Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

SAMATYA…

Sevgili Mahmut AKKIN’A…

 Sosyal Hizmet Uzmanı Aziz ŞEKER
Sitemiz Yazarı

                                       Çamlıca bulutlu / Galata’da balık rakı kokusu / bir nehir akar / Karadeniz’in saçlarından dökülerek / İstanbul’a… / çırpınırken haramilerin elinde şehir / bir nehir akar çarparak asırlık düşlere…



İstanbul, çamlıca eteklerinden dökülen sisle, Galata’ya vurmuş köpüklü bir deniz ve gemiler gider mavi ufuklara; umutlar da çiselerken inceden bir yürek sızısıyla…

Hiçbir yerin, tarihin bile artık kimsesiz kıldığı bir ortaçağ şehri eskiyen yüzüyle İstanbul. En güzel şiirlerin, en dokunaklı romanların yazıldığı kirlenen bir göç şehri. Caddelerinden yalnızlık sızan…

Aşksızlığın soluklanışının ayak izlerini hissettiğim Samatya’dan denize savrulan oltaların sayısını sayarken, havanın ağır ağır kararışının insan varlığında bıraktığı hüznü ben de yaşamaya başlamıştım. Hüzün, mutsuzluk veriyordu bana. Ölüme dokunan bir yanı olmalıydı. Ölümsüzlüğü esirgeyen. Sarayburnu’ndan dönüp Samatya açıklarına sokulan mahzun gemiler yorgun ışıklarını Marmara’nın artık yunus yaşamayan sularına yansıta dursun, ben Bizans’tan kalma yıkık kale surlarının önünden ayrılmış yürüyordum. Nereye gidersem bir telaşla… Geride dökülen ömrüm…

İnsanları çekici kılan bir başınalık bu şehirde serserileşiyor, ürperti veren bir itilmişliğe kayıyordu. Hayat için anlam ifade eden değerler İstanbul’un yıpratılan yüzünde bir anlamsızlığa dönüşüyordu. Şehir, güzelliğini âdem babaların koynunda dağıtmış bir orospu; bataklıkta çürüyen bir nilüfer çiçeği gibi kokuşmaya yatmıştı adeta. Gözlerine türlü böcekler çokuşan bir ceylan leşinin kokusuyla burun tıkıyordu İstanbul. Ve İstanbul’da kimse birbirini sevmiyordu. Aşk da soysuzlaşıyordu…

Bir gurup yabani güvercin kalktı Kocamustafapaşa’nın biçimsiz evlerinin çatılarından. Samatya üzerinden dağılıp gittiler kimselerin kalmaya bile cesaret edemediği mahallelere doğru. Birkaç martı can sıkan sesleriyle, gümüşi bir renk ışıltısında, ılık ılık kararan sokakların üstünde bir süre uçuşup kayboldular. İri gövdesiyle uzak ülkelerden birinden gelen bir yolcu uçağı Samatya göğünden alçalarak Yeşilköy’e doğru inişe geçti. Başı önünde yorgun bir kartal gibiydi. Sesi bir tanınmazlık bir özlem oldu aktı İstanbul’un ölmüş bir şairinin yaralı dizelerine…

Özlem taşıyan ayrılıkları, yolculukları severdim. İnsanların sıcacık yüreklerini soğuttuğu, umutlarını kırdığı, düşsüzlüğü tek çare kıldığı hoyrat bir dünyada; özlemle yaşamak bir sığınaktı belki de!

Samatya kıyısından ayrılıp üst geçitten karşıya geçtim. Gara çıktım. Bakırköy’e doğru giden treni beklemeye başladım.

İnsanlar yaşamlarıyla değil, ellerinde olan varlıklarıyla birbirleriyle uğraşır hale gelmişlerdi. İnsanlar birbirlerinin gözlerini kör edercesine bir elde ediş savaşımına girmiş insanlıklarından vazgeçer mi olmuşlardı yoksa!..

Samatya’nın dar, soğuk sokakları, küstürülmüş tarihi evleri, meydandan yükselen balık satıcılarının iştah açan sesleri ve mevsimlerden çıkıp gelen bir sonbahar, ezgisiz bir kederle dökülüyordu içimde büyüttüğüm bir yerlere.

İstanbul umutsuzluğun şehriydi…

Samatya tren durağında, tanımadığım insanların yaşadıkları evlerin soğuk pencerelerine bakarak yaprakları dökülen ağaçların serinliğiyle, hep uzaklarda olduğuna inandığım yaşanması olanaksız bir dünyanın çocukluğunu düş diye dağıtırken ıslak raylara, öteden gelen bir trenin “zınk” deyip durmasıyla ancak kendime gelebilmiştim.

Yolcular, hem kendilerinden hem çevrelerinden kaçarak gizlenebildikleri dünyalarından hayret dolu yer yer ölgün gözlerle bakarken hareket halindeki trenin içinden, yalnızca birkaç uçarı genç bu bıkkın havayı dağıtmaya yetiyordu. Onları izlemenin verdiği kıpırtı trenin istasyondan ayrılmasıyla bir bekleyişe dönüşüyordu bende.
Başımı oturduğum koltuktan balık kokan cama yaslarken dalıp gitmişliğin vermiş olduğu bir dinginlikle her bir dağınık parçamı da başka yerlerde unutmuş gibiydim.

*

Gecede hiç dinmeyen köpeklerin ürümeleri, dağ köylerinden birinden, ta uzaklardan ağıt yakarcasına çalınan bir davulun doygun gümbürtüsü… Kayıp ninniler gibi minarelerden yıldızlara düşen ezanın bir susan bir çağlayan sesi. Bir nehir kan sıçrata sıçrata akıyor. Bir an sessizlik kapladı geceyi. Nehir sustu, derinden nefeslene nefeslene akar oldu.

İçi burkuldu. Seslere öylesine alışmıştı ki, bir mavi yanık hüzne kesti gözleri. Başını yıldız dolu gök karanlığına kaldırdı, yıldızların yoğunluğundan geride küllenen sonra kaybolan ışıltısını bırakan gök taşlarına dalıp durdu öylesine. Birkaç damla gözyaşı süzülüp indi gözlerinden yanaklarına üşüterek. Yüreğinden hiç çıkmayan bir acının uyanışını duydu benliğinde…

Davul sesi gecikmiş bir ahenkle yeniden duyulur oldu. Bir ağıttı; bir ışığa yakılan, gelmeyen bir yiğidin yasıydı; Uzunyayla’dan yemen çöllerine gitmiş. Bir ırmak dolusu kandı Kızılırmak suyunda sası sası kokan…

At nallarının yeri yoklarken çıkardığı tıpırtılar kulaklarına geldi yakınlardan bir yerlerden. Bir at gecede esen sonbahar rüzgârına meydan okurcasına salınıp gitti vadiye doğru. Ne olduysa geri döndü. Çevresinde hızla bir iki döndü. Ön ayaklarını gök boşluğuna asarak uzun uzun kişnedi. Burnundan karanlığı beyazlayan sıcak bir buğu tüttü. Sağrısından fışkıran terin soğumasına aman vermeden aldı yatırdı dağlara doğru. Bir siyah karartı oldu, bulutlanıp gitti.

Davulun sesi alıp götürüyordu ayaklarını. Boğazlanan insanların kanıyla allaşıyordu ırmak… Hamidiye alayları, Hamidiye alayları… Soluğu yüzünde atlar, telaşlı, sağrısından kan fışkıran… Kekemeleşen soytarılar gibi dünya kuruldu kurulalı, ölümü seven tarih. Ellerini gökyüzüne açtı, eski bir dille ağıt söyleyerek unutulmuş bir oyuna döndü…

*

Başımı kaldırdığımda karşımda oturan ihtiyar kadının ıslanmış gözlerinde buluverdim gözlerimi.
Etkisinde kalmış gibi, tedirgince baktığı yöne baktım. Biraz önce gördüğüm gençlerden birisi, tren kompartımanının kapısının kollarına var gücüyle asılmış hareket halindeki trenin dışından İstanbul’un hâkimi olmaya çalışır edasıyla yollara, sokaklara, yürüyen insanlara amaçsız amaçsız bağırıyordu. Ağzının köşesine iliştirdiği sigarası sönmüştü. Saçlarını tarayan rüzgâr, uzun saçlarını ara ara keskin gözlerine doğru sürüklüyor, trenin hareketlerinde ufak değişiklikler olduğunda ise saçları bir yüzüne dağılıyor bir kalkıyordu.

İhtiyar kadınla göz göze kaldık. Dudaklarının kıpırtısından dua ettiğini fark etmiştim. Dudaklarına baktığımı görünce kıpırtı kesildi. Sonra duyduğum bir sesle, “düşecek bu çocuk!” dedi. Neler yapmam gerektiğine karar vermiş bir halde oturduğum yerden kalktım.

Etrafımdaki kalabalığa, “görevlilerin yerini biliyor musunuz?” diyerek seslenirken, yabancı yabancı önlere doğru yürümeye çalışıyordum.

Az sonra gerilerde çığlığı kısık bir kadın sesi geldi. Tren bir iki kısa sarsıntıdan sonra Kazlı Çeşme’de durdu. Kapılardan birkaç kişi indi. Bir görevli elindeki telsize “raylara, raylara yapışmış! Tren seferlerini geciktirin!” diye bağırıyordu.

Tren ufak sarsıntılarla kalktı. İnsanların yüzlerine deminden beri asılı olan gerginlik, huzursuzluk kendiliğinden uçup gitmişti.

Sevgililer yine tatlı bir büyüde düşlenir gibi kol kola sarılmışlardı. Trenin içinde yaşama ve insanlara karşı görevleri yalnızca serserilik olan birkaç insan işlerinin başına dönmüştü. İhtiyar kadın başını pencereye yaslamış usuldan ağlıyordu. Kalabalığın içinden iki üniversite öğrencisi, “önlem alınmalı, devlet önlem almalı!” diyerek etraflarına ne kadar duyarlı olduklarını göstermeye çalışıyorlardı. Oysa kimse oralı bile olmuyordu. Sevgilisine yetişmek için sabırsızlanan genç bir kız, yanındaki arkadaşına, “geç kalacağım, ay öldüm öldüm dirildim! Hep böyle şeyler de beni bulur ayol!” diyerek kapıya doğru yöneliyordu.

Tren Bakırköy’e yaklaşıyordu. Dışarıda bir sonbahar yağmuru azar azar dökülüyordu gökyüzünden. Bir genç kadın gidiyordu ıslanmış saçlarına aldırmadan, bir gül tutuyordu eliyle göğsünün üstünde. Bakırköy yağmurlu bir karanlıkla yıkanıyordu…

Bir başkası için yaşamak; onu sevmek, aşağılamak, var etmek, haksız kılmak, ömrüne bir acı vurarak terk edip gitmek… Hayat ölümsüzlük adına aradığımız her neyse, işte ona yanıt vermiyordu. Hayat sevgi de vermiyordu. Onu insan buluyordu. Zamanı dolduğunda ondan ayrılmak için…

İnsan aşkı ve sevgiyi bilmediğine yönelmeliydi ki, aşkı ve sevgiyi öğrenebilsindi…


Samatya Ekim 2006