SARIKAMIŞ DRAMI

Aziz ŞEKER / Sosyal Hizmet Uzmanı

Sitemiz Editörü 
shuaziz@gmail.com

 

 

 

 

   

…doymamış bir aşık gibi ölüleriyle Anadolu
diz kırıp bir türkü söylesem Kars yolları için
güzel Sarıkamış dağlarından
soğuktan kırılırken “90” bin kefensiz mehmetçik
bir ağıt yaksam Kaz dağına;

“Sarıkamış Altunbulak
Soğanlıyı biz ne bilek
Bizim uşak böyle gezer
Aklı zıbın kara yelek”

doymamış bir aşık gibi dervişleriyle Anadolu
kırkların içtiği şarabın öksüz korkak tadıyla
dönüp dursam Horasan üzerinden dumanlı Ağrı’ya
Ani’nin merasim bekleyen tapınaklarından
bir ağıt yaksam Erzurum dağlarına;

“Battın Avşar kazaları
İbrişimin kozaları
Sarıkamışta kırıldı
Gonca gülün tazeleri”

takatim yok yola varam
dost çeşmesinden abı hayat içem
sararmış yapraklarıyla dökülürken üstüme
geride bıraktığım zaman
Ani’den özlemle gidem
turnalar gelip geçtikçe
mezarımın avlusundan
bir ağıt yakam Yörük mezarlarına;

“Çıktım Fekenin dağına
Garı dizleyi dizleyi
Yarelerim göz göz oldu
Cerrah gözleyi gözleyi”...


Hep aynı yoksulluk şarkılarıdır çekilen acılar, söylenen türküler. Zenginlikse hep uzaktır o ütopya kentinin sokaklarında ve yinede insanlardır güzel bir dünya kurma özlemiyle yollara düşen. Ne var ki acıdır; kederdir, yoksulluktur her dem yurdumda yaşanan, yaşatılan.
İnsan yurdunu sever, yurdundan uzaklaşan insan kendi varlığından uzaklaşır, kendi sevgisinden kendi gerçeğinden uzaklaşır. Yarınsızlığında tükenir. Yurtsuzluğu bir cehennem olur o insana. İnsan, korku ve sevginin büyüsünde yaşamıştır, insan ölürse sevgisizlikten ölür.
Neler yaşadı, neler gördü şu Anadolu: Mustafa Kemal’i, Yunus’u, Nazım Hikmet’i, Mevlana’yı, Pir Sultan’ı, Mimar Sinan’ı, Karayılan’ı, Emperyalizmi… Sarıkamış’ı gördü vatanım diyerekten Anadolu. Ve Kybele, Artemis, Athena… Tanrılar, tanrıçalardır Anadolu’nun bakir toprakları, gizi, baharı, bereketi… Günümüz ataerkil düzenin öncesine giden yüz akı, Lidya’dan Urartu’ya bir başka güzeldir bu coğrafya.
Kar ve soğuk Sarıkamış’ın yoksul gecelerinde tezek yakarken yoksulluk, sen yine Kars yolunda doğan güne bakan güzelsen, seni gözlerinden tanırım, özlemlerini bilir seninle yaşarım, yoksulluğunu atarım geceye ve yaslanırım zamanın bir gününe, düşlerine kanarım… Ne dramlar gördü bu kalbim Sarıkamış’ da ağlarım.
Karlı yollarda boyunlarını bükmüş güvercinler havalanıyor, Erzurum yolunu aydınlatan Sarıkamış türküleri çamlı dağlara çökmüş keder bağlıyor… Sen yine Kars yolunda büyüyen gözlerimdeysen, ellerini ellerime uzatan, uzak yolculuklara bakıp ağlayan göz yaşlarımdaysan…
Gökyüzü maviliğini katar katar bulutlar kaplıyordu bir ânda. Güneş, gri bulutların dağ başlarında görünmesiyle kendiliğinden çekilip gidiyordu. Bulutlar öyle hızlı kaplıyordu ki gökyüzünü, ortalık karmakarış oluyordu: Dolu, yağmur, kar iç içe perde perde dökülüyordu tabiatın koynuna. Ne bahar geliyordu ne de yağan kar aza kanıyordu. Artıyordu soğuklar, ağlıyordu uzak dağ köylerinde kara bir yoksulluk, kırılıyordu soğuktan yol kenarlarına üşüşmüş güvercinler… Hayat üşütüyordu, hayat dağlıyordu en körpe yerinden umutları.
Günlerce kar yağıyordu, soluksuz bir gökyüzünden kar yağıyordu Sarıkamış’a, iri taneleriyle hüzünlü bir serzenişte kar yağıyordu; işlemeli kalın duvarlarla örülmüş Rus yapımı eski evlerin çevrelediği yoksul ve uzak ilçeye; ve yağan kar ad oluyordu yüzyıllık yerleşim yerine sanki.
Henüz bahar dalındayken, buğday başak tutmamışken, seni bir yürek yangınında ısıtmak varken gülüm, bir güvercini tutar gibi avuçlarımda, ellerine usulca dokunmak varken gülüm. Seni düşündüğüm bir ocak gecesinde, Sarıkamış iliklerine kadar donmuşken ve ben sevgilimin gözlerini unutmuşken, bir gece vakti kan ter içinde sessiz sessiz onu düşünürken, yani senin gülüm yalnızlığını bulmuşken düşlerimde ya da sabahları sevinçle kalkışlarını, seni bir başkasına anlatışımı, yani seni varlığımda yaşarken türkülerim gibi...
Henüz bahar dalındayken yollarda kuşlar büzülüp sinmişken doğacak bir yarına daha, bir anne çocuğunu öpmek için uyanırken gece uykularından. Yani gülüm Kars yolu buzlanıp giderken, soğuk rüzgârlar sarkıp dururken saçaklardan, kuşlar açlıktan kırılırken dağlarda bense korkularımla yaşarken bir başıma, yüzünü okşayıp öpmek varken gülüm öleceğimi bile bile bu odalarda, sen gelmeyeceksin, akacak yorgun nehirler gibi göz yaşlarım bir alev gibi ömrümü saran yalnızlığıma.
Henüz bahar dalındayken, Sarıkamış illerinde bir ordu donup bitmişken, sen de o uslanmaz akşamlara bir sevgiliye veda eder gibi ağlarken, kimi zaman her doğan güne bir çocuk maviliğinde gülümserken, bense ürkek bir gölge telaşında seni sorarken, ararken bir başıma… Sen gelmeyeceksin dağlarıma.
İnsanlar yürüyordu erişilmez bir ufka doğru, Mehmetçikler gidiyordu Pasinler’den Sarıkamış’a doğru, bilmeden, duymadan, donarak, ölerek… Harbe gidiyorlardı, Enver Paşa’nın edasındaki dünyaya. Bir belirsizliğe yol alıyorlardı : Kimi rivayetlere göre 60 bin, kimi rivayetlere göre 90 bin insanın donarak öldüğü bir belirsizliğe doğru, Turan’a yol alıyorlardı.
Büyük Türk Ozanı Nazım Hikmet Ran bir şiirinde diyordu ki “Beraber yaşanır dövüşülür beraber ama herkes kendi payına ölür.” 19 Ekim ve 22 Aralık 1914 tarihlerini gösterirken tarihin ibresi, bir büyük dram yaşandı, bilmem kaç kuşak sonra dahi unutulmayacak bir Sarıkamış Dramı. Dünyanın bilmediği, görmediği türdendi bu ağlatısal dram: Ve Allahuekber Dağları, Türk, Kürt köyleri boşalmakta, şehitlerin ve tutsakların sayısı çoğalmakta, Ruslar sınırda… Bir şafak vakti dağılmış kor gibi dağlara birbirine benzeyen yüzler akıyordu Sarıkamış’tan Turan’a. Ve Osmanlı ordusu 88’inci seferberlik gününde belki de hiç çarpışmadan, toplanmamak üzere dağılmaktaydı. Ölüm mevsimsiz, sayısız asker kaçağı gözlerinde ihanet, yalınayak, yüreklerinde açlık. Gidiyorlardı ışıltılı bir beyazlığın üzerinden Anadolu’ya.
Hasan İzzet Paşa düşünüyordu, Erzurum köylüklerinde donarken halk. Ağlıyordu kör bir inatla karlı bir akşam, Horpik Dağında bir ordu biterken, kar yağıyordu, Norşen yaylasında açlık vardı, dağlarda ateşler sönüyordu, Erzurum ovası kar altındaydı.
Ve Köprüköy Savaşı, geceleri ıssızlık ve soğuklar inanılmazken ölümden başka çare de kalmaz Sarıkamış manevrasına az bir vakit kala. Kapanır yürüyen ordunun ayak izleri yağan karla, dışarıda matemli bir hava kurtlar kuşlar pusuda sanki dağ yamaçlarında bir parça insan avında. Sarıkamış çevirme manevrası, lâkin kış, yürünerek aşılmıyor yağan kar. Aras nehri donmuş, hastalık, bit, açlık ümitsizliğe itiyor insanı, onlarsa ağır ağır gidiyor sesleri kırılarak elleri donarak, şimdi köyler turna katarları gibi uzak ve sıcak onlar için.
Top sesleri geliyor perde perde, açılan korkunç ateş, şehit, yaralı… Derelere dolan al kan. Ay ışığında şarapnel saçıyor Rus ordusu. Umut uçup gitmiştir dayanılmazken soğuğa. Bir daha görmeyiz artık, karanlığın nasıl donduğunu dünyada.
Ve Soğanlı Dağı, asker kol kol kırılıyor, ölüm uykuları dağlıyor, zemheri uzuyor. Kar, soğuk ve kavrulmuş arpa “90” bin askerin ölümü, mahvı perişan bir ordu dondu kaldı karanlıkta, nihan oldu erzak ı hasret, bir sevda düşü gibi sürdü bu ıstırap.
Hafız Hakkı gözyaşlarına gizleniyor, Enver Paşa, ileri! diye haykırıyor, her haykırışı bir ölüme benziyor. Ve 3’üncü ordu dönüşü imkansız bir yolda bitti, Turan aşkına seferi eksikliğimiz de vurdu, ağlamak geliyor gönülden Rusya gerilerde kalmışken.
Anadolu insanıydı yine bir drama yıllarca ağıt yakacak olan : Dayamış alnını Turan’a bir ağıt gibi iniyor her akşam yıldızlı karanlıktan süzülerek aşağılara, “Battın Avşar kazaları / İbrişimin kozaları / Sarıkamış’ta kırıldı / Gonca gülün tazeleri…” Allahuekber Dağları / Narman dereleri / Kar altında kaldı / Anadolu’nun inceleri… Gül dudaklın söyler yele / Sarıkamış nerden nere / Kalmadı mı mehmedimin / Eli gönlü süngü yarası / Bedel verdiği Kars ilinde… “Goyun geldi sürüyünen / Evler yandı yeriyinen / Hep melekler harbe gitmiş / Al bayraklı periyinen…” Kar yağıyor durmamacasına / Ocağın ateşi yumuşuyor / Yitiyor mavisi / Memed gelmişti Sivas’tan / Mor kuşaklı Elif ağlıyor / Şimdi ardından… Süphan Dağı eteklerinde / Öten kuşa kurban olaydım / Baharda göçen yâre hayran kalaydım / Sarıkamış aldı seni / Koydu yaslı beni / Aman aman yaslı beni / Ben olaydım Soğanlı’da / Ben kalaydım yalan yolda / Ben öleydim karakışta… “Sarıkamış Altunbulak / Soğanlıyı biz ne bilek / Bizim uşak böyle gezer / Aklı zıbın kara yelek…” Düştüm yalnız yola / Gözledim de anam gelmedi / Ölüm gitsin kucağına… Uyudun uyanamadın / Birçok özlemle dondun kaldın / Mehmedim! / Buralarda öldün de toprağa mı kaldın… Şu Aras’ın donuşuna / Ağu mu içmiş doğa ana / Kartallar uçar havada / İnsan kalmadı Sarıkamış’ta / Ölenin bir huyu vardır / Mezarı olmaz bu dağlarda… Elinde mavzeri / Nöbet yerinde dondu kaldı memed / Ne bir köpek buldu sarılacak / Ne bir köy buldu toprak altında sığınacak… “Tabur taburu karşılar / Talim eder onbaşılar / Yağmur yağıp gün değince / Yatan şehitler ışılar…” Giden gelmedi / Sarıkamış’a varan sevdaya ermedi / Döküldü yaprakları baharın / Ömrüm bu feryada gülmedi / Ağladım da Sarıkamış’a / Kimse bilmedi… Baharla beraber sular yürüdü doğaya / İnsanlar, atlar… aktılar derelere / Ve kartallar, ince boyunlu kartallar / Hışırdayıp durdular dağların kuytuluklarında / Sonra onlar da süzülerek indiler gökyüzünden / Toprakta yatan insanlara…

Eski Sarıkamış, derme çatma evleriyle çoğalıp duruyordu ilçenin bir yanında. Evlerden bir yoksul tezek dumanı akıyordu gökyüzüne. XXI. Yüzyıla henüz girmişken tezek yakılıyordu yoksulluğun insan varlığını sarıp sarmaladığı Anadolu’nun bu köşesinde de.
İçimde acı bir sayrı gibi büyüyordu Sarıkamış geceleri… Tüm hışmıyla yağan kar, doğayı beyaza kesiyordu. Hüzünlü bir zamandan kalan ve sanki hiç yaşanmamış bir tarihin yapraklarına düşen Rus evleri, karlı çam ormanlarına karşı bir bitmez sırrın eşiği olarak duruyordu: Katerina Köşkü, Rus Kilisesi yağan karın altında, gelmekte olan konuklarını bekler gibiydiler, peçlerine misafirlerini ısıtmak için odun alırken bile. Her nedense kimseler gelmiyordu ve saçaklardan sarkan buz taneleri bir metreyi aşarken geceleri, gündüzleriyse canlılar donabiliyordu eksilere vurmuş soğuklardan.
Kars yolunda güvercinler, bir ilkbahara daha son kanat çırpınışlarıyla salınırlarken, Sarıkamış sokaklarında çıngıraklarıyla atlı faytonlar, kızaklar gelip gidiyorlardı bir günü tüm zamana sığdırmayı başararak. Çünkü günler birbirinin aynıydı, doğanın diyalektiğine inat zor da olsa, değişen insan da yer alıyordu o aynılığın özünde ve insanlar birbirlerine benziyorlardı giderek küçülen dünyamızda.
Hayat insanlar için düşsel olanaklarıyla yaşanıyordu. Ayrılıklar, kararsızlıklar insanın kendisine beslediği sevgiyi yaşanmamışlıklarla hiçliyordu. “An”ın yoğunluğu sevgisizlikte çırpınıp kuruyordu. Sevgi, geçmişin güzelliği, ânın hissedilebilirliği, geleceğin kendisiydi. Sarıkamış eskil (antik) bir düş gibi yitip gitti, bırakarak doksan bin kefensiz ölüyü dağların kuytuluk boğazlarında.


Doğuda bir eski zaman kenti Ani:
Ani Harabeleri: Ani ve yöresine ilk kez M.Ö. 5000-3000 yıllarında yani Kalkolitik Çağda insanlar yerleşmeye başlamışlardır. Şimdiki Ani Harabeleri olarak bilinen yerleşim bölgesi, M.Ö 3000-2000 yıllarında Eski Tunç Devrini, M.Ö 2000 yıllarında Demir Çağını yaşarken bir dönemde Huri yerleşim yeri olarak tarih bilgisine geçmiştir.
M.Ö 900-700 yılları arasında Urartu Devletine bağlı olan bölge M.Ö 650 yıllarında Kimmeri hakimiyetinin altına girerken, sırasıyla Saka (İskit) Türkleri, Sasaniler, Araplar, Ani Krallığı, Bizanslılar, Selçuklular, Gürcü Atabeyleri, Harzemşahlılar, İlhanlılar, Karakoyunlu Devleti, Akkoyunlu Devleti, Afşar Türkleri, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde varlık bulmuştur. Bir ara Ruslar tarafından da ele geçirilmesine rağmen günümüzde Ani Şehri (Harabeleri)’nin bir kısmı Anadolu toprakları içindedir.
Ani Harabeleri’nin XXI.Yüzyıla taşan antik siluetinde şu arkeolojik-tarihsel yapılar bulunmaktadır: Arslanlı Kapı, A. Patrik Kilisesi, K. Selçuklu Hamamı, Resimli Kilise, Katedral, Ebul Manuçehr Camii, Polatoğlu Kilisesi, Kervan Saray, Ebul Muammeran Camii, Gürcü Kilisesi, Gagik Kilisesi, Büyük Saray, Kaya Kilisesi, Ticaret Merkezi…
Ani’de doğa görkemli bir görünüme sahiptir. Arpaçay’ın serinliği, Anadolu ve Ermeni topraklarının saçlarını okşayıp geçer kültürler kavşağından. Yöreye gruplar halinde gelip gezen insanlarsa çoğunluk batıdan gelen ve Türkiye’de bulunan turistik-tarihi bölgelere düzenlenen turlara katılan insanlardır. Yerli turist sayısı azdır, özellikle de tarih arkeolojisine ilgisi olanı daha da azdır.
Ani: Her sevgiden özlemler var içimde, küller var, acılar, yitip giden yüzler var içimde…ağlamak geliyor gönülden Ani Şehri gerilerde kalmışken…her sevgiden tozlu dumanlı ayrılıklar var içimde, bulut bulut hüzünler, yağmurlar, yalnızlıklar var içimde…tarihin tozlu yolları arşınlanıp biterken.
Tarihi ve kültürel değerler yıpratılmamalı, onları korumalı. Onlar insanlığın haklı gerekçeleri, birikimi. Bu nedenle doğru tarih bilinci ışığı altında değerlendirilerek gelecek nesillere bir emanet gibi bırakılmalıdırlar.
İnsanda neyi arıyoruz? İnsanda sevgiyi, özlemi, umudu, güzelliği, yalnızlığı, dostluğu…uygarlığı arıyoruz. İnsan yalnızlığı da sever, yalnızlık uygarlıktır; savaşsızlık, sömürüsüzlüktür. Uygarlık insanlıktır!
Tarih, insan bilincinin gerçek temeli, insanın geleceğe doğru evrimleşen özlemidir aslında. Kısaca büyüklerimiz, Ermenistan’a sınır olan Ani Harabeleri’ne gerçek değerini vermelidirler.

İçimde acı bir sayrı gibi
Sarıkamış geceleri
parça parça suskunlukla çoğalan
yoksullukla sınanan…

Doğuda bir İlçe, Sarıkamış:


Sarıkamış Kars ilinin en büyük ilçelerinden birsidir. Ormanlıktır. Kış turizmi olan bir ilçedir. Büyük bir asker tümenine ev sahipliği yapmaktadır. Yoksul bir ilçedir. Altyapı çalışmaları yetersizdir. İstihdam olanakları yok gibidir. Sokak aralarında selpak, çiklet, çorap vb. maddeleri satan yoksul işçi çocukların sayısı fazlacadır. Kültür ve eğitim kurumları istenilen düzeyde değildir… Bundan dolayı doğunun kırık umutlarıdır batının dilinde bir sona giden. Buna rağmen özlemidir doğu, batının; uygarlığın su yolu olduğundan tarihin.
Sarıkamış’ın belki de en özgün yanlarından birisi, Rus yapımı eski evlere korunaklık yapması, bunun yanında turistik doğası, zorlu geçen kışıdır. Bundandır Sarıkamış’a “dans eden karlar ülkesi” denmesi. Bundandır bir yandan peçlerle ısınırken evvel zaman içinde görkemli yapılar bir yanda tezek yakılarak ısıtılan yoksul derme çatma evlerin sıcacık dostluğu, hüzünbaz kardeşliği…yine de özgünlüktür birlikteliğin güzelliğini sevdiren insana, insanlığa.
Merkezi hükümet daha belirgin anlamda, taşrada sosyal refah hizmetlerinin sunumunda etkisiz ve yetersiz kalıyor. Üretim araçları taşraya karşı duyarsız. Taşradaki kamu daireleri ise reel anlamda bir toplumsal gelişmeye ve değişmeye öncülük edemeyecek kadar yetersiz.
Anadolu insanı eğitilmeli, aydınlatılmalı ama gerçekten, ihtiyacımız var buna inanınki. Ne diyordu büyük yazar Yaşar Kemal:“Durup donmaktansa, yeni sınırlar denemek, yeni aşamalara varmak daha iyi. Ama yenilik uğruna yapmacıklık, yalancılık… işte bunu yutmamak gerek. Bu daha zararlı.”
Sarıkamış’ın doğası güzeldir. Bahar bir sevgili kokusudur buralarda, gözleri eladır o sevgilinin. Toprağa her bahar Kybele’nin eli değer Anadolu’da. Sarıkamış’ta bahar, toprağı çatırdatarak bin heyecanla yeşile çalıp gelir. Çağıldar dereler, çözülür Aras’ın donu, her canlı bir uyanışta biter, her dem mutluluk kaynağıdır bahar, yaşayan her varlık için yeryüzünde.
Ne var ki doğa yıpranmakta… çam ormanları azalmış, ağaçlar üç beş dağda kümelenmiş kalmış. Doğa yoksullaşmakta tıpkı insan gibi…
Ve ömürlerimiz bir sona giderken sonlanan hayatlarımızın avlusunda,Anadolu’nun bir çok yeri vardır şiir tadında, gezilmeyi bekleyen henüz daha
…

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org