sosyalhizmetuzmani.org tarafından,site editörümüz Aziz ŞEKER,tarafından gerçekleştirilen röportajlar

 

YÜZYILIMIZDA SOSYAL HİZMET ETHİĞİNİN TEMEL SORUNSALI

VE TÜRKİYE’DE SOSYAL HİZMET…

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

 

           

Röportaj Sosyal Hizmet Uzmanı Naki ERDOĞAN / SHU Aziz ŞEKER

30 Temmuz 2005

Muğla /Ovacık

 

N. ERDOĞAN: Günümüzde Sosyal hizmet mesleği ve disiplini küresel saldırının da etkisiyle kendisini ve kimliğini hiçleyip bürokrasinin çarklarında un ufak oluyor. Artan toplumsal eşitsizlikler karşısında birer “Donkişot” olmasını beklediğimiz meslektaşlarımız da öyle bir yabancılaşma süreci yaşıyorlar ki, artık sosyal hizmet bürokrasinin yönetmelikleri arasında sıkışmış sosyal felsefesini çarmıha germiş bir sefalet yaşıyor diyebiliyoruz. Bu koşullar altında mesleğini ve bilimi korkusuzca ve onurlu bir duruşla savunan birkaç kişiden biri olan sevgili Aziz ŞEKER’in (ki sitenin okurları ona hiçte yabancı değiller) soluğunu sohbet tadında buraya taşımak istedim. Aslında Aziz ŞEKER ile şu anda sitede yayımlamakta olduğu meslek üzerine tezlerle ilgili bir röportaj yapmayı planlamıştım. Ama bunu daha sonraya erteliyorum. Kendi adına, bu güzel mesleğin “karın ağrısı” olmaktan mutlu olan ve yazılarından ötürü kimi kez yüreklice karşı durmayanlardan örtük, isimsiz ve çirkin eleştiriler de alan değerli meslektaşımızla sosyal hizmetin genel gidiş hattı ve ülkemizdeki durumu üzerine söyleştik. Ve gördüm ki Aziz dostumuzun sadece okunmaya değil insandan yana olanların desteğine de ihtiyacı var. 

 İnsanın mutlak değerine olan koşulsuz saygı  sosyal çalışmayı vareden temel yaklaşım biçimi olma özelliğini hâlâ koruyabiliyor mu? 

A. ŞEKER: İnsan, sosyal hizmet düşüncesinin temelindedir. Sosyal hizmet tasarısı tarihsel gelişme ekseninde “insana değer verme”, “insan mutluluğu”, “insan-toplum esenliği” vbg. olguları açıklama / karşılama amacı gütmüştür. Bu amaç onu nesnel bir değer yargısı edinebilme becerisiyle baş başa bırakır ki, zor olanda budur. Örneğin kendisinden olmayanı dışlama mücadelesini sürdürdükçe insanlık, birikimini ve insancıl içeriğini kaybedecek; “değer” olgusu ise kendi kısır döngüsünde düğümlenecektir. Bu nedenle diyebiliriz ki, temel olan şey “insani değerdir”. Ve insan için değer yaratma değerlerin bir yerde tek ölçütü oluyor. Öyle ya sosyal çalışmanın temel yasası olarak kabul gören bir şey ki; İnsan insan olduğu için değer görüyor. Törenin, dinin, sosyal statünün farklılığı hiç bir önem arz etmiyor. Kuşkusuz arz etmesi de gerekmiyor. Sosyal ekonomik şartlar, politik göstergeler ne değin insan gelişimini engelleyici olursa olsun, insan bir değer olarak kendi yaşam ve haklar bütünlüğü içinde bir anlam görmek zorunda. Zaten insani değer dediğimiz şey bununla ilintilidir.

         Sosyal çalışmada müracaatçı mesleki ethik olanakları içinde, “insan değerini” en üst düzeyde aldığı kararlarıyla sergiler. Kuşkusuz onun değer içlemine göndermede bulunulmaz. Sosyal çalışmacı, insan sorunlarını “kendi ve çevresiyle” ilintili olduğundan onun varlık temelinde ele alır. Bu mesleki tutum gereğidir. Nedeni insana olan saygıdır. İnsana saygı dürüst ve gerçekçi bir tutum da gerektirir müracaatçıya karşı… Bu nedenle sosyal çalışmayı çoğu yerde ötekileştirilenleri savunan bir meslek olarak görüyoruz. 

N. ERDOĞAN: İnsan sorunsalı ve sosyal çalışma hakkında düşünceleriniz.       

A. ŞEKER: İnsan amaçtır. Yaşlı, özürlü, anne karnındaki mongoloid cenin, sokak çocuğu, fahişe, çocuk işçi bir insandır. Toplumsal bakış açısında “özürlü” bir göz varsa; toplumsal sorunları bireyin sorunlarını ememiyorsa, insanı değer olarak görmüyorsa, sosyal çalışmacı değer yöneliminde kendi özelliğine göre davranıyorsa (kişi-inanç-töre-din-ulus merkezli olarak yargılayamaz) sorun buradan kaynaklanıyor diyebiliriz. Bu nedenle sosyal çalışma bir görevdir. Yaşaması içinse başarılı olması gerektir. Ekonomik politik sistemin vahşileştiği dönemlerde tepe taklak düşebilir de. Kitle imha silahlarının gölgesinde, mülteci çadırlarına konuk olup, unutulmuş bir Mezopotamya ağıtı yakabilir. Bu nedenle sosyal çalışma, “insan değerini” beslenme kaynağı olarak görmelidir. Onun varlık nedeni budur da; sosyal çalışmacı faziletli olmalıdır. İnsanı bilgece sevmelidir. Her güzel şey insan içindir. Günümüz de şu da var: İnsanlar birbirlerinden, düşlerinden, sevgilerinden, özlemlerinden hızla uzaklaşıyorlar. Nedeni apaçık. Baş döndüren teknoloji, bir şey isteme ama alamama hırsı… Bir nedeni de sevgisizlik olsa gerek. Sosyal Çalışmacılar “sevgi dolu” olmalı… 

N. ERDOĞAN: Sizin de yazılarınız da sık sık bahsettiğiniz gibi sosyal hizmet Türkiye’de kimlik bunalımı yaşıyor ve henüz inşa edilemedi. Sosyal olanın neredeyse tüm dünyada tasfiye edildiği bir dönemde Türkiye’de sosyal hizmetlerin yeniden yapılandırılması şansı var mıdır? Yoksa genel perspektif varolanın korunması üzerine mi şekillenecek? Ya da Türkiye’de Sosyal Çalışma bir  mesleki kimlik - kendi değer yönelimini oluşturabildi mi? 

A. ŞEKER: Sosyal çalışma bir kimlik oluşturamadı… Bu diğer sosyal disiplinlerin kimlikleşme meseleleriyle de ilintili. Karmaşık değil. Karmaşık algılanabilecek bir mesele daha doğrusu. Kimlikleşememe sosyal çalışmayı kapatan bir şey günümüzde… Hem çok talep ediliyor (farklı bünyelerde uygun modeller halinde) hem de sunulan ve yaşanan kimlik krizinden dolayı başarısız. Bakın dünya bir bunalımın eşiğinde sosyal bilimler de bir bunalım yaşıyor: yapıcı, bütünleştirici unsurlar birbirlerini yadsıyor büyük bir hızla… Elbette özgürlük ve eşitlik sorunsalı var olduğu sürece sosyal bilimler varlığını sürdürecektir. Wallersteın hatırladığım kadarıyla şunu söylüyordu: ‘Dönem sosyal bilimcilerin dönemidir. Sosyal bilimciler dünya çapındaki toplumsal dönüşüme hitap edecek bir sosyal bilim inşa edip edemeyeceklerini gösterecekleri zamandır.’ Bu sosyal çalışma akademisyenleri, düşünürleri için de geçerli…     

         Mesleki kimlik çok katmanlı sorun oluşturabiliyor bazen. Sosyal çalışmacı; varlık bulamamış bir kimlik sorgulamasından dolayı yaşamda kendi hapishanesini yaratabiliyor. Ve dünya ondan habersiz kirlenerek akıp gidiyor… Sosyal çalışma mücadelesini sürdürürken dünya sorunlarına yalnızca sosyal çalışma olanaklarından yaklaşmak dünyanın birçok sorununa karşı dürüst olmamamızı da beraberinde getirebilir. O nedenle sosyal hizmet bir yaşam biçimi değildir asla. Daha doğrusu yaptığın sosyal işle ilgili yaşadıklarını kavramsallaştırma ve aktarma tarzı olarak daha uygun düşeceğinin kanısındayım. 

 N. ERDOĞAN: Sosyal çalışma Türkiye’de sosyal bilimler içinde neyi temsil ediyor? 

A. ŞEKER: Sosyal çalışma Türkiye’de ciddi bir temsil krizi yaşıyor. Tanımlanamama… Ne var ki, sosyal çalışma birçok meslek disiplinini tanıyor… ama onlar... Tanımadıklarından değil hem kendilerini hem de bir başka disiplini tanımakta sorun yaşadıklarından bir iktidar tutkusuna kaptırıyorlar kendilerini.

         Sosyal çalışma kendini var edememeden dolayı eziliyor… Sosyal çalışmada varlık gösterebilecekler ise farklı alanlara kayıyorlar. Bir de meslekle yatıp kalkan tipler var! disiplinle değil… İnsan kendisine ben 24 saat sosyal çalışmacıyım diye bilir mi? Hayır. Yoksa aşk, dostluk, sevgiye yer kalmaz. Ya da onları sosyal çalışma olanakları içinde eritir.

Sen eğer bir meslek elemanıysan, insana ve topluma dönük bir tehdit gördüğünde veya algıladığında sosyal çalışmacı olmanın onuruyla hareket etmelisin… Amatör, kaypak, kendisinden olmayanı dışlayan, eşitsizliğe tapan vbg. kategorilerde yaşayanların bunu başaramayacağı kesindir. 

N. ERDOĞAN: Sosyalden yana olmak başlı başına bir siyasal tercihken sosyal hizmetin siyasetten bağımsız bir şekilde ele alınmasını (eğitim sürecinde ya da iş yaşamında) nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durum mesleki gelişimin önünde bir engel mi? 

A. ŞEKER: Sosyal çalışma kimliğini disipliner bir akışkanlık haline getirmeliyiz. Bilinen bir gerçek ki, sosyal çalışma kimliği üzerinde ciddi dayatmalar, ayrımcılık, ötekileştirmeler, üveyleştirmeler var… Bu olumsuzluklar meslek gelişimini de kısıtlıyor… Bakın Sosyal hizmet idarecilerinin kaç tanesi sosyal hizmet çıkışlı… Bir sosyal çalışmacı İl Milli Eğitim müdürü olabiliyor mu? Kesinlikle hayır! Ama öğretmen doğal hakkıymış gibi başa gelebiliyor. Bu meslekleşmenin de bir yerde gerilemesinin nedenidir alanda…

         Kuşkusuz sosyal hizmet bir politika meselesidir. Sosyal politika olmadan olmaz. Aslında durum biraz Türkiye toplumsal yapısının dinamikleriyle de ilgili…

Dikkat verelim: Sömürü oldukça sosyal çalışma var olacaktır. İnsanın vicdanı dünyanın her yerinde vicdandır; Cezayir’de de, Şırnak’ta da, Paris’te de, Bağdat’ta da, Londra’da da…

         Bizim coğrafyamız toplumsal sorunlar açısından çok “zengin”. Apolet amaçlı yapılan sosyal refah araştırmaları dışında çok önemli toplumsal manzaralar var; insanlık değerlerine acı veren; yoksulluk derinleşerek artıyor. Bir özürlü ahıra bağlanmış olarak bulunabiliyor. İçimi yakan bir şey var. Sızısı bu meslekte kaldığım sürece geçmeyecek. İzmit’te olmuştu sanırım. Bir aile özürlü çocuklarını eve bağlayıp kısa süreliğine bir yere gidiyor. Acı bir tesadüf evde yangın çıkıyor. Özürlünün cesedini elleri bağlanmış bir şekilde yanmış olarak buluyorlar. Ölen bir insan var. Aile yargılandı galiba… Bir sosyal politika olsa ama adam gibi. Bakıma muhtaç özürlülere, yaşlılara yönelik şu an çok yetersiz olan yatılı bakım merkezlerini çoğaltsalar. Kimse dışarda kalmasa… Peki bu sosyal hizmet alanında neyi görüyoruz? Hızlı bir ticarileşme var özürlüler alanında. Özel ama gündüzlü yerler yoğun olarak açılıyor ve kazanma kaygısı daha ön planda… Kendimizi inandırabiliriz. Ne ki, toplum özürlüyü bir sorun olarak görüp toplumsal bütünleşmede ikinci yere koyarsa verilen eğitimin de bir faydası olmaz.   

Kolektif amaçlardan yola çıkarak sosyal sorunları çözebiliriz ancak. Bu ise sosyal politika gerektirir. 

N. ERDOĞAN: Sosyal çalışmayı çoğu yazınızda olumsuzluyorsunuz. Kendi özeleştirinizi de veriyor musunuz? 

A. ŞEKER: Benim ülkemde çok kolay kapılar kapanır. Benim üzerime de kapılar kapandı yer yer. Bunun bir nedeni yetersizliklerde olabilir. Ben tutumların ve değer yargılarının daha ön planda tutulduğunu düşünüyorum. Meslekte de öyledir, yaşamın türlü duraklarında da...

Bu meslekte düşündüklerimin yüzde birini dahi gerçekleştirme “olanaklarına” sahip olamadım hiçbir zaman. Mitolojik bir sivri dillilik her şeyi batırıyor bazen. Yine de ben karın ağrısı olmaktan mutlu olmasam bile bazen bir işe yaradığını görebiliyorum. Sorunlardan bahsediyorsunuz çünkü… 

N. ERDOĞAN: Kimlerde ve nasıl bir karın ağrısı yaratıyorsunuz? 

A. ŞEKER: Elbette kimi sosyal sorunlarla mücadele ederken bu meslekte kaderciliği bir sığınak haline getirenler, büyük kutsiyetlerden referanslarla sorunların çözümüne katılanlar için yani tabulardan beslenenler için diyorum, bu ideoloji de olabilir, kişi de olabilir, başka maddi-manevi süreçler de… Örneğin bu onurlu mesleki sitede ne kadar daha yazacağımı bilemiyorum, biliyorsunuz maç tek kaleyle yapılmıyor. Senin akademisyenin ılık kuytusunda ya da proje masasında sosyal politikanın ölümüne kadeh kaldırırken, meslektaşın mesleğini aşağılarken ya da ona tapacak kadar onu kimliğine hapsederken onları eleştirir yazılar kaleme aldım, ama tartışma açmak için hem meslekle ilgili bir kitap da yazdım, bir eleştiri dahi gelmedi… Oysa ben eleştirilmek için kalemi elime alıyorum. Zor olan ne biliyor musunuz akademi dışında yazabilmek! Çünkü yok edicidir çoğu yerde… Üzerinde çalıştığım bir kitap daha var, yazdığım tezleri de kapsayıcı; “sosyal çalışmanın sefaleti” olacak adı… Site de bu anlamda bir karın ağrısı bazı karanlık düşüncelilere göre…  Editör bu anlamda çok fazla yıpranıyor ya da yıpratılıyordur eminim buna…   

Sosyal çalışma var ettiği kimliğe katlanmak zorunda. Bu bir olanaklar alanı da. Bir Asya Cumhuriyetinde… En zoru senden olmayanı, senin için yorumluyorsun… Bunu başaran sosyal çalışma entelektüeli bir elin parmakları kadardır. Değer verdiğin her şeye karşı sorumlu olabilirsin aşka, paraya, yalana, serüvene, sekse, umuda, aileye… ama her şeyden öncesi “insana” değer veriyorsan hepsi bunun içine giriyor. Hayat bu nedenle bir bütün. Kendin dışındakiler için de yaşamayı öğreniyorsun böylelikle… Hani diyordu ya, Albert Camus “bir güzellik var ve bir de aşağılananlar” güzellik için kimin yanında olmamız gerektiği açık galiba… 

 N. ERDOĞAN: Sosyal çalışmadaki gelişmeleri izliyor musunuz?  

A. ŞEKER: İzlemiyorum desem yalan olur. Benim merakım kendini var edemeyenlere karşı, yani meslekte tutunamayanlara karşı bir merak, biraz dramatik… Söyleyecek sözü, yapacak birşeyleri olanları hep takip ediyorum… Sosyal çalışma acıyla dansetmeye benzer, mutlulukla değil… Fark ettiyseniz mutlu olanlar pek yanaşmıyor meslek kapısına.

Acıma, merhamet, bir başkasını sevmek yetisi, düşünme yetisi ortadan kalkmışsa, insan için mücadelede, sosyal çalışmaya insan olmanın onuru kadar bir işlev, iş düşüyor… 

N. ERDOĞAN: Batı ve Sosyal Çalışma hakkında ne düşünüyorsunuz?  

A. ŞEKER: AB bir aydınlanma projesi. Artık durağanlaşmış. Şimdi ötekileştiren, dört yüzlüler. Ama aydınlanmanın değerlerini kullananlar için söylüyorum. Aydınlanmayı var edenlerse dürüsttü bence… AB projesi, yeni kapitalizmin sosyal maskeli bir versiyonu... Kuşkusuz Türkiye sosyal çalışması kendi dinamiğinin yetersizliğinden dolayı Avrupa’nın “dokusuna” her dem gereksinim duymak zorunda. Çünkü evrimi Avrupa besliyor sosyal bilimler de… Gerçi sosyal çalışma bizde daha çok amerikanvari bir şekilde gelişiyor…

Bir de şu var: Bu kadar Avrupalılaşma isteğini anlamak güç. Bizim değerlerimiz daha insancıl. Onların ki yaptırımlarla beslenen devlet tekelinde bir insancıllık. Kimi insanımız diyor ki Avrupa Birliğine girerek işsizlik sıkıntısın atlatacağız. Bakın günümüzde büyük Avrupa yurttaşlarının “3 milyonunun evsiz, 20 milyonunun işsiz, 30 milyonunun da yoksulluk sınırının altında” yaşadığı söyleniyor. Ne diyebilirim ki başka… Bir de ABD var. Onun için Samir Amin şunu diyordu, ‘bugün ABD’ni kavuşmakta olduğu konum daha önce Hitler’in rüyaları hariç hiç kimseye nasip olmamıştır: dünyanın askeri hakimliği. Ama ne kadar sürecek?’ Katılmamak elde değil… Bu ister istemez bilime de yansıyor. Bilim bir yerde bu amacı gerçekleştirmek için kullanılıyor.   

Sosyal çalışma Türkiye’de kendi geleneğini oluşturmak zorunda. Kendi yasalarını. Türkiye’ye özgül olanı inşa etmek zorunda. Emre Kongar’ın Sosyal Çalışma Bölümü kapatıldıktan sonra siz deyin bir metre yol aldık ben diyeyim birkaç santim…   

Bakın bir sosyal çalışma akademisyeni, entelektüeli, uygulayıcısı, tarihe mal olmuş bir bilgiye imza atmış mıdır? Bence hayır… Emre Kongar’ın “Sosyal Çalışmaya Giriş” kitabı hâlâ kutsallığını koruyor. Tabi birde kendi geleneğini oluşturan ve ardıllarının büyük sevgisini kazanan Sema Kut’un “Sosyal Hizmet Mesleği: Nitelikleri, Temel Unsurları, Müdahale Yöntemler” adlı kitabı. Şunu da unutmayalım İbrahim Cılga’nın son çıkan kitabı “Bilim ve Meslek Olarak Türkiye’de Sosyal Hizmet” disiplinleşme yolunda iddialı bir çalışma… İlhan Tomanbay’In “Meslek Tartışmaları”nı başlatıcı yönde gösterdiği çabada unutulmamalı…   

Türkiye sosyal çalışmasındaki özgün gelişmeler her zaman Avrupa (Hıristiyan) sosyal çalışmasına da yenilenme imkanı sağlayabilir. Elbette hep aydınlanma hep aydınlanma nakaratını da zamanla eşelemek gerekiyor, Batı’da biten bir proje, yaşanılıp geçildi çünkü. Yaşamayanlara başka bir şey dayatılıyor düzen ve denge adına… 

N. ERDOĞAN: Küreselleşme ve Sosyal Çalışma Yüzyılımızda birbirini yoklayan iki kavram ?    

A. ŞEKER: Modernizim Hıristiyanlıktır, Küreselleşme de… karşısında uyanık ve dikkatli olmak gerekiyor. Az okuyan Marksistler bile bocaladı… Küreselleşmenin neyi yarar, neyi zarar bilmek gerekiyor. Ben dünyanın 225 ya da 250 kişisinin dünyaya iktisaden hükmetmesini zararlı görenlerdenim. Ama toplumsal sorunları yaşayan insanların da birbirlerinin farkında olması fevkalâde bir şey… Yoksa kapitalizmin bir inancı yoktur. Akla son yıllarda hızla aratan küreselleşme karşıtı hareketler gelebilir. Küreselleşme karşıtı gelişen hareketler duygusaldır. Yapısal bir dönüşüm için yeterli güce sahip değildir. Dünyanın daha adaletli olmasını talep etseler de hareketliliği besleyen aktörlerin yerleşik görünümleri, geçmişleri, beklentileri bir yerde ayrışıyor… Yine de iyi birşeyler beklemekte yarar var… 

N. ERDOĞAN: Sonuç olarak Türkiye’de Sosyal Çalışmanın geleceğini nasıl görüyorsunuz?  

A. ŞEKER: Sosyal çalışmaya ait kavramsal araçlar meşrutiyet bulmalı, benimsenmeli bunu da sosyal politika üreterek yapmak gerekiyor. Sosyal politika deyince çoğu meslektaşımın aklına her nedense kötü bir solculuk söylemi geliyor. Oysa böyle değil. Bu mesleği ideolojikleştiremezsin. Kendi dinamikleri muhalif olması için yetiyor zaten. Polemiğe hiç gerek yok…

Çoğu meslektaşım beni, meslek üzerinde gezinen uğursuz bir distopyacı olarak görebilir. Benim de bir ütopyam yok değil. Ben de başka bir dünyanın; adil bir dünyanın yaşanabileceğine inanıyorum…

Sosyal çalışmada tartışma yoksa kabul vardır. Derinlik bu nedenle yok. Sosyal çalışma ölmedi! Ölmek üzere olduğu da söylenebilir. Türkiye sosyal çalışması rezervasyonlarını Batıdan yaptırıyor… Bunu sürdürmemeli… Batı’da sosyal bilimlerin ölüm çanları çalıyor, sosyoloji için sicili bozuk bir mezar aranıyor. Önlemini almazsak zaten hafifçeyiz. Bizim de kapımızı yenilgiler çalabilir.

Türkiye sosyal çalışması kendi kabuğunu tek başına yarmalı, kendi günlüğünü, kendi serüvenini yaşamalıdır… 

N. ERDOĞAN: Size teşekkürler. Benim yolum İstanbul’a…  

A. ŞEKER: Sağ olun. Benimde Anadolu’ya…    

 

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org