Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Sitemizin Yazarları

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

SOLAR ZAMAN SEVGİLİNİN DE GÖZLERİNDE…

bir güvercin konsa yanaklarına
izi kalmaz öpüşümün
bir gül açsa avuçlarında
bir yalnızlıktan ötekine kayarsın
öpsem öylesine dudaklarından
bir yangından
adını bilmediğim nice hüzünlere kaçarsın
nice ki ölürsün düşman kurşunuyla
isimsiz ayrılıklara kalırsın
dost sofralarında…

Sosyal Hizmet Uzmanı .Aziz ŞEKER
    
 Sitemiz Yazarı

Bir zulüm, sevgisizlik, kötülük dünyası, insanlar birbirini mutsuz etmek için yaşıyordu sanki, insan kendi soyunu katlediyordu, insan bu nedenle mutsuzdu… insanoğlu bu nedenle geleceksizdi… tüm bunları düşünürken dalıp gitmişti. Sel gibi bir yağmur gökyüzünden iniyordu. Karşı yamaçlar yağmurun yoğunluğundan görülmüyordu. Gökyüzünde bir yalım parçası ara ara hışım gibi inen yağmuru çalkalayıp uzaklarda bir yerlerde ateşe kesiyordu. Ateş masmavi bir renkte doğaya düşüp bitiyordu. Doğada başlayıp doğada siliniyordu. Biltekmil uçsuz bucaksız doğa yağmura vermişti varlığını. Yağmurda yıkanıyor, yağmurla sevişiyordu adeta. Doğadan yükselen iniltiler, çığlıklar bir türlü kesilmek bilmiyordu. Doğa bir şehvette geriliyordu. Doğanın başı zevkten dönüyordu. Doğa kuduruyordu…

İçinden bir sevinç türküsü yüreğini aşıp dışa taştı. Yayılıp yitti yağmurun içinde. Durgunlaştı. Ellerini ıslanmış saçlarında gezdirdikten sonra havaya kaldırdı. Nedensiz dua okumaya başladı. Bir eski zaman duasıydı dudaklarından dökülen; güneş diyordu, bağışla diyordu, yaptığımız kötülükleri yok say diyordu, ömrümüz, acımız sana yargılı diyordu, ağılarımızı al diyordu… Yüzünü bir buğu içinde ancak anımsayabildiği büyükannesinin yağmura, güneşe, yıldızlara tüm evrene dönerek keder ve sevinç içinde okuduğu bir duaydı bu. Kaybedilmiş zamanlar üzerine yakılmış bir ağıt destan duaydı. Ondan ağıtsal bir miras gibi kalmıştı. Onun kaybettiklerinden, bitmeyen hüzünlerinden…

Yağan yağmura niyaz etti. Dudaklarındaki kıpırtı durdu. Islanmıştı. Giyitlerinin ıslaklığı bedenini üşütüyordu. Üşüyordu… Üşüdükçe yüreğinde sıcacık bir şeyler dolaşıyor, eriyip bitiyordu. Tanımlanamaz birşeyler… Dergahına diz kırdığı bu dünyada bir an yaralı hissetti kendisini; insanların sevgisizliğinden olsa gerek tarifsiz bir keder düştü yüreğine, yandı tutuştu, ardından yüreğinde belli belirsiz bir sonsuzluk korkusu büyüdü. Korkuyla, ne aradığını bilmez bir duyguyla gölgelendi yüreği. Oysa korkuydu insanı insan yapan bir de sevgi… Her ikisiydi insanı güçsüz kılan.

Yaşadığı şehir sultanlarındı. Sayısız sultan gelip geçmişti şehirden. Tarih yazmak uğruna nice savaşlar yapılmıştı… Kılıcı keskin orduların kanından şehrin gözleri kör olmuştu. Şehir kör olmuştu bedeli tarih boyunca acı da olsa. Ondandır bu şehirde dilek tutulmazmış. Sevgi adına umut etmek boşunaymış. Öyle ki ermişlerin yüzü suyu hürmetine bile aldırmazmış şehir, kendisine sığınanı da teslim edermiş. Sevenin de sevgisiyle dalga geçermiş. Yok sayarmış sevgileri… Hani olur ya bir serçe bir çalıya sığınır, önce çalı sokarmış onu. Şehir de kendisine sığınanı, yargılandığı hiçte adil olmayan bir çarmıha sunarmış. Şehir aslında kendisine düşmanmış. Bundandır adı ölü bir şehre çıkmıştı. Bu nedenle bir türkü bile yakılmazmış bu şehrin yaşadıklarına… Şehir çaresizmiş!

Işıklandı birden yüreği. Deminden beri düşündükleri şeyler için üzüldü. Şehre üzüldü. Şehir için düşündüklerine… Mahcuptu, yönünü Tekke’ye döndü. İntiharlar Tekke’sine… Uzaklarda, karşıki tepede kutsal türbeyi görmese de birşeyler mırıldanmaya başladı. Gözlerinden birkaç damla yaş yanaklarından süzülüp indi. Yandı yanakları. Ağladı. Ölümlü bir dünyaya ağladı. Sonra elde edemediklerine, kaybettiklerine, umutlarına, umutlarından süzülüp giden hayal kırıklıklarına, geleceğine ve daha bir çok şeye. Ağladıkça yeni yarınlar kurdu kendisine…

Mutluluk bir su gibi gelmiyordu insanın ardından, insan kovaladığı düşlerine yeniliyordu, yaşayamadıklarına bazen adıyordu varlığını, eskilerde bıraktığı nedeni anlaşılmayan yenilgilerine hep bir özlem duyuyordu. Ama dünya aydınlık değildi ki!.. Umutlar, yorgun anılar, savrulan yarınlar, üşümüş sıcak ve uzak dostluklar, yıpranmış düşler, sevinçlerin sağanağından geçerken yüzü olmayan anları ganimet bilmeyen ömrün avlusunda zaman da daralıp gidiyordu. Bitiyordu. Zaman yenendi. Zaman hep ölümü kanıksıyordu. Her canlı ölüme koşar adımdı. Ölümdü tek galip! Ölümdü her insanın kabul ettiği tek gerçeklik.

Gün gelir ki, yaşamı bir örtü gibi sessizce çekip alırlar insanın üstünden. Toprak olur gider insan. Mezarında dertsiz rüzgârlar eser. Ağıtlar yakılır ardından. Kalanlarla dalga geçilircesine... Yaşamaktır dünyaya gelmenin kârı, yaşamaktır umudun diğer adı. Ve yaşadığımız dünyadır bizi yaşam sevinciyle sarıp sarmalayacak olan.

Büyük babasının anlattığı masalları anımsadı. Solup giden sılasız öyküleri. Yurtsuz bir dengbejdi büyük babası. Destanlar söyleyen, yaratan, gezerek görerek yaşayan. Yaşamı boyunca dört eş edinmişti yaşamına; Ermeni, Kürt, Çerkez, Yörük. Büyük annesini yukarı Toros köylerinden; bir Yörük obasından almıştı. İnce Memedin Toroslarından, hani o Hatçeyi seven, Hatçe doğumda ölünce Seyrana tutulan Hürü ananın eşkıya İncesinin gün yüzü görmemiş dağlarından…

Büyük babası Çakırcalı Efe’yi anlatırdı ona. Adı İngiliz ajanına çıkmış Çakırcalıyı… Hele Efe’nin mezarına varmadan Ege insanının, “Efem yol ver de geçek!” diye bir sevdayla bağırışını…

Çerkez eşinin ölümünü anlatışını destanlaştırışı ise çınlayıp dururdu kulaklarında. Vatanı dediği Kafkasyanın topraklarında gömülmeyi istemişti. O ise umutsuz bir sessizlik içinde dalından düşen bir yaprak gibi savrulmuş, ahuzar bir ağıt gibi göçüp gitmişti dünyadan. Vatanının topraklarına gömülmedi, vatan bildiği topraklarla sarıldı dünyadan süzülüp gidişi, gurbette öldü…

Yaşam acı veriyordu… Sevmek, terk edilmek, özlemek, unutmak… insana dair ne varsa acı veriyordu bir şekilde… En güzeli aşktan sonra ağlayabilmekti…

Adı sevgi olan ne varsa söküp atmalıyız içimizden, zor ama; belki daha az acı duyarız yaşadıklarımızdan… Sevgiyi hak edene vermek değil, ihanet etmeyene vermek gerekiyordu. Yaşanan her iyi ya da kötünün karşıtı sevgiydi. İnsan yaşamında kaç kez sevgiden nasiplenirdi ki!.. Yanıtını kestiremediğimiz bir soru. Ne diyordu büyük babası; seni seveni sev, önüne konan hayattır, son kez öğrenirsin yaşamı ama kaybetmiş olarak! Geç kalmak yaşamı hiçler bir başka şeyi değil… Sevgi yaşamla sınanan bir duygu. İnsanın var ettiği ancak insanın anlamsızlaştırdığı da bir duygu. İzi kalıcı ve haksızı kötüleyici. Ama insan şunun da farkında olmalı ki; insan bir başkasında ancak kendisini sevebiliyordu. Bir ötekini değil…

Her aşk kendi tükenişini yaşamalı, sevdikçe yanılan tek canlı insan da olsa. Yüzü yok aşkın! Bir nehirdir tükenen, bir denizin koynunda. Solar zaman da sevgilinin gözlerinde. Bazen nedenini bile bilmeyiz. Yargılamaktan başka… Sevgi de yitirir bağışlayıcılığını, anlamsızlaşır günün birinde aşka çıktığı sanılan her yol. Güçsüzleşir dalgalanan yel eteklerinde dağların, kaybedilen her sevda kalbe atılan bir hançer olur, büyüyen bir yara olarak maziye de kalan… Kimliğini kimse bilmez.

Her ömür bir aşka saklanır geriye hep yenilmiş başkalar, askıya alınmış yaşanmamışlıklar kalır…

Koşulsuz sevgiler dışında kalıcı sevgiler yoktu. Zaman da sormaz bazen sevgiyi, ayrılığı, ölümü…


Sivas Bahar 2006