kaynaklarda bazı Roman aşiretlerinin; yakınında konakladıkları köylerden hırsızlık yaptıkları belirtilmiştir. Bu durum onlar için; tıpkı diğer Roman aşiretlerinin elek ya da kalbur satması kadar doğaldır. Hiçbir şekilde bu durumu “suç” olarak algılamamaktadırlar. Zira bizim anladığımız biçimiyle suç onların toplumsal örgüsü içerisinde anlam taşımamaktadır. Bu Roman grupları, bir biçimiyle toplayıcılık yapmaktadırlar. Belki onları çeşitli kaynaklardan mahrum bırakan çevrelerindeki diğer kabileler ya da doğal koşullar onların diğer Roman grupları gibi zanaatçı olmalarını engellemiştir. Ya da belki uzmanlaştıkları zanaatı yapmaları için gereken hammaddenin bulunduğu bir bölgeden çeşitli sebeplerle sürüldükleri yeni bir bölgede başka çareleri kalmadığından hırsızlığa yönelmiş olabilirler. Bir başka olasılık da geleneksel olarak uzmanlaştıkları zanaatin artık pazarını kaybetmiş olmasıdır. Her halukarda kendi suçları olmayan bir sebepten dolayı hırsızlığı bir meslek olarak benimsemişlerdir.

Göçebe Romanların çok azı yerleşik yaşama geçtikten sonra eski mesleklerini sürdürür. İddialı olmamakla beraber bu noktada iki istisnanın önemli olduğunu söyleyebiliriz: Birincisi her halukarda oldukça geçerli bir meslek olan demircilik. İkincisi şehir merkezlerine yakın olmanın oldukça kolay uygulanabilir bir hale getirdiği hırsızlık.

Bu mantığı devam ettirerek günümüzde kriminalliğin yaygın olduğu Roman yerleşim alanlarında; bir dönem hırsızlığı iş olarak yapan bir göçebe aşiretin yerleşik hale geçtiği ve mesleğini bir şekilde sürdürdüğü düşünülebilir. Tabi bu durum tek başına bu yerleşim alanlarının büyüklüğünü açıklayamaz. Ayrıca en azından Şen Mahalle örneğinde mahalleye yerleşenlerin bir bölümünün kalaycılık gibi başka geleneksel Roman mesleklerine sahip aşiretlerden geldiklerini biliyoruz. Bu noktada Roman toplulukları için her zaman bir olasılık olarak önlerinde duran kriminal işlerin; çeşitli koşulların zorlayıcılığı altında popüler hale geldiği düşünülebilir.

Bir “Kurtarılmış Bölge” Nasıl Oluşur?

Basın mensuplarının kurtarılmış bölge adını verdiği bu yerleşim alanları nasıl ortaya çıkarlar. Tamamen hayali, ama gerçeklerden yola çıkan bir senaryo ile yukarıda ortaya koyduğumuz çerçeveyi daha anlaşılabilir bir hale getirmek istiyorum.

Herhangi bir zamanda herhangi bir bölgeye bir Roman aşireti yerleşir. Bu aşiret göçebelik zamanlarında hırsızlık yaparak geçinmiştir. Bu bölgeye geldiği andan itibaren doğal olarak mesleğini sürdürmek isteyecektir. En yakındaki yerleşim bölgelerine yönelecek buralardan hayatını devam ettirecek çeşitli kaynakları temin etmeye çalışacaktır. Bu aşiret tüm diğer küçük Roman aşiretleri gibi birkaç aileden oluşan küçük bir toplumdur. Dolayısıyla ihtiyaçları sınırlı olduğu için; başlangıçta çok fazla dikkat çekmeden varlığını sürdürebilir. Zamanla bu bölgeye başka aşiretlerde gelir. Bunlardan biri sepetçi biri de kalaycıdır. Önemli bir süre geleneksel mesleklerini en yakında ki yerleşim bölgelerinde sepet satıp, çeşitli mutfak eşyalarını kalaylayarak sürdürürler. Bu arada bulundukları bölgenin resmi otoritesi bir başka bölgeden getirdiği yerleşik Romanları da buraya yerleştirir. Zamanla sepetçilik ve kalaycılık eskisi kadar gelir getirmez olur. Giderek de modern tekniğin karşısında tamamen ortadan kalkar. Sepetçi ve kalaycı aşiretler kısa zamanda büyük bir çaresizlik içerisinde kalırlar.

Yerleşik Romanlar geldikleri bölgelerde tütün işçiliği yaparak geçinmişlerdir. Oldukça zor ve insan sağlığı için tehlikeli sayılabilecek bir iş olan tütün işçiliği; başka kimse yapmadığından Romanlara kalmıştır. Yeni mahallelerinde bir süre daha bu meslekleri sürdüren Romanlar kısa bir süre sonra bu mesleğin artık bittiği gerçeği ile karşı karşıya kalırlar. Böylece sepetçi, kalaycı ve tütün işçisi Romanlar yeni arayışlara girerler. Seyyar satıcılık, hamallık gibi çok çeşitli işlerde çalışırlar. Giderek de bu grupların kendi iç aşiret ilişkileri çözülmekte ve dağılma yaşanmaktadır. Roman çocukları için çok az gelir getiren çoğunlukla da Roman oldukları için en az kalifiye biçimini yaptıkları bu işler giderek cazibesini yitirir. İşte tam da bu sırada bir başka alternatif cazip hale gelecektir. İlk yerleşen aşiretin geleneksel mesleği olan hırsızlık. Yavaş bir tempoyla bu aşiret de bir dönüşüm geçirir. Diğer aşiret mensuplarının da katılmasıyla giderek bir aşiretten çok bir çeteye dönüşür. Kısa zaman içerisinde kriminal sektör de gelişir. Bu bölgelerin sistem dışılığını ve yoksulluğunu fark eden mafya organizasyonları ürettikleri narkotik maddeleri çeteler eliyle mahalle de yaygınlaştırır. Zamanla bu çeteler satıcı haline gelir. Bütün bir mahalle kısa zamanda bir suç organizasyonuna dönüşmüştür.

Romanlar Suçlu Değil

Bu süreçte belki de en az suçlu olan Hırsızlığı meslek olarak yapan aşiret de dahil olmak üzere Romanlardır. Birincisi Romanlar; farklı toplumsal yapıları nedeniyle içlerinde yaşadıkları her toplumda dışlanmışlardır. Toplumla bütünleşmelerini engelleyen baskılar nedeniyle çoğu zaman kıt kanaat geçinebildikleri geleneksel mesleklerini bile yapamaz hale gelmişlerdir. Bu noktada toplayıcılığın deforme olmuş bir biçimi olarak algıladıkları hırsızlığa yönelmişlerdir.

Kurtarılmış Mahallelerin oluşum süreçlerinde Romanların önüne farklı bir fırsat konulabilse hiç şüphesiz çok riskli olan bu yaşam biçimi seçilmeyecekti. Ne var ki toplum tarafından Roman topluluklarının önüne çok katı engeller konulmaktadır. Gelir elde edebilecekleri tüm yasal mesleklerden dışlanan Roman toplulukları zorunlu olarak kriminal yaşam biçimine eğilim duymaktadırlar. Normal koşullarda; hırsızlığı geleneksel meslek olarak benimsemiş Roman grupları ile diğerleri arasında bir gerilim mevcuttur. Açlık bu gerilimi ortadan kaldırabilmektedir. Çaresizlik içerisindeki kalaycılar, sepetçiler; başka çarelerinin kalmadığını anladıkları noktada bütün ayrımları bir kenara bırakarak hırsızlık yapan aşiretle bütünleşirler.

Şen Mahalle sakinlerinden bir tanesi Romanları toplumdan dışlayan iradenin ne kadar kuvvetli olduğunu güçlü bir şekilde dile getiriyor: “Çarşıya çıktığımızda millet bizlere aval aval bakıyor, “pis çingene” diye bağırıyorlar, hakarette bulunuyorlar. Bizleri sürekli aşağılıyorlar. Bütün bu hakaretlere aşağılamalara da açlığa alıştığımız gibi alıştık. Başka ne yapabilirsiniz ki? Hani bunlardan biri bir köşeye çekilip de: “Ben bu insanlara çingene demekle ne yapmak istiyorum, bu neden onların günahı olsun” türünden bir sorgulamaya, kendi kendine bir hesaplaşmaya gitmiyor. Mütemadiyen hakaret dolu bakışlarla bizleri horluyorlar. Bunların çoğunun dolapları ağızlarına kadar yiyeceklerle dolup taşıyor. Gelip bakınız bizim dolap bomboş, koyacak hiçbir şeyimiz yoktur. Biz de insanız canımız bir şeyler çekebiliyor. Böyle durumlarda bağrımıza taş basıp susuyoruz. Sizler bağra taş basmanın ne olduğunu bilir misiniz? Biz bunlara bir çeşit kader olarak alıştık. Çünkü öyle doğduk, kaderle birlikte yaşadık, galiba öyle de öleceğiz. Doğacak çocuklarımız da bizler gibi aynı yolu izleyeceklerdir.” İşte bu karamsar dünya görüşü Roman Mahallelerinde suçu besleyen bir olgu olarak ortada durmaktadır.

“Kurtarılmış Mahalle” Nasıl Kurtarılır?

Gündemde Roman Mahallelerine dönük bir takım “ıslah” projelerinin olduğu rahatlıkla anlaşılabiliyor. Bu projelerin herhalde bundan sonra sıklıkla başvuracağı yol tanık olduğumuz mahalle baskınları olacak. Bu baskınlar aslında kendi içerisinde tutarlı bir düşünce sisteminin izlerini taşıyor.

Bu düşünce sistemi mahallelerde yaşanan organize suçu; yüzeysel bir olgu olarak değerlendiriyor. Bunun arkasındaki tarihsel birikimi; dışlanmışlığın akut hale getirdiği düşmanlıkları anlayamıyor. Dolayısıyla baskınlarla yapılan güç gösterisinin herhangi bir şekilde suçu besleyen iradeyi yılgınlığa itebileceğini varsayıyor.

Bu mümkün olmayacaktır. İki açıdan. Birincisi organize suç Roman Mahallelerinin dışında; büyük uyuşturucu organizasyonları ve hırsızlık gelirini haraca bağlayan mafya grupları tarafından beslenmektedir. Bu organizasyonlar varlığını korudukça bir şekilde Roman Mahalleleri suçun tetikçisi olarak kullanılacaktır. İkincisi Roman Mahallelerine dönük hem resmi hem de sivil düzeydeki ayrımcılık devam ettikçe Romanlarda toplumun bütününe dönük oluşan öfke dindirilemez. Doğduğu andan itibaren, cehennemin içinde yaşamaya başlayan Roman çocukları, başka insanların hayatının cehenneme dönüşmesini önemsemeyeceklerdir.
Ortada kolay çözümü mümkün olmayan çok ciddi bir toplumsal sorun vardır. Ne olursa olsun bu sorunun çözümü baskı ve aşağılama içeren müdahalelerle mümkün olmayacaktır. Tek olası çözüm yolu; sosyal bilimcilerin, aydınların ve resmi otoritelerin birlikte çalışarak Roman topluluklarının yavaş ama sağlıklı bir biçimde topluma entegrasyonuna zemin hazırlamasıdır

Köroğlu, Ufuk, Sokak Çeteleri Çökertiliyor, Zaman, 18.03.2006
A.g.e
A.g.e
Özcan, Emine; Suça İtilen Çocuklar İçin Özel Uygulama Şart; Bia Haber, 21.03.2006
.
A.g.e
Hacı Hüsrev’e Şafak Baskını, Anadolu Ajansı 17 Mart 2006
Hacı Hüsrev’de 1250 Polis Saat 06.00’dan beri Bahar Temizliği Yapıyor, İHA 17 Mart 2006
Özcan, Emine; Suça İtilen Çocuklar İçin Özel Uygulama Şart; Bia Haber, 21.03.2006
19 Nisan 2006 tarihinde Karabayır Mahallesi muhtarı ile yaptığım görüşmeden edindiğim bilgiler.
Erman, Tahire, 2000'Lİ YILLARDA KENT ÇEPERİNDEKİ ŞİDDET: ESENLER, İSTANBUL OLAYININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ, www.almanak.net
Bu rakamı 19 Nisan 2006 tarihinde Esenler Belediyesi’nden bir yetkili ile yapmış olduğum görüşmeden aldım.
A.g.e
A.g.e
Tekeli, İlhan, Gecekondu, DÜNDEN BUGÜNE İSTANBUL ANSİKLOPEDİSİ, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Ortak Yayını, İstanbul 1994 CİLT 3 SF 381

09.12.2005 tarihinde Sarıgöl mahalle muhtarı ile yapmış olduğum görüşme
Türkdoğan, Orhan, Gecekondu İnsan ve Kültür, sf 440
Türkdoğan, Orhan, Gecekondu İnsan ve Kültür, sf 434
Hacı Hüsrev, DÜNDEN BUGÜNE İSTANBUL ANSİKLOPEDİSİ, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Ortak Yayını, İstanbul 1994
Bu bilgilere değişik zamanlarda mahalle sakinleri ile yaptığım görüşmeler sonucunda ulaşabildim.
Kuntay, Esin, İstanbul’da Sokak Çocukları: 1963-1998 Arasında Bir Değerlendirme, TOPLUM VE GÖÇ, 2. Ulusal Sosyoloji Kongresi, Sosyoloji Derneği

Kosova, Zehra, Ben İşçiyim, İletim Yayınları 1996 sf 138
Fraze, Angus, Çingeneler, Homer Yayınları, 2005, sf 153
Yetkin Çetin, Türk Halk Eylemleri ve Devrimler, Ümit Yayıncılık 1984
Verdiğim bilgiler oldukça genel olduğu için kaynakça belirtmiyorum. Genel olarak antropoloji literatürüne bakılabilir.
Andrews, Peter Alford, Türkiye’de Etnik Gruplar, Tüm Zamanlar Yayıncılık, 1992, sf 196
Saran, Nephan, Antropoloji, sf 241
Türkdoğan, Orhan, Gecekondu İnsan ve Kültür, sf 449