Sosyal Hizmet Uzmanı Nadire MATER'İN Son kitabı Sokak Güzeldir 68'de ne oldu hakkında Siren İDEMEN yaptığı söyleşi

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

 


 

NADİRE MATER'LE "SOKAK GÜZELDİR" ÜZERİNE

Reddedişteki Özgürleşme

Sokak hem özgürlük, hem özgürlük arayışının adresi. Kadınların sokakları istemesi boşuna değil. Sokak kederlidir de. 1968'den başlayarak katledilen arkadaşlarımızı uğurlamak için de sokaklarda olduk, hâlâ da oluyoruz.

"68 hakkında söylenmedik ne kaldı?" diyenler yanılır. Hele bugünlerde, o en güzel yüz metreyi koşanlara yapılan maksatlı ve mesnetsiz saldırılar, suçlamalar, hakaretler doludizgin giderken söylenecek çok şey var. Nadire Mater'in "Sokak Güzeldir -68'de Ne Oldu" adlı kitabı '68'i, '68 kuşağının isimli, isimsiz kahramanlarının ağzından anlatıyor. Böyle bir belgeye çok ihtiyaç vardı. Üç kere "sağol" çekip Nadire Mater'e bağlanıyoruz.

'68 kuşağının solcu, devrimci kadınla­rının cinsiyetsizliği, fazla mazbut ve muhafazakâr oldukları, cinselliklerini yaşamadıkları/yaşayamadıkları eleşti­risinden nedense çok zevk alınır. "So­kak Güzeldir" yayınlandıktan sonra da bunun üzerine gidildi. Jülide Aral'ın kitapta anlattıklarından yola çıkarak Nur Çintay'ın '"68'de Kadınlık Halleri" başlıklı yazısı, Müjgan Halis'in Jülide Aral'la yaptığı "Benim '68'im mazbut ve cinsiyetsizdi" başlı­ğıyla yayınlanan söyleşi... Ne diyor­sun bu cinsiyetsizlik meselesine?

"Sokak Güzeldir"de '68'li kadınların anlatıları çok ilgi çekti. Sadece altı kadınla konuşmak bile zihin­leri bayağı kışkırttı. Oysa geçen yıl 40. yıl toplantıları düzenlenirken, haberleri yapılırken kadınlar pek akla gelmemiş­ti. Bu ilgiden umutlanmak istiyorum. Jülide'nin de söylediği gibi, "cinsiyetsizlik" gibi sorunlu durumların yaşandığı­nı o sıralar anlamaya ne donanımımız, ne bilincimiz yeterliydi. O dönem başka türlü yaşanamazdı diye düşünüyorum.

Bugünün koşullarından ve kavramla­rından bakmak değerlendirmeyi etki­liyor galiba. Mesela kürtajın Fransa'da 1975'te yasallaştığını unutuyoruz. Do­ğum kontrol hapı yine Fransa'da 1967'de serbest bırakılıyor; o da 21 yaş üstündekilere ve eczaneye kimliğini ibraz etmen şartıyla. Solcu/devrimci kadınlar diğer kadınlara, yani politi­kadan uzak duran ya da sağcı kadınla­ra kıyasla daha mı muhafazakâr ve cin­siyetsizdi?

Tabii toplumun ve kadının Türkiye ve dünya ölçeğindeki durumunu akılda tutarak döneme bakmak gerekiyor. An­kara'da kaldığım yurtta, Anadolu'nun çeşitli yerlerinden gelen kızlardık. Ey­lemlere katılanların sayısı yüzde 20 gi­biydi, diğerleri de bize sempati duyardı. Devrimci kızların daha muhafazakâr değil, göreli olarak daha "özgür" ve "kurtulmuş" olduğunu da söylemeli­yim. Bizler daha rahat flört ederdik, as­lında çok da flörtöz bir dönemdi '68. Ki­tapta konuşan kimi erkeklerin de kabul ettiği üzere '68'in "erkek" karakteri bas­kındı ama, sağ tümüyle erkekti. Solun kendi içindeki "muhafazakârlaşma" 1970 başlarında kendini hissettirmeye başladı. Bizim tartıştığımız solun/dev­rimcilerin kendi içindeki "muhafaza­kârlık", yoksa, '68'in kadınları o günün kadınlarına göre "ilerde"ydi.

Bu eleştiriye temel olan, çoğunlukla büyük şehirlerde üniversite ortamında o dönemi yaşayan, küçük burjuva aile­lerden gelen 18-25 yaş arası genç kadın­ların anıları. Genelde giyim kuşam ile flört meselesine dayandırılıyor eleştiri­ler. Fakat o dönemde o sınıftan kızlara biçilen cinsiyet rolüne uygun olan za­ten makyaj yapmaları, kadınsı giyin­meleri, "çıktıkları" bir çocuğun olması değil mi? Tersine, makyaj yapmayı reddetmek, erkeklerle beraber siyasal faaliyetin içinde olmak bu kadınlar açısından daha meydan okuyan, daha özgürleştirici bir tavır olarak düşünü­lemez mi?

Sorunu elbette "flört" ve "giyim-kuşam"a indirgeyemeyiz. Kadınlar karar mekanizmalarında yer almıyordu, sö­zünü söyle(ye)miyordu. Erkekler, kadı­nı "korunması gereken" olarak görü­yordu. Kadın, devrimci harekette daha çok lojistik güçtü. Geldiğimiz yer, oku­duğumuz okul, içinde yer aldığımız gruplara göre de kadının durumu farklılaşabiliyordu. Ben 1968'in ilk yarısını ODTÜ'de, ikinci yarısını Sosyal Hizmet­ler Akademisi'nde okudum. İki okul çok farklıydı. Akademi'ye her yıl yirmi kız, yirmi oğlan alınırdı, kızlar daha şe­hirliydi. ODTÜ'de ise kızların sayısı çok azdı. Makyaja karşı bir baskı hatırlamı­yorum. Yapan yapıyordu. Hayat daha çok sokaklarda, eylemlerle geçmeye başlaymca makyajı düşünecek zaman da kalmadı. Pratik giyiniyorsun... Kıya­fetin çok pratik olmak durumunda, mi­tinge gidiyorsun, saldırıyorlar, kaçman gerek... En uygun kıyafet pantolon, düz ayakkabı, hush puppy... Daha militan kızlar model oluşturmaya başlıyor, ba­kıyorsun, o makyaj yapmıyor, sen de yapmıyorsun. Dolayısıyla, giyimi kuşa­mı, hali tavrıyla "devrimci kadın", "devrimci erkek" tipi ortaya çıkmaya başladı. Dünyada da böyle. O zaman jean olmadığı için, hem ekonomik, hem de pratik diye kadifeye sığınmışız; kadi­fe ceket, kadife pantolon, erkeklerde parka, bizde daha çok kaban. Bütün bunlar bizim devrimci hayatımıza uyan kıyafetler. Bir eyleme gazeteci olarak iz­lemeye gittiğinde bile etekle çuvallıyor-sun. Annem makyaj yapmamı, biraz daha süslü olmamı isterdi. Mini etek, maksi palto modası vardı. O maksi pal­tolarla koşamazsın, haldır haldır otobüs yakalayamazsın. Sadece devrimciler için değil, öğrenci için de uygun değil. Annem çok imrenirdi, "bir maksi palton olamadı" derdi. Mini etek üstüne kaban daha pratikti. Anneler kızlarını daha şe­ker görmek istiyor tabii.

Kızların da "şeker" görünmeyi reddetmesi normal değil mi?

Filmlere, dergilere bakıyorsun, kadın­dan beklenen şık giyinsin, makyaj yap­sın... Kapitalizmin sunduğu bu modeli devrimci olarak reddediyorsun. Bu red­dedişte bir özgürleşme de vardı elbette. Ayrıca, bursla yaşıyorsan, istesen de pek şık olamıyorsun. Durumu daha iyi olan, arkadaşı alamadığı için ona uyma­ya çalışıyor. Örgütlerin, yani erkeklerin birkaç yıl içinde giyim kuşam, hal tavır konusunda norm belirleme çabalarım da ekleyelim. Kadınlar da kadınları uyarma konusunda hiç fena değildi.

Bugün, bütün kadınlar tektipti gibi gö­rülüyor. Kitapta Işık Alumur üç farklı tarzdan söz ediyor: "Mini etek giyen­ler, kadınsı kılığından hiç vazgeçme­yen, ama sonuna kadar da işin içinde kızlar vardı. Ben hep pantolon giyiyor­dum. Eteğim yoktu bile. Rüçhan da ara sıra etek giyiyor, makyaj yapıyor, saç­larını sarıyordu. Suna vardı, o da Rüç­han gibiydi. Makyajını yapardı, ama parka giyerdi."

Aslında, Işık bütün çeşitliliği çok güzel anlatıyor. Rüçhan (Manas) sınıf arkada­şımdı; içimizde en özenli giyinenimizdi, makyajını asla ihmal etmezdi. Rüçhan THKP-C içinde yer aldı, THKP-C'den yargılandı, sekiz-on yıl cezaevinde kal­dı. Sonunda sürgüne gitti ve sürgünde ölene kadar da makyaj yapmaya devam etti. Fotoğraflarına bakıyorum, öyle hoş ki... Aslında, dönem fotoğraflarında kimse paspal görünmüyor. THKP-C du­ruşmalarında Julide, Tülay Tat ne kadar şık, tatlı ve dik duruyorlar. Tabii örgütten örgüte, örgütteki faaliyet ala­nına, bulunduğun şehre göre de bunlar çok değişiyordu.

O zamanlar kadınlık üzerine konuşur muydunuz; bekâret, evlilik kurumu, aile gibi konular tartışılır mıydı?

Bekâretin çok "kıymetli" ve "kutsal" gö­rüldüğünü, tartışıldığını hatırlamıyo­rum. Evlilik öncesi ilişkinin yaygın olup olmadığını bilebilecek bir veri yok eli­mizde, ama bunun genel olarak bir problem olmadığını söyleyebiliriz. Evli­lik, aile, Engels'in "Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni" üzerinden tar­tışılıyordu, kendi hayatlarımız üzerin­den değildi galiba. Sinan Cemgil, Mahir Çayan evliydiler. Yani, evlilik bir "bur­juva kurumu"ydu, ama biz evlenirsek bildik evliliklerden farklı, dönüştürücü olacaktı. Böyle düşünüyorduk herhalde. Sevgililer arasında 12 Mart darbesi son­rası hapishane günlerinde ve sonrasın­da ayrılanlar da oldu. Bütün bunlar o kadar tartışılarak yaşanmadı. Buna pek vakit de yoktu.

'80'lerde Türkiye'de feminizmin geliş­mesi, önceki dönemde şu ya da bu dü­zeyde sol hareketin içinde yer alan ka­dınlar tarafından olmadı mı?

Sol gelenekten gelmemiş feminist pek tanımıyorum. 1968, ABD'de Miss Ame­rika Güzellik Yarışmasında "Kadın Kur­tuluşu", "Kadınlara Özgürlük" pankart­larının açıldığı, sütyenlerin, cımbızların yakıldığı yıldı. İkinci Dalga feminizm kıta Avrupasına gelmekte gecikmedi. Bize ulaşmasıysa 15 yıl aldı. Öncü femi­nist kadınlar, adlarını ilk YAZKO'nun çıkardığı Somut dergisinden 1983'te du­yurdular. O gün ve halen bugün kendi­ni "feminist" olarak adlandıran, kadın hareketi içinde yer alan kadınlar, şu ya da bu düzeyde sol hareket içinde yer alan kadınlardır. 1970'lerin ikinci yarı­sında kadın dernekleri kuruldu. Ben de Ankara Kadınlar Derneği'nde (AKD) çalışıyordum. Yeni yeni Simone de Beauvoir okumaya başlamışız, Clara Zetkin falan. Lenin'in "Kadınlar katılmak­sızın devrim olamaz" sözü önemliydi. Yani, kadın örgütlenmesi bir devrim meselesiydi. Dolayısıyla, AKD, Devrim­ci Yol içinde bir yapıydı. Yine de el yor­damıyla kadın için de bir şeyler yapma çabası vardı. Mesela, kreş talebini yük­seltmeye çalışıyoruz, gidip Millî Eğitim Bakanlığı'nı bastık. "Kadının çalıştığı ai­lenin kreş sorunu" diye kendimize göre ileri bir ifade kullanıyoruz. Problemli; ama bir arayış da söz konusu. 1980'den sonra, çok kadın cezaevine girdi, ama kadınların daha çoğu da cezaevi kapıla-rındaydı. Eşler içerdeyken, kadınlar feminizmle tanışmaya başlamıştı. Bu da erkeklerin ilk şaşkınlıklarından oldu.

'68'e dönersek, kadınların esas olarak, siyasete yön vermede, karar almada, si­yasî fikirlerin geliştirilmesinde geri planda kaldığını görüyoruz...

Evet, kadınlar bir-iki istisna dışında ka­rar mekanizmalarında, örgüt yönetimle­rinde yer almadılar, siyasete yön verme durumunda olamadılar. Bunu talep et­meyi akıl edemedik. Erkeklerin kadınla­rı davet etmesi de beklenemezdi. Temsiliyet diye bir bilincimiz de yoktu. Bugün bu bilinç hayli gelişti; sadece bilinç de değil, onca mücadele veriliyor bu nokta­da, gelinen yerse hâlâ acıklı. Sadece, Meclis'teki durum değil sorun. Solun kurduğu ya da yönetimlerinde yer aldı­ğı sendikalarda, meslek birliklerinde ka­dınların yönetime gelmesi bile hâlâ ha­ber değeri taşıyor. Panellerde yine ge­nelde erkekler fikir beyan ediyor. Mese­la, '68'de iki bin kişilik amfide forum ya­pılıyor, kadınlar çıkıp konuşamıyorlar­dı. Tabii ki, engelleme yoktu, ama ka­dınlar çekiniktiler. Erkekler doğal "hatip"lerdir; biri konuşur, arkadan diğeri çıkar, aynı şeyleri söyler, içinden "ma­dem aynı şeyleri söyleyecektin, niye çık­tın oraya" diye geçirirsin. Akademide sayımız az olduğu için, forumlarda biz kızlar konuşurduk. Kadınlar, dernekler­de, küçük grup toplantılarında konu­şurlardı tabii. Tartışmak da kolay değil­di. Erkeklerin daha çok bildiğini düşü­nüyorsun. Mesela, Siyasal'ın amfisinde Mahir Çayan uzun bir konuşma yapı­yor, hepimiz gözlerimizi ayırmadan, huşu içinde onu dinliyoruz.

Güzel konuşur muydu?

Çok güzel konuşurdu. Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun (FKF) Dev-Genç'e dö­nüştüğü 1969 kurul tayındaydı. Onu dinledikten sonra, "ben de kalkayım, bir şeyler söyleyeyim" diyemiyorsun; er­kekler için de geçerliydi bu. (gülüyor) Mahir Çayan konuşuyor, sonra onun karşıtları ya da eleştiren gruplar bazın­da itirazlar oluyordu. Bu arada Nadire Dönümcü'ye laf düşmezdi tabii. Ama kadınlardan da konuşan yok değildi, ODTÜ'den Seyhan Erdoğdu vardı, teorisyen olarak öndeydi, çok da güzel ko­nuşurdu. Türkiye İşçi Partisi'nin yöne­tim kademelerinde kadınlar vardı ve so­nuçta Behice Boran genel başkan oldu.

Bugün sola, '68 kuşağına getirilen eleş­tirilerin başında milliyetçilik geliyor; solcuların ittihatçı olduğuna varan bir eleştiri bu. Ne diyorsun milliyetçilik eleştirisine?

Son bir yılda bu eleştiri iyice yoğunlaştı, konunun fazla basitleştirilerek tartışıldı­ğını düşünüyorum. Bir kere, "68'liler toptan milliyetçiydi" ya da "68 milliyet­çi bir hareketti" diyenlerin herhalde kendileri bile dediklerine inanmıyorlar. 27 Mayıs sonrasındaki yeni anayasayla gelen göreli demokratik ortamda, esa­sında okumaya, öğrenmeye, anlamaya çalışıyorduk; önceki yıllara göre çok ki­tap yayınlanıyor, bir tartışma ortamı var. Ailelerimiz genellikle CHP'li, dola­yısıyla 27 Mayıs'a sempatik bir bakış var, o sıralar "27 Mayıs devrimi" deni­yor. Bütün dünyada olduğu gibi, yaşa­dığımız dünyaya itiraz ettik, "bu dünya başka türlü olabilir" dedik. Buna itiraz ederken de, kendimizi dünyalı olarak görüyorduk, çünkü devrimciydik, sos­yalisttik. Yanımızdaki arkadaşımızın kökenini bilmiyorduk, kendi kökenini de düşünmüyorsun. Alevi mi, Sünni mi, Kürt mü, Ermeni mi, Türk mü? Şimdi, köken bilmeme halinin esas olarak "Sünni"-"Türk" kökenliler için geçerli olduğunu düşünüyorum. Kökenleri farklı olanlar için pekâlâ da farklı sey­rettiğini görüyorum. '28 Kürt isyanını bilmiyorsun, 1915 felaketini bilmiyor­sun, özetle ülke tarihini daha yeni yeni öğrenmeye çalışıyorsun. Nihayetinde de 1968 yılında 19-20 yaşlarındasın. Ki­mi arkadaşlarımıza Doğulu deniyor, Kürt denemediği için böyle dendiğini düşünemiyorsun. İsmail Beşikçi'nin 1970'te yayınlanan "Doğu Anadolu'nun Düzeni" benim için çok önemliydi. "So­kak Güzeldir"de Hatice (Yaşar) bu ko­nuyu çok güzel anlatıyor. Dersim isya­nını öğrendiğimde, üniversiteyi bitir­miştim... '68'de milliyetçi olanlar faşist­lerdi. Millî Türk Talebe Birliği'nde (MTTB), Komünizmle Mücadele der­neklerinde devrimcilere saldıranlar son­ra iktidara geldiler, devrimciler ise yaşa­yabilmeyi başardılarsa, hapishanelere... Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başba­kan Tayyip Erdoğan MTTB'den geliyor. Tabii ki, '68'lilerden "milliyetçi" -bu­gün nedense ulusalcı denmesini tercih ediyorlar kendilerine-, "İslamcı" gibi kimliklerle uzlaşanlar var, ama kişilerin "milliyetçi" olmasıyla, toptan bir hare­ketin "milliyetçi" olması aynı şey değil.

O dönem, bağımsızlık savaşlarının, dekolonizasyon sürecinin yaşanması milliyetçiliğin bugünkünden farklı al­gılanmasına neden oluyordu. Milliyet­çiliği besleyen unsurlar nelerdi, nasıl bir anlam yükü vardı milliyetçiliğin?

Anti-emperyalizm ile milliyetçilik ara­sındaki çizgi çok ince, o çizgiyi çok ko­lay aşabilirsin; bugün de bunları yaşıyo­ruz zaten. Vietnam savaşı, bütün dün­yayı olduğu gibi, bizi de çok etkiledi. Afrika'daki ulusal kurtuluş mücadelele­rinden de çok etkilendik. O gün emper­yalizme karşı çıkarken kendimizi milli­yetçi bir yerde görmüyorduk. Ama geri­ye dönüp metinlere bakınca, milliyetçi kavramlar görürsün. Ama o kavramlara o zaman yüklenen anlamlar bugünküy­le aynı değil. O zamanki metinlerde ge­çen "Türk milleti", bugün Türk milleti demekten farklıydı.

O metinlerde "Türk milleti" denirken kastedilen Türk etnisitesinden olanlar mıydı, Türkiye'de yaşayan herkes "Türktür" anlamında mı?

Bence pek değil. Kredi ve Yurtlar Kurumu'nda oluşturulacak bir Öğrenci Tem­silciliği için kız yurdunda seçim yapıla­caktı. Solcular, sağcılar kampanya yapı­yor. Biz kampanyamıza başlamışız. "Temsilci seçimleriyle ilgili konuşmak isteyen birileri geldi" dendi. Ülkü Ocak­larından gelmişler. Konuşurken, "biz Türkler" dedi. Ben de "böyle dememek gerek" dedim, "İngilizce'de bile" dedim, nasıl tartışacağımı bilemiyorum, yermi­yorum, ancak oradan anlatmaya çalışı­yorum, "'where are you from?' denir, sen de Türkiye'den' diye cevap verirsin. Türkiye üzerinden kurmak gerekiyor". Benim bu "bilimsel" açıklamam karşı­sında tartışmayı uzatamadılar, (gülüyor)

Ama demek ki öyle bir rahatsızlık vardı. Kıbrıs mitingleri pek çok kişinin poli-tikleşmesinde rol oynamış görünüyor. Kıbrıs konusunda "sol"un toptan mil­liyetçi bir yaklaşımı olduğu düşünülü­yor genelde. Ama Ruhi Koç bu konuda şöyle diyor: "1970'de yayınladığımız Kıbrıs bildirisinde 'üslerden arınmış, tam bağımsız, iki toplumun eşit hak­larla kardeşçe yaşadığı demokratik fe­deratif Kıbrıs çözümdür' diyorduk. Mehmet Ali Talat'la Dimitris Hristofyas bunları konuşuyorlar." Aynı konu­da, şöyle bir anı da anlatıyor "Bir gün ODTÜ'lüler Dev-Genç'i bastılar, 'bu ne rezalet' diye bir bildiri getirmişler, Atilla (Sarp) yazmış, Kıbrıslıtürkler için 'soydaş' diyor. ODTÜ'lüler soruyor, 'Ne zamandan beri soydaş diyo­ruz' diye. Böyle bir hassasiyet vardı. Bildiriyi hemen toplattım."

Ruhi'nin verdiği örnek çok isabetli. O bildirinin dağıtılmadan geri çekilmesi, "soydaş" kelimesinin problem edilmesi o gün için çok önemli.

Mitinglerde Türk bayrağı taşınması ne anlam ifade ediyordu?

Türk bayraklarını ben aslında dönem fotoğraflarına bakarken daha çok fark ettim. Mitinglerden bayrak pek hatırla­mıyorum açıkçası. İlk başlarda, kimi mi­tinglerde Türk bayrakları vardı herhal­de; sonradan devam da etmedi. Anti-emperyalizmle bağlantısı tabii var. So­ğuk savaş dönemi; ABD, Sovyetler Birliği'yle ilgili istihbaratının yüzde 25'ini Türkiye'deki üs ve tesisleri yoluyla top­luyor. ABD, 1968'de Türkiye'yle ilgili imzaladığı 55 gizli anlaşmayla Diyarba­kır Pirinçlik üssü ve Karadeniz'den Sov­yetler Birliği'ni izliyor. İncirlik Üs­sü' nden havalanan U2 casus uçakları Orta Asya semalarına kadar gidebiliyordu. Türkiye NATO üyesi. 6. Filo sık sık Türkiye limanlarına uğruyor...

Türkiye '68'i derken, 20'li yaşlarının başlarındaki gençlerin esas olarak damgasını vurduğu yaklaşık beş yıl­dan söz ediyoruz. O dönem öldürülen­lerin en yaşlısı Sinan Cemgil, öldürül­düğünde 27 yaşında; Mahir Cayan 26, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Ulaş Bar­dakçı 25 yaşında, İbrahim Kaypakkaya 24, Hüseyin İnan 23 yaşında öldürülü­yor. Gençlerin o özgüveni bulmasını, böyle bir ağırlıklarının olmasını neye bağlıyorsun?

O dönem üniversitede okuyan öğrenci sayısı ciddi olarak artıyor. Dünyada da böyle. Kapitalizm için bu gerekli; eğitime "herkes için bir hak" olarak değil, kalkın­ma için bir "araç" olarak bakılıyor. Dola­yısıyla, teknik okullar, mühendislikler öne çıkıyor. Üniversite okumanın teşvik edildiği bir dönem. Üniversite eğitimi kitleselleşmeye başlayınca, sadece bü­yük şehirlerden değil, kasabalardan da üniversiteye giden öğrencilerin sayısı ar­tıyor. Daha üniversiteyi kazandığın anda mühim biri oluyorsun. Söke'den çıkaca­ğım, Ankara'da başımda annem babam olmadan yurtta kalacağım. Üniversiteyi kazandığına göre, her şeyi başarabilirsin, o denli güveniliyor sana. Ben liseye gi­derken, Söke'de lise dahi açılmamıştı. Üniversitede durmadan okuyorsun, sor­guluyorsun, itiraz ediyorsun. Ülkede ve dünyada olan bitenleri izliyorsun. Tatil­lerde memlekete döndüğünde, güveni­len, sözü kıymetli biri haüne geliyorsun. TİP ve Dev-Genç kanalıyla örgütlenme­ler kasabalara yayıldığında, tatillerde memleketlerine giden gençler politika­nın taşıyıcısı oldu. Üniversitede işgal ya­pıyorsun, bir dolu hak kazanıyorsun, dayanıştığın grevlerde işçiler kazanıyor, 6. Filo'ya karşı çıkıyorsun, sonunda Filo li­manlara uğramaz oluyor, emperyalizme karşı mücadele veriyorsun, ülkedeki ABD varlığı 30 binlerden 7 binlere ini­yor. Ve gençler öldürülüyor.

Selçuk Şahin Polat şöyle bir olay anla­tıyor: "Bir köyde kahvede konuşurken, birinin 'koş oğlum camiye, Dev-Gençliler gelmiş, imam anons yapsın da ak­şama ahali kahveye gelsin' demesi bi­zim için tam bir şoktu." Üniversite or­tamı dışında siyaset yaparken, toplu­mun diğer kesimleriyle ilişkide yadır­gandığınızı, zorlandığınızı, tepkiyle karşılandığınızı hatırlıyor musun?

Toplumda genel bir kabul vardı. "Sokak Güzeldir"deki anlatılarda özellikle Dev-Genç döneminde ülkenin pek çok yerin­den baş edilemeyen durumlarla karşı­laştıklarında "Dev-Genç gelsin" dendiği aktarılıyor. Yani yadırgama, tepki bir yana, davet söz konusu. Sosyal Hizmetler'de okurken, gecekondu mahalleleri­ne çok gidiyorduk, okulda "toplum ça­lışması" diye bir pratik program vardı, ki bu bizim için aynı zamanda politik bir faaliyet anlamına da geliyordu. Kahve­de erkekler toplanmış, "Aile Planlama­sı" çerçevesinde prezervatiften, doğum kontrol haplarından söz ediyoruz. Bizler yirmi olmuşuz olmamışız. Anlattıklarımız otuzlarında, kırklarında. Ne kadın olduğumuz için ne de çok genç olduğu­muz için herhangi bir tepki gördük.

Ertuğrul Kürkçü "1968'de devrimci ol­mamak ayıptı, iyilikle devrimcilik ay­nı şey gibiydi. Bir ahlâkî meziyet sayı­lırdı devrimci olmak, kamuoyu böyle şekillenmişti" diye anlatıyor. Devrim­ci olmak senin için ne ifade ediyordu?

Ertuğrul'un dediği doğru... Sorgula­mak, itiraz etmek, isyan etmek, değiştir­mek... Bu durumda ancak devrimci olu­yorsun.

Uzaktan sempati duymanın ötesinde, devrimci siyasete seni çeken ne oldu?

Siyasete, muhalif biri olarak daha ilko­kuldan girdim desem yeridir. Babam CHP'liydi, ben de doğal bir Demokrat Parti muhalifiydim. Lisede muhaliflik, dolayısıyla mücadele, okul yönetimi ve aileye yöneldi; üniversitede de önce okul yönetimine, sonrasında da daha büyük iktidarlara.

Kitabın adı "Sokak Güzeldir"; sokağa çıkmak nasıl bir duyguydu?

Şahane bir duygu. Sokak hem özgürlük, hem özgürlük arayışının adresi. Soka­ğın özgürlük anlamına geldiğini kadın olarak daha da iyi kavradım ve yaşa­dım. Kadınların sokakları istemesi bo­şuna değil. Sokak kederlidir de. 1968'den başlayarak katledilen arkadaş­larımızı uğurlamak için de sokaklarda olduk, hâlâ da oluyoruz.

Çok kitlesel bir sol varken, bugün sesi­ni duyurabilen bir solun olmamasını nasıl açıklıyorsun? Şili'de, Arjantin'de yaşananlar da Türkiye'dekinden hiç aşağı kalır değildi. Dolayısıyla, darbe­lerle, baskı rejimiyle açıklamaya çalış­mak yetmiyor...

Çok zor bir soru. Doğru, Şili'de, Arjan­tin'de yaşananlar Türkiye'den hiç aşağı kalır değildi, ama savaşa doğan çocuk­lar 25 yaşına geldi, asker ya da gerilla olup ölmeye yetiştiler ne acıdır ki... Ha­len askerî darbe anayasasıyla yönetili­yoruz. Askerî vesayet rejimi sürüyor. Genelkurmay Başkanı 35 generalle ba­sın toplantıları yapıyor. Ergenekon da­vası, JİTEM vs... Medya bir türlü militerlikten kurtulamıyor. "1915 Büyük Fe­laketi" için kişisel olarak bile özür dile­yenler hain ilan ediliyor. Halen ifade öz­gürlüğü, örgütlenme özgürlüğü için mücadele vermek zorundayız. Kürt so­runundan değil, açılımdan söz ediyo­ruz, ki bu bizi umutlandırıyor da. Küre­sel saldırı diyerek, ABD'nin Afganistan, Irak işgallerinden, saldırısından devam edebilirim. Böylesi bir ortamda solun sesini duyurmasının kolay olmadığını söyleyebilirim solu kollayaraktan. Yine de, dediğin gibi durumu açıklamış olmam. Bu soruya cevap veremiyorum aslında. En iyisi, hemen gazeteci konu­muma döneyim. "Sokak Güzeldir"in ar­ka kapak yazısından yardım alayım: "Bugünden bakıldığında '68'de olup bi­tenler bize esin ve güç verdiği kadar, ne­yin olmadığını, neyin hayal bile edile­mediğini, neyin yaşanmadığını da gös­teriyor. Henüz ne kadar çok şeyin de­nenmemiş olduğunu, ufkumuzda bizi ne kadar çok başlangıcın beklediğini gösteriyor."

Bugün kendini siyaseten nerede görü­yorsun?

"Siyaset" e atıldığım muhalif yerde; bu da sola düşüyor. İtirazlarım hiç tüken­miyor, çoğalıyor.

Geçen sene, bir dolu '68 kitabı çıktı, paneller, belgeseller, konferanslar, te­levizyon programlan düzenlendi... Se­ni bu kitabı yazmaya yönelten ne oldu, muradın neydi?

Varolanla yetinmeyen, dayatılan koşul­lara karşı çıkan, sonrasında da "1968" olarak sonraki birkaç kalkışma yılına da adını veren yılı isyancılarının ağzından, o günlerin dünya ve Türkiye ortamıyla birlikte bugünlere taşıma çabası. Kitaba ben 21 yıl önce başlamıştım (gülüyor), '68'in 20. yılında. O zaman, Ercan Arıklı'nın çıkardığı Söz gazetesindeyiz. Ercan bey bir Fransa yolculuğundan bir sürü '68 başlıklı gazete, dergiyle geri döndü. Güldal'la (Kızıldemir) birlikte bir '68 di­zisi yapmamızı istedi; "Holding patronu olmuş '68'liler bulun" dedi. Bizden bir isim listesi istedi. Yaptık, götürdük. Ye­rinden fırladı, "yapa yapa bu süfli listeyi mi yaptınız!" diye. Tartıştık. O tartışma­da öyle bir durum oluştu ki, biz istifa mı ettik, işten mi kovulduk anlayamadan iş­siz kaldık. Yine de işe giriştim, ama bite­medi. 2008, yine "'68 yılı" olunca, Metis'ten Müge'nin (Gürsoy Sökmen) de verdiği enerjiyle yeniden başladım. Bu­gün '68 bir romans olarak sunuluyor, is­yanın içi boşaltılıyor. Ya da bir "güzelle­me"; herkes Che seviyor, herkes '68'li... '68'e devrim diyen de var, isyan, ayak­lanma, itiraz diyen de. Tek bir yanıtı ol­mayan "68 neydi" sorusu halen sorul­maya devam ediyor. '68'de dünyanın çe­şitli parçalarında yaşananlara bakıldı­ğında sosyal, siyasal, toplumsal koşulla­ra karşı çıkma ortaklığından söz etmek mümkün, öte yandan homojen bir hare­ket vardı demek de kolay değil. '68'liler dünyanın farklı yerlerinde, kapitalizme, emperyalizme, faşizme, diktatörlüklere, otorite ve hiyerarşiye karşı çıktılar, ABD'nin Vietnam saldırısında Vietnam­lıların yanında yer aldılar. Çekoslovak­ya'ya Sovyet tankları girdiğinde de Sov­yet Bloku '68'lileri sokaklara döküldüler, reel sosyalizm de tartışılmaya başlandı. Üstelik kitapta da görüldüğü, görüleceği üzere, aynı ülkede bile tek bir '68'den söz etmek mümkün değil, herkesin '68'i farklı. Bu çalışmada, İstanbul, Ankara, İzmir ve Trabzon'da okuyanlar 1968'de ne oldu sorusunu işgaller, boykotlar, yü­rüyüşler, 6. Filo direnişleri, saldırılan ve bütün bir hayatı kendi yaşamları üzerin­den hatırlıyor, anlatıyor, ne kadar "enternasyonalist", ne kadar "milliyetçi", ne kadar "cuntacı" olduklarını tartışarak, bugün yaşananları '68'e bağlayarak yo­rumlama girişimlerine de bulundukları yerden bir "fotoğraf" sunuyor. Bu "fo­toğraf" hangi siyasî ortamda, hangi sar­kılan söylerken, hangi filmleri izlerken, hangi tiyatroların peşinde koşarken oluştu? Gençlerin uyanmasında yer aldığı işçiler, köylüler, öğretmenler, mühendis­ler ne yapıyordu bu kalkışma yıllarında? "Sokak Güzeldir"de 1968 yılının işgalle­rinde, boykotlarında, protestolarında öne çıkanlar konuşuyor. En başa döner­sek, kadınlar konuşuyor, bugüne bağla­yarak o günü değerlendiriyorlar. '"68" elbette 1968'in 365 günüyle başlayıp bit­memişti, dolayısıyla anlatımlar öncesi ve sonrasına gidip geliyor. Nasıl bir örgüt­lenme içindeydik? 12 Mart 1971 askerî darbesine kadar uzanan dönemde hangi örgütler vardı? Dünyada, genelde batı merkezli anlatılan 1968 ABD, Fransa, Al­manya gibi ülkeler dışında nasıl yaşan­mıştı konusundaki eklerle kitap oluştu. Yannotlara da değinmeden geçmeye­yim; anlatılarda sadece bugünün gençle­ri için değil, hepimiz için "bu neydi" de­dirten durumları mümkün olduğunca açmaya çalıştım. Semih'in (Sökmen) fo­toğraf eşliğinde, harika tasarımıyla sunduğu yannotlar da isteyenin baş-  vurabileceği ekler haline geldi. Artık 60'larında olan biz '68'liler için kitap bir hatırlama, ama esas olarak "68 efsanesi"yle büyüyen bugünün gençleri için bir "fotoğraf", bir kolaylık olsun istedim. (Sİ)
_____________________________________________________________

Fotoğraf: Muhsin Akgün
* * Nadire Mater, Sokak Güzeldir: 68'de Ne Oldu?, Metis, Haziran 2009, 401 sayfa, 25 TL

http://bianet.org/  YAYINLANMAKTADIR. 

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org