Sosyal Hizmet Mesleği

Bilgiler
Yayınları
Araştırmalar
 


Sosyal Hizmet Alanları

Çocuk
Gençlik
Yaşlılık
Aile
Sosyal Sorunlar
Engeliler
Tıbbi Sosyal Hizmet


Kaynak Bilgiler

Bireysel Gelişim
Sosyoloji
Psikoloji
İnsan Hakları
İletişim Bilgisi

 

 

 

 

 
 



ANA SAYFA

SOSYAL HİZMET UZMANLIĞI ve MESLEKİ ÖRGÜTLENME
SHU.Rıza ELİTOK

 
Tüm meslekdaşlarıma sevgiler ve selamlar!
Yazıma Albert Einstein’in özlü bir sözüyle başlamak istiyorum “Ne hazin bir çağda yaşıyoruz. Bir önyargıyı ortadan kaldırmak, atomu parçalamaktan daha zor.” Evet. Önyargılar, insanları birbirine düşürür. Hatta toplumları, oluşumları, birliktelikleri dâhi parçalayabilir.
Biz uzmanlar yaptığımız iş ve yüklendiğimiz misyonla, belki farkında olmasak da büyük insani, toplamsal, demokratik değer, yükümlülükler ve sorumluluklar taşımaktayız. Özünde toplumsal bir misyonu taşıyan mesleğimiz; ancak özerk düşünebilen, kişiliğinde demokratik ve insancıl değerleri içselleştirmiş ve her şeyden önce de yaşadığı çağın ve ülkenin toplumsal gelişim ve meselelerine duyarlı, sorumlu bireyleriyle var olabilir. Bir çoğumuz bu ülkenin farklı yerlerinde değişik işlerle uğraşmaktayız. Düşüncelerimiz, beğenilerimiz, değerlerimiz, beklentilerimiz farklı olabilir. Bu meslek içinde farklı düşünebiliriz. Ancak bizleri birbirine bağlayan ve de birbirlerimizle buluşup örgütlü bir çatı altında bütünleşmemizi mecburi kılan ortak sorumluluklar ve nedenler de var kuşkusuz.

Birçok meslek örgütlerini etkilediği gibi toplumsal olay ve gelişmeler bizleri de etkilemekte, çağın getirdiği yeni değer ve oluşumlar bizleri de ilgilendirmektedir. İşsizlik, yoksulluk, kitlesel açlıklar, savaşlar; cinsel, sınıfsal, kültürel, etnik sömürü ve yağma; yabancılaşma, yozlaşma, yalnızlaşma ve değerlerin dejenerasyonu çağımızın önemli meseleleri gibi gözükmekte. Bütün bunlar toplumları, kurumları, meslekleri, aileleri ve bireyleri olumsuz etkilemekte ve bunlara büyük sorumluluklar, görevler yüklemektedir. Bizler de bu sorumluluk ve görevler içinde hak ettiğimiz yeri almalı ve başta yaşadığımız toplumun meselelerine çözümler üretmek üzere mesleğimizi geliştirmeli, haklarımızı aramalı, düşüncelerimizi ve çalışmalarımızı kamuoyuna ve dünyaya duyurmalıyız. Toplumlar şu an bu anlayış ve çalışmalara ihtiyaç duymakta, mesleğimiz bu misyonu bizlere vermektedir.
Mesleğimiz ve toplumsal konumumuz üzerine tartışacak çok önemli bir boşluğumuz var bence. Bu nedenle ilkönce bütün defterleri ortaya dökmeliyiz. Bizleri ve mesleğimizi ilgilendiren her şeyi tartışmalıyız. Hiçbir şey kapalı kalmamalı, gizlenmemeli, safsaklanmamalı, yarım bırakılmamalı. Kendimizden başlayarak, önce bütün sorun ve pürüzleri kendi içimizde çözmeliyiz. Herkes birbirine ulaşmalı, hiçbir meslekdaş bu tartışmanın ve örgütlenme öncesi çabaların dışında kalmamalı. Çünkü görüyorum ki küçük ve az bir mesleki topluluk olmamıza rağmen, henüz meslekdaşlarımız arasında dağlar kadar ayrılıklar, habersizlikler, küslükler, kırgınlıklar, duyarsızlık ve umursamazlıklar var. Bunları aşmalıyız, bunlar bizlere, mesleğimizin değerlerine ve toplumsal konumumuza yakışmayan meselelerdir. Bu anlamsız ayrılık ve duyarsızlıkları aşabilecek havayı ve ortamı yaratabiliriz. Ama önce herkes bulunduğu konumda ilk adımı atma sorumluluğunu hissedebilmeli kendinde. Örgütlenme gereğinin aciliyetini ve önemini kavramalı. Kendi kendimizle, birbirlerimizle sürtüşmenin, çatışmanın, hizipleşmenin lüksüne ve savurganlığına sahip değiliz artık. Mesleğimizin ve toplumsal ilkelerin ışığı altında birleşip hak ettiğimiz yere gelmeliyiz. Bu nedenle mesleki etik’i kişiliklerimizde ve mesleğimizde içselleştirmeliyiz biran önce. Geç kalmayalım, zamanı boşa kaybetmeyelim. Yoksa mesleki değerlerimizi, varlığımızı kaybedeceğiz. En önemlisi de topluma ve kimliğimize haksızlık etmiş olacağız.

Uzun yıllardan beridir sosyal hizmetler içinde; özerk, dinamik, bürokratik devlet mekanizması ve anlayışından uzak, kendi gücü ve potansiyeli oranında bağımsız düşünüp karar alabilen, sosyal olgu ve olaylara bilimsel, eleştirel yaklaşarak müdahale edebilen ve bu doğrultuda kamuoyunu yönlendirebilen bir yapılanma ya da örgütlenme yaratılamadı. Enstitüsünden akademisine, oradan yüksekokuluna kadar binlerce uzman gelip geçti sosyal hizmetlerden. Ama çoğu deneyimlerini, tecrübelerini, düşüncelerini ve bilgilerini dinamik, özerk bir örgütlenme altında ileriye aktaramadı. Bu doğrultuda bağımsız ve ileriye dönük oluşumlar yaratılamadı. Ve dolayısıyla sosyal hizmet anlayışında köklü ve devrimci bir gelenek de oluşturulamadı. Bu meslekte böyle bir mirası, yeni kuşaklar alamadı. Konuşulup tartışılanlar, düşünce ve eylem ya okul içinde ya da bürokratik, hantal kamu mekanizmaları içinde hapsoldu ve meslekde ileriye dönük bir açılıma dönüşemedi. Çünkü bu meslek uzun yıllardan beri kendinde dönüşümü ve gelişimi sağlayacak birikimden, en önemlisi de meslekle ilgili özgür düşüncelerin öne sürülüp, bağımsız kararların alınabileceği bir yapılanma ve ortamdan yoksundu. Bu meslek adına toplum ve insan için yapılmış ya da ileri sürülmüş uygulama ve düşünceler çoğu zaman devlet memurluğu yaklaşımı ve anlayışı ile; okulda da ideolojik özerkliliğini sağlayamamış resmi öğretim elemanlığı anlayışı ile ele alınmış ve dolayısıyla düşünceyle eylem dogmalaştırılarak, mesleki gelişim kısırlaştırılmıştır. Tabii ki durumun bu hale gelmesinde kapitalist-neoliberal anlayış ile geleneksel osmanlı devlet anlayışının kırması türü sistemden kaynaklanan ülkemiz sosyo-ekonomik ve politik koşulları etkili olmuştur muhakkak. Ancak özelde tartışmamız gereken noktalar da var ve meslek elemanı olarak kendimizi de sorgulamak durumundayız. Şu anki durumda uzmanlar genelde, yapısında özgür düşünceyi, değişimi ve dinanizmi rededen bir yapının ya da ortamın içinde bulundular. Özgürce düşünüp karar alabilecekler örgütlü bir yapı, mücadele geleneği ya da anlayışından yoksundular. Uzmanlar, fikir ve eylemlerini hayata geçirebilecekleri özerk, bağımsız bir güçbirliği ve dayanışmayı oluşturamadılar. Bulundukları koşullarda, özellikle kamu mekanizmalarında kendi bilinç ve ruhları ile mesleğin evrensel değer ve ilkelerini bürokratik, kimi zaman da özel ticari anlayışa teslim ettiler. Öğretim elemanı okuldaki “bilim adamı” misyonunu yerine getiremedi ya da sahiplenmeyi göze alamadı, çünkü kişiliğini ve bilincini resmi hegemonyadan kurtaramadı, kurtarabilecek bir örgütlülüğü yoktu ya da varsa bile mücadelenin içine girmeyi göze alamadı. Devlet dairesinde çalışan uzman da mesleğin toplumcu, insancıl, evrensel değerleri ile kişiliğini bütünleştiremedi, silik kaldı. Çünkü o da bulunduğu konum itibari ile hantal bürokratik devlet aygıtının çarkıyla bütünleşmişti. Hareket ve yaşam felsefesi bu çarkla uyumlu gidiyordu. Bilinci ve ruhu bağımsız düşünüp hareket edemeyecek kadar bu çarklara adapte olmuştu. Ve her geçen gün tükeniyor, durağanlaşıyor, hiçleşiyor, körleşiyor, bencilleşip basitleşiyordu. Belki kendisine göre koşullar bunu gerektiriyordu. Ondan istenen uyumu ve sıradanlığı, geleneği bozmamasıydı sadece. Bütünleştiği çark bunu gerektiriyordu. Sen bir memursun sadece. Düşünme, görme, duyma, sorgulama, eleştirme...sadece çarklara uy, adapte ol. Salla başını al maaşını, sat gitsin bu dünyanın anasını. Ve bak! Ne güzel! Hayat devam ediyor. Tık tık! Vah vah! İyi günler Türkiye!
Okul sıralarında kimi zaman sokak çocuklarından, kimi zaman özürlülerden, dağılmış ailelerden, sömürüden, işsizlikten, yoksulluktan, açlıktan, adaletsizlikten ve örgütlenme gerekliliğinden bahsedilirdi. Öğrenciliğin havasından olsa gerek çoğu zaman inançlı, ateşli, muhalif, sorgulayıcı tartışmalar olurdu, keskin çözüm önerileri ortaya dökülürdü. Beğenmediğimiz bürokratik, ticari kurum ve anlayışlar dolu dizgin eleştirilirdi. Ama mezun olunup da devlet aygıtıyla bütünleşince, eleştirenler eleştirilenlerin yerine geçti bu sefer. İdealist yaklaşımlar yitti, bu sefer havayı ağır ve boğucu bir inançsızlık, karamsarlık, bencillik ve samimiyetsizlik kokusu sardı. Pek çok kişi bir şeylerin değişmeyeceğinden, değiştirilemeyeceğinden dem vurarak bir hiçlik ve kötümserlik girdabına kapıldı. Eski ateşli ve inançlı günler, geriye mazi üzerine yazılmış melankolik şiirler ya da mısralarla yaşanmış bir macera ve toyluk olarak ele alındı. Ayrıca mesleğe yeni atılanlara da babacan nasihat ve öğütlerde bulunuldu, binevi balans ayarı yapıldı. “Biz de sizler gibi okul sıralarında ateşli idealistlerdik, ama gel gör ki memurluk başka bir şeye benzemez, öğrencilik gibi değildir, sizler de zamanla alışıp uyum sağlayacaksınız bu duruma”. Evet doğru, az buçuk birikimsiz ve bilinçsiz kişi bürokratik havayı solur solumaz teslim bayrağını çeker. Genelde bu paradoks durum devam edegelmiştir. Okulda idealist öğrenci; devlette bireyci, işini bilen, vurdum duymaz, sorumsuz, dedikoducu silik memur. Çoğu kişi bürokratik aygıtın yaydığı bireyci ve sorumsuz anlayıştan koruyamadı kendini ya da koruyabilecek yapılanmalar ve ortamlar oluşturamadı. Bilimsel çabalardan, sosyal, kültürel, sanatsal faaliyetlerden el etek çekildi. Kısacası yalnızlaşmanın ve hiçleşmenin yolu açıldı. Çoğumuz düzenin uslu, araştırmayan, sormayan, sorgulamayan, üretemeyen basit, renksiz silik memurlarından olduk. Önemli bir kısmımız da özellikle toplum çalışması adı altında esnaflarca çok iyi bilinen "kravatlı dilencilik”ten öteye gidemedi. Bir anlamda toplumun yoksul ve itilmiş kesimlerini dilendirmemek için çoğu zaman onlar adına kravatı boynumuza takıp “resmi dilencik” yaptık. Aslında bu ilginç ve bir o kadar da trajik-komik bir durum. “Resmi dilenciliğin mahrem tarihi” adı altında bir tez hazırlansa çok ilginç ve çarpıcı sonuçlar ortaya çıkar sanırım.
Çoğumuz için önemli olan bir iş sahibi olabilmekti sadece, sonra bir araba, yazlık vs...hep kendimizle sınırlı kaldık, toplumcu ve insancıl değerlerimizi bir kenara bıraktık. Yaşam felsefemiz, anlayışlarımız, zevklerimiz hep bireyci arzularla sınırlı kaldı. Küçük, değersiz, monoton, silik yaşamlarımızda kendimizi tükettik, duyarlılığımızı ve bu yöndeki doğal reflekslerimizi yitirdik. Azda olsa kendimizi bulabileceğimiz, toplumla ve gerçeklerle bütünleşebileceğimiz çalışmalardan, girişimlerden, yapılanmalardan kaçındık. Yüreğimizde gönüllülükten, idealistlikten eser kalmadı. Toplumla ve kendimizle yüzleşmekten korktuk ya da kaçtık. Bazen kimliğimizle yüzleşsek de ustaca manevralarla vicdanlarımızı tatmin edebildik. Okul sıralarında hocalarımızla tartıştığımız “insana ve topluma hizmet”, “insan haklarına ve demokratik ilkelere saygı”,”değişim ve dönüşüm” gibi konuları geriye dönüp baktığımızda hafif bir tebessümle, alayla anar olduk. Öğrencilikti deyip geçiştiririz. Gerçek kimliğimiz ve misyonumuzla yüzleşmekten hep kaçındık, utandık. Bu yüzden ne olduğumuzu, neyi temsil ettiğimizi ne biz anlatabildik ne de başkaları anlayabildi. Kurumlarda ya da alanlarda kimi zaman psikologlarla, kimi zaman doktorlarla, kimi zaman özel eğitimcilerle, çocuk eğiticileri ile kimi zaman da öğretmenlerle çatıştık. Habire kendimizi tanıtmaya çalıştık, sosyal hizmetler budur dedik, Sosyal Hizmetler Yüksekokulu var dedik, aile ile kimi zaman toplumla bireyle çalışırız dedik. Yöntemlerimiz, ilkelerimiz var dedik. Varoğlu var dedik ama ne biz gerçekten inandık bütün bunlara ne de çevremizdekiler. Varız ama kamuoyunda yeterince sesimizi duyuramıyoruz, bilimsel yayın ve araçlarımız yetersiz ve de en önemlisi mesleki bir örgütlenmemiz ve bu yönde oluşturulmuş bağımsız bir tavır ve kimliğimiz yok. Birçoğuna göre sosyal hizmet uzmanı her işi yapan konumunda. Sınırımızı, olanaklarımızı, sıkıntılarımızı, çerçevemizi anlatamadık kimseye. Sıradan vatandaş az buçuk; psikoloğun, doktorun, avukatın ya da öğretmenin ne yaptığını kafasında canlandırır da sosyal hizmet uzmanının ne yaptığını bilemez, çünkü şimdiye kadar hep Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu’nu duymuştur olsa olsa, ama sosyal hizmet uzmanını ya da uzmanlığını kavrayamıyor ki, çünkü sosyal hizmet uzmanları kendilerini tanıtamadılar, kamuoyu ile bütünleşemediler. Bütünleşememelerinin nedeni de örgütsüz, dağınık ve fonksiyonsuz kalmalarıdır. Kanımca, 17 Ağustos’tan sonra halk jeofizik mühendislerini sosyal hizmet uzmanlarından daha çok tanıdı. Çünkü, depremde SHÇEK vardı ama sosyal hizmet uzmanlarının seslerini duyurabilecekleri, kamuoyu ile bağımsız iletişime geçebilecekleri kanalları ya da örgütlülükleri yoktu. Depremle ilgili kaç tane sosyal hizmet uzmanının gazetelerde yazısı ya da medyada röportajı çıktı? Yok, çünkü uzmanların yerine, bağlı bulundukları bakanlık yetkilileri zaten onları temsilen açıklama yapıyor. “şu kadar çocuk yurtlara yerleştirildi, bu kadar gençlik merkezleri açıldı.” “şu kadar aileye inceleme yapıldı.” vb. Yerleştirme ya da inceleme işini doğrudan yapan uzman ya da ekip kadro ile görüşülmesi de gerekmez mi? Olur ama bürokratik gelenek buna müsait değil ve ayrıca uzmanların bağımsız görüş bildirebilecekleri bir dernek ya da odası yok. İşte sorunun can alıcı noktası burada. Aslında biz uzmanlar sorunlarımızı, serzenişlerimizi, düşüncelerimizi bireysel bazda çoğunlukla kendi aramızda tartışmaktan öteye gidemedik. Mesleki değer ve görüşlerimiz doğrultusunda kendimizi ortaya koyamadık, kendi içimizde sorun ve serzenişlerimizle baş başa kaldık, kendi kendimizle tartıştık, çoğu zaman da kendi kendimize çözümlerimizi kabul ettirmeye çalıştık, kendi kendimizi yedik. Çünkü bireysel hareket ediyoruz, doğrularımızı ortak bir çatı altında kamuoyuna aktaramıyoruz. Devlet aygıtının gölgesinde piyon rolünde vitrine oynuyoruz, silik kalıyoruz. Daha çok 657 ile anıldık. Ama sosyal hizmet uzmanı halen olamadık. Herkes memur olduğumuzu biliyor da sosyal hizmet uzmanı olduğumuzu bilmiyor. Ve halen sorular kulağıma geliyor “siz ne iş yaparsınız?” Şu an emirler ve görevlendirmeler doğrultusunda her işi yapar konumdayız doğrusu.
Günlerden bir gün gazetelere bakıyorum. 17 Ağustos Girişimi’nce kaleme alınmış “Uyuma Türkiye” adlı bir bildiri gözüme çarpıyor. O günü anmaya, kamuoyunu harekete geçirmeye yönelik masumâne bir bildiri. Bildiriye imza atmış mesleki ve sivil toplum kuruluşlarının adlarına bakıyorum. TTB(Türk Tabibler Birliği), TMMOB(Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği), Mülkiyeliler Birliği, Çağdaş Hukukçular Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Türk Psikologlar Derneği vs. vs...gözlerim doğal olarak sosyal hizmetlerle ilgili bir kavram arıyor ama yok. Ne bir vakıf, ne bir dernek, ne de bir oda var. Hem üzülüyorum hem de utanıyorum mesleğim adına, ilkelerim adına, toplum adına. Mesleki anlamda bir hiçlik ve kimliksizlik sıkıntısı sardı ruhumu.
17 Ağustos depreminde hekiminden mühendisine, çevrecisinden hukukçusuna, sivil toplum kuruluşlarına kadar her kesimden kurum ve kuruluş deprem bölgesine gittiler, kendilerince çeşitli açılardan yardım etmeye çalıştılar, araştırdılar, sorguladılar, tartıştılar. Kimi zaman bildiriler yayınladılar, basın açıklaması yaptılar. Medyada, yerel, ulusal dergi ve gazetelerde görüş bildirip yönlendirmelerde bulundular. Eksik ya da fazla önemli değil, asıl üzerinde durulması gereken husus, önce orada bulunması gereken ilgili kurum veya kişilerin olmamasıdır ya da örgütsüz, hazırlıksız kalmalarıdır. Oysa sosyal hizmetler gibi, diğer mesleklerden daha çok sosyal sorun ve yapılarla ilgili bir mesleğin böyle bir girişim ya da oluşum içinde bağımsız ve örgütlü yer edinememesi ve kamuoyunda hak ettiği yeri alamaması nasıl açıklanabilir? Olması gereken değil de ne oldu? Şu oldu ki; sosyal hizmetler orada sadece bürokratik ve hantal devlet aygıtıyla bir görüldü ve böyle de lanse edildi. Uzmanlar da bu çürümüş yapı içinde doğrudan işlevsiz ve silik kalmaya mahkûm oldular. Kimi zaman da orada burada bireysel girişim ve çabalarla kendilerini meslekleri ile birlikte ispatlamaya uğraştılar. Deprem sonrası çeşitli yerlerde ve çatılar altında görev yapan uzmanlar , kendilerince yorumda bulundular, yakındılar, serzenişte bulundular, farklı çözüm önerileri ortaya koydular ama bütün bunlar uzmanların kendi aralarında sönüp gitti. Seslerini duyuramadılar, çünkü hazırlıksızdılar daha da kötüsü birbirinden kopuk ve örgütsüzdüler. Bağımsız ve dinamik bir çatı altında olmaksızın yapılan eleştiri ve öneriler sönüp gidecektir, ses getiremeyecektir.
Sosyal hizmetler alanında bir mesleki örgütlenmenin oluşturulabilmesi için ilk olarak, uzmanların bürokratik, merkezci ve egemen resmi ideoloji ile aralarındaki bireyci ve kapitalist ilişkiyi bir ölçüde koparması gerekir. Aynı şartlar bu alandaki öğretim elemanları için de geçerlidir. Bu depremde bir kez daha görüldü ki sosyal devlet çökmüştür, insani toplumsal değer ve haklar saldırıya maruz kalmakta ve yok edilmek istenmektedir. Bütün bunların nedeni de en başta gelmiş geçmiş siyasal iktidarların mayasında bulunan emperyalist güdümlü neo-liberal yapılanmalar ve zihniyettir. Bu nedenle uzman, en azından ve en başta bağlı bulunduğu bürokratik aygıtın zihniyet ve niteliğinin bilincinde olmalıdır. Bundan sonra yapması gereken de mümkün olduğunca ruhunu ve bilincini bireyci, yoz ve liberal zihniyetten kurtarıp korumaktır. Bunun için de uzman; her alanda örgütlenmeli ve toplumsal, kültürel, sanatsal alanlarda çabalarda bulunmalıdır. Bilincini ve ruhunu bencil, yoz ve monoton anlayıştan kurtarmalıdır. Aksi takdirde mesleki örgütlenme çabaları en baştan hizipleşmelere, bireyci ve grupçu çıkar çatışmalarına, şantajlara, kırgınlıklara yol açacaktır.
Son olarak mesleğin etik ve ilkeleri ışığında dernek, vakıf, oda, birlik vb. yapılar altında toplanarak paylaşalım, üretelim ve güçlenelim. Bu hasretlik bizim. Buluşmak dileği ile hoşçakalın.

 

 



Editörler




Google
 

 


 


KURUMSAL VE BİREYSEL İŞ İLANLARI

 


 

SOSYAL MEDYA




 

 

Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye

sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.