Sosyal Hizmet Mesleği

Bilgiler
Yayınları
Araştırmalar
 


Sosyal Hizmet Alanları

Çocuk
Gençlik
Yaşlılık
Aile
Sosyal Sorunlar
Engeliler
Tıbbi Sosyal Hizmet


Kaynak Bilgiler

Bireysel Gelişim
Sosyoloji
Psikoloji
İnsan Hakları
İletişim Bilgisi

 

 

 

 

 
 



ANA SAYFA

SOSYAL ÇALIŞMA DİSİPLİNİ VE ARAŞTIRMA

İsmet Galip YOLCUOĞLU
Sosyal Hizmet Uzmanı
ismetgalip@gmail.com

 

21. yüzyılın ilk çeyreğini yaşadığımız dünyada, toplumsal yaşamda süregelen karmaşık sorunlar, insanın kendisinden ve toplumsal yapıdaki değişim sürecinden kaynaklanan sosyal sorunlar, bilimsel araştırmaya olan gereksinimi kat be kat artırmıştır. Sosyal çalışma da diğer sosyal bilimler gibi ortaya çıkan sosyal sorunları, kendine özgü bilimsel teknik ve yöntemlerle çözmeye soyunmuş olan uygulamalı bir çalışma alanı ve disiplindir.

Toplumsal yapının en küçük ve temel birimi olan insanların birbiriyle olan ilişkilerinin altında iletişim ve etkileşim yatmaktadır. Bireylerden yola çıkılarak, giderek sayıca artan ve daha karmaşıklaşan toplumsal sistemler olan; aile, okul, dernek, çeşitli meslek grupları, siyasal partiler, din ve kültür vb. toplumsal kurumların kendi içlerinde ve birbirileriyle olan etkileşimlerinde hep sorunlarla çözümler iç içedir.
Sosyal sorunların artması ve bunları çözmeyi misyon edinmiş sosyal çalışma vb. disiplinlerde daha çok araştırma yapılması gereksinimini ortaya çıkarmıştır. Araştırma yöntem ve tekniklerinin nasıl ve hangi kriterlere göre kullanılacağı, bilim dallarının neyi, nasıl ve neye göre araştıracağı “yöntembilim” (metodoloji) kavramında ifadesini bulmaktadır. Metodoloji, bilimsel çalışmaların, nasıl yapılacağını konu edinmiştir.

Toplumbilimlerin kapsamına giren konular insanlık tarihi ile başlar. Ancak, bunların bilim dalı olarak ele alınması olgular arasında değişmezlik, kesinlik kurulması, bir takım yasalara, genellemelere ve en önemlisi de kuramlara ulaşılması çok da kolay olmadığından toplumsal bilimlerdeki ve özellikle, sosyolojinin bir bilim dalı olarak gelişmeye başladığı, asıl gelişmelerin 19. yüzyılda meydana geldiğini söylemek olanaklıdır.

Grekçe de “loji” sözcüğü bilim karşılığında kullanılmakta olup psikoloji, filoloji, antropoloji sözcükleri birer bilim dalını belirtmektedir. Bilim, en geniş anlamıyla sistematik bilgi kümesidir. Görgül ve nesnel bir konusu olan, aralarında mantıksal ve olgusal ilişkilerin bulunduğu dizgeli bir bilgi birikimi ya da bilgiler bütünüdür (Aziz, 2008: 3).

Tarihsel gelişim içerisinde bilim dalı olma niteliği kazanan ilk bilim dalı matematiktir. Matematik bilimindeki kavramlar, somut gerçeklerden yoksun olan soyut önermelerden oluşmakta olup, yöntemi tümdengelim’dir. Genelden özele giderek, bilimsel sonuçlara varılır. Buna paralel ortaya çıkan mantık biliminde de “kıyas” yöntemi kullanılarak, öncül önermelerden yola çıkılarak bir takım çıkarımların doğruluğunun ve geçerliğinin koşulları ortaya konulmaya çalışılır. Bu dizgesel gelişmeler sürecinde ortaya çıkan “pozitif” (positive-olumlu) bilim, olguların gözlenmesi ile yeni genellemelere ulaşmak ve tümevarım yöntemiyle yeni çıkarımlarda bulunmak hedeflenir. Tek tek olgular ve olgular arasındaki ilişkiler incelenerek, genellemelere ve yeni çıkarımlara ulaşılma çabası öne çıkar.
Auguste Comte (1798-1857), toplumbilimin temelini atan Fransız düşünür olarak, toplumda iki düzen olduğunu savunmuştur. Bunlardan biri, “statik” yani toplumun tüm kurumları; ikincisi ise “dinamik” düzen olan toplumun gelişimidir. Ondan sonra, yine bir Fransız düşünür Emile Durkheim (1859-1917), fizik biliminin yöntemlerini sosyal bilimlere uygulayarak, “toplumsal olgu” (fenomen) kavramını ortaya atmış, bu kavramdan hareket ederek toplumsal ilişkileri açıklamaya çalışmıştır. Günümüzde de geçerli olan sosyal bilimlerdeki kavramlardan en önemlisi olan bu terime göre, bir toplumsal olgunun nedeninin başka bir toplumsal olgu olduğu gerçeğidir. Bir başka deyişle, toplumdaki olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi vardır. Sosyal bilimlerin konusu da var olan bu neden-sonuç ilişkilerini araştırmak ve açıklamaya çalışmaktır (Karasar, 1985).

Her bilimsel disiplin gibi sosyal çalışmanın da kendine özgü bir dili yani “jargon”u vardır. Jargon, sözcüğü Fransızca kökenli olup beli bir bilim dalında kullanılan, kendine özgü özellikleri olan kavram ve deyimleri kapsamaktadır. ‘Çocuğun yararı’, ‘çocuğun iyilik hali’, ‘ailenin iyilik hali’ ‘yaşam kalitesinin artırılması’, ‘bireyin gereksinimleri’ gibi kavramlar bu jargona örnekler olarak gösterilebilir.
Sosyal çalışma mesleğinin, belli bir amaca ulaşmak için tutulan düzenli yol, sistem ve usul olan, kendine özgü “yöntemleri”; müracaatçı sistemleri yararına olumlu sonuçlar elde etmek için kullandığı araçları olan “teknikleri” vardır. Mesleğin kullandığı teknik de, belli bir amaca kısmen, doğrudan ya da dolaylı olarak ulaşma amacı söz konusudur. Bütün bilimlerde araştırmaların temel kavramı olan “olgu”, yaşam boyunca doğrudan gözlemlenebilen ya da algılanabilen nesnel gerçeklikleridir.

Bir sonuca varabilmek için gerekli ilk bilgi olan “veriler”, henüz işlenmemiş kanıtlar olarak, sosyal çalışma alanında araştırmalar yapmak için gerekli olan, gözlenen, yazılan, kaydedilen her şeydir. Veri, anlam çıkarmada veya sonuca varmada kullanılan nicelikler, olaylar, kanıtlar veya sayı kümeleridir. “Olgusal veriler”, kişisel yargılardan bağımsız olarak vücut bulan, herkesin üzerinde anlaşabildiği türden gözlenebilir ölçütleri olan gerçeklerdir. İnsanın yaşı, cinsiyeti, eğitim durumu gibi gerçekler, olgusal verilere örnek olarak gösterilebilir. Olgusal veriler, nesnel sağlamlığı en yüksek kararların dayanağıdır. Öznel ve yoruma açık olan “yargısal veriler”, psikoloji, sosyal çalışma gibi alanlarda sıkça kullanılan örneklerdir. Söz gelimi; tutum, başarı, görüş, kişilik, yaşam niteliği gibi konular buna örnektir.
Ülkemizde son 30 yıldır çok hızlı bir toplumsal değişim yaşanmakta olup değişimi uyumlu hale getirme sorumluluğu olan sosyal çalışma disiplini bu girdabın çok uzağında kalmıştır. ‘Toplumsal değişme’, teknolojik gelişmelerden temellenen, insanlar arası ilişkilerin üretim, tüketim kalıpları, mülkiyet ilişkilerinin, değerlerin ve kuralların yeni anlamlar kazandığı, kültürel ögeleri de içine alan geniş bir sosyal yapı değişimi anlamına gelmektedir. Toplumsal değişme, toplumsal yapıyı oluşturan alt ve üst yapı değişkenleri arasında var olan etkileşim süreçleri sonucunda ortaya çıkmaktadır. Üniversiteler ve bilim dalları da bir kurumsal yapı olarak bu alt ve üst yapı değişkenlerinden etkilenen ve aynı zamanda onları etkileyen bir aktörler olarak, bu değişim sürecinin layık oldukları yerinde pozisyon almaktadırlar.

Türkiye’deki toplumsal yapı açısından konuyu değerlendirildiğinde; ülkemizde, binlerce yıllık tarımsal uygarlığın ekonomik faaliyet tarzından yeni oluşmakta olan, 1970'li yıllardan itibaren etkileri hissedilmeye başlanan endüstriyel toplum ve endüstriyel uygarlığın değerlerine göre hızlı bir değişim yaşanmaya başlanmıştır. 1970'li yıllarda başlayan sanayi yolunda ilerleme ve sanayi toplumu haline gelme hedefi, 1980'li yıllardan sonra bu hedefi ideoloji haline getiren politikaları ön plana çıkarmıştır. 1980 sonrası uygulamaya konulan liberal politikalar, aslında yapısal değişim açısından liberalizm ve piyasa ekonomisine geçiş dönemidir. Özellikle 1980’li yıllarda uygulanan, günümüzde de değişik boyutlarıyla sürdürülmeye çalışılan ekonomik ve sosyal politikalar var olan olumsuzlukları ve yoksulluğu daha da derinleştirmiştir. Kişi başına gelir düzeyinin düşük olduğu bir ekonomik yapıda, gelir dağılımının da bozuk olması yoksulluğun yaygınlaşması sorununu da beraberinde getirmiştir.

Ülkemizde son yıllarda; kamu sağlığı, sosyal hizmet, eğitim alanında bir takım gelişmeler yaşanmasına karşın, ülkemizin sosyal kayıtları, bireylerin yaşam kalitesi bakımından ne yazık ki halen bulutlu bir seyir izlemektedir. Yoksulluk önemli bir sorun olarak varlığını sürdürmekte, azımsanmayacak oranda nüfus grupları, aileler yoksulluk yükü altında ezilmektedir.

Genelci sosyal çalışma uygulaması 1960’lardan sonra geliştirilen çağdaş sosyal hizmet yaklaşımlarından en önemlisi olarak; ekolojik sistem teorisinin felsefesine uygun bir yaklaşımla, sosyal sorunlara mikro, mezo ve makro düzeyde müdahalelerle sorunların çözümlenebileceğini benimsemektedir. Bu bakımdan sosyal çalışma açısından, araştırma da sistematik ve çok kapsamlı bir bakışı, çok düzeyli müdahaleleri gerektirmektedir. Genelci sosyal çalışma uygulamasında en önemli unsur, agresif biçimde ‘araştırma’ yapmak; etkili süpervizyon uygulamalarıyla sosyal çalışma uygulama alanından örnek vaka vb. veri toplamak ve sonuçta, veri-temelli bilgilerle sosyal sorunların çözülebilir çerçevesini oluşturmaktır. Böyle bir yönelimin ülkemiz sosyal çalışma dünyasında bulunmadığını ve sadece biçimsel açıdan bir genelci uygulamadan söz edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü bilimsel tutum, biçimden ziyade öz’e odaklanan bir felsefeyi benimseyerek, yalnızca eleştirel ve objektif değerlendirmelere prim veren bir olgusallığı içermektedir.

Örgütlerde İnsanlar gibi, psiko-sosyal boyutu olan kültürel varlıklardır. Refleksleriyle ve etkinlikleriyle çevresini etkilediği gibi aynı zamanda içinde bulunduğu çevresel sistemlerden de etkilenir (Ashman ve Hull, 1999). Örgütsel davranış, biyolojik, psikolojik ve sosyal gelişimi, yaşadığı sosyal çevre içerisinde meydana gelen etkileşimlerin yönüne göre değişmektedir.

Türkiye’de sosyal çalışma disiplininin sorununu çözmeye yönelen bakış açısını oluşturabilmek için, öncelikle sorunu eleştirel ve bütüncül bir bakış açısı ile ayrıntılı bir şekilde ele almak gerekmektedir. Böyle bir bakış açısı ile yapılacak değerlendirme için, genelci sosyal hizmet yaklaşımının üzerine inşa olduğu ekolojik sistem kuramı uygun bir çerçeve sağlayacaktır. Birçok sosyal bilim dalında olduğu gibi sosyal çalışma disiplininde de sorunları ve nedenlerini daha iyi anlamak ve toplum yararına daha iyi müdahale planları oluşturmak için, uzun yıllardır Ekolojik Sistem Kuramının sunduğu çerçeveden yararlanılmaktadır. Ekolojik Sistem yaklaşımı ile sistemlerin bir yandan sınırları ve alt sistemleri ile ilişkileri açıklanabilirken, diğer yandan da sistemlerin diğer sistemlerle ve alt sistemlerle etkileşimleri analiz edilebilmekte; böylece, olayları bütüncül bir bakış açısı ile incelemenin ve açıklamanın olanaklı olduğu kabul edilmektedir (Baykara Acar ve Acar, 2003: 34). Bu yaklaşım, sosyal çalışmacının, basit gibi görünen bir sorunun ötesine bakmasına yardımcı olur ve bu süreçte, sorunların sistemin diğer parçalarıyla ilişkili olduğu görülür (Ashman ve Hull 1999: 11).

Sosyal çevre, yaşam koşulları, insan etkileşimleriyle örgütlerin ve kurumların etrafını kuşatır. Genelci sosyal hizmetin çevresi içinde kurum odağı, üniversitelerin çevresindeki diğer sistemlerle nasıl etkileşime girdiğini anlamak için çok önemli bir perspektif sağlar. Bu sistemler, diğer disiplinleri, toplumsal aktörleri, diğer bireyleri, yakın meslekleri, grupları, öğretim elemanlarını, öğrencileri, çalışma gruplarını, sosyal hizmet örgütlerini, politik birimleri, dini kurumları, eğitim kurumlarını içermektedir. Makro sistem, kurumları ve bireylerini etkileyerek bu yolla tüm toplumsal sisteme ve kurumsal sistemlere de etki etmektedir
Kurumsal gelişim ekolojisinde; gelişen örgüt organizmasıyla, ortaya çıkıp geliştiği çevre arasındaki etkileşim, öğrenciler, öğretim görevlileri, yakın çevreyi içeren mikrosistem; bölümün direkt rol oynamadığı ancak onun yaşantısını ve gelişimini etkileyen kitle iletişim araçları, çevre, sosyal servisler ve bütün bu sistemlerin kendi içindeki bağlantılarını sağlayan mezosistem; inanç, değer ve ideolojileri içeren makrosistem içerisinde üniversite ve disiplinlerin gelişimi olumlu ya da olumsuz yönde değişebilmektedir. Merkezde yer alan kurum açısından, ekosistemin bu farklı yüzleriyle, öğrenci-öğretim görevlileriyle birlikte uyum içerisinde çalıştığında sistemin dengede olduğu, eğitim kurumunun misyonunu yerine getirdiği, normal gelişimini sürdürdüğü söylenebilir. Bölümle ekosistem arasında uyumun olmaması halinde ise disiplinin gelişimsel dönemleri ve sağlıklı gelişimi, toplumu etkilemesi açısından çeşitli riskler söz konusu olabilmektedir.

Ekolojik sistem kuramının sunduğu yaklaşım açısından, ‘sosyal çalışma biliminin ülkemizdeki’ sorunlarını açıklayabilecek bir çerçeve, şu şekilde oluşturulabilir: ülkemizde var olan yükseköğrenimdeki sorunların uzantısı olana sosyal çalışma disiplininin sorunları, toplumsal değişme, sosyo-ekonomik değişmeler, göç, kentleşme, işsizlik ve yoksulluk gibi toplumsal değişmeye yol açan yapısal etmenlerle makro düzeyde politikanın ve bunların karşısında mesleğin ve bilim dalının durumu ve özelliklerinin (örgüt yapısı ve işlevleri vb.) etkileşiminin bir ürünüdür. Toplumsal değişme, göç, kentleşme, işsizlik, ve yoksulluk gibi faktörler hem bu disiplini etkilemekte hem de belli oranda onlardan etkilenmektedir. Bu disiplinin özelliklerinden bir bölümü politika açısından gerektiği ölçüde güçlendirilmemesi, toplumsal destekten ve talepten yoksun olma, bir bölümü de örgütsel işlevselliğini kaybetmesi, geniş sosyal çevre desteği ve diğer bilim dallarının desteğinden yoksul olması gibi değişkenlerdir.

TARTIŞMA VE SONUÇ

Bilim dalları ve disiplinler o alanda yapılan araştırma, kuram, model ve yaklaşım geliştirme; keşfetme-betimleme ve en önemlisi “ölçme” yoluyla gelişir. Bilim, olgular dünyasında tutunulabilecek kavramsallaştırmaları arama yolculuğudur.
Kant’ın deyişi ile kavramsız olgu kör ve olguya dayanmayan kavram boştur. Bilim, bu iki unsurun karşılıklı etkileşimlerini içeren uzun soluklu bir süreçtir. Bilim, düzenli, sistematik ve organize bir bilgi bütünü ve güçlü bir düşünme yöntemidir. Bilim felsefesi ise, konu ve amacına uygun olarak, eleştirel ve analitik bir düşünme çabasına dayanmaktadır. Günümüzden 300 yıl önce yaşayan Francis Bacon, “Bilgi, güç kaynağıdır” demiştir. İdeal olarak kapsamlı “toplum-temelli” sosyal çalışma araştırmalarının organize edilerek, bireylerin ve dolayısıyla toplumun iyilik halinin en üst seviyede desteklenmesi hedeflenmelidir.
Sanayileşme ve kentleşme ile yoğunlaşan sosyal sorunlara bir çare olarak ortaya çıkan sosyal çalışma bir disiplin ve uygulamalı bir meslektir. Ülkemizdeki tarihi (1965 yılından buyana) sadece 43 yıldır. Tomanbay (1999: 1)’ın belirttiği gibi;
“ülkemizde bu mesleğin yapılanması tamamlanmamıştır. Sosyal çalışma, ülkemize özgü toplumsal yapı, kültür, ekonomiye hükmeden politika ve tarihsel dönemin gereği olan sorunların oluşturduğu dörtlü değişkenin harmanında temel bir yapılanmaya kavuşmalıdır. Ancak, Türkiye’de bu tartışmalara henüz başlanamamış, bilimsel tartışmaların sonuca götüren doğası ve lezzeti ve sosyal çalışmacıları sarmalayamamıştır. Bunun nedenleri; tartışma yapacak ortam yaratılamamakta, buna altyapı oluşturacak kaynak birikimi yetersiz kalmaktadır. Tartışmayı alevlendirecek yayın yoktur. Mevcut yayınlara ilgi zayıf düzeydedir”.

Ayrıca, tartışmaya kaynaklık edecek uygulamalar yazılı hale getirilerek bilimin kullanımına sunulamamakta; akademisyenlerde uygulamadakilere bu yönde yol gösterecek ve süpervizyon sağlayacak fedakarlığı kendilerinde bulamamaktadırlar. Mesleği sırtlayanlar bu tartışmaları başlatacak ve sürükleyecek “meslektaşlık” becerisine ve bunun gerektirdiği sorumluluk ve rolleri sergilemeye ulaşamamışlardır. Oysa meslektaşlık, etik ilkelerin en başta gelen ögesidir.
Bütün bunlardan da öte ve aslında en önemlisi de İngiltere’deki üniversitelerde 100’den fazla “sosyal çalışma” bölümü ve 100 binden fazla sosyal çalışmacı var iken; aynı nüfusa sahip ülkemizde sadece birkaç bölüm ve sadece 1.500 sosyal çalışmacının bulunması gerçeğidir. Bu sonuca yol açan akademisyenler, politika yapıcılarının böylesine önemli bir çalışma alanını ihmal etmiş olmaları da başlı başına bir araştırma konusu oluşturmuyor mu?

Ekolojik sistem yaklaşımı, yaşayan her organizma gibi bir açık sistem olan ‘üniversiteler ve bölümlerin’ yaşadığı sorunların doğasıyla uyumlu bir çerçeve sağlamaktadır. Sosyal çalışma bölümü, bir sistem olarak diğer birçok sistemle ilişki ve sürekli etkileşim içerisindedirler. Bu ilişki sistematiği, okulun yakın çevresinden, yaşadığı sosyal çevreye topluma, yasalara ve uygulanan politikalara kadar uzanmaktadır. Bilindiği gibi toplumsal ve ekonomik politikalar, yaşanılan çevrenin kültürel değerleri ve örgütsel ilişkiler kurumun yaşamını şekillendirmekte ve sistemde meydana gelen herhangi bir değişim bir başka alt sistemi ve dolayısıyla sistemin bütününü etkilemektedir. Bu açıdan, sosyal politikalardaki değişimler, öğretim görevlilerinden bazılarının kaybı, kurumdan ayrılması, yer değişikliği gibi sistemde meydana gelebilecek her türlü değişiklik ve olumsuz durum kurumu da aynı şekilde etkileyecektir. Ekosistem perspektifinden bakıldığında, sosyal çalışma disiplininde yaşanan sorunlar, diğer birçok sosyal sorun gibi temelde, değişime ve yeni yaşam koşullarına ayak uyduramama sonucunda ortaya çıkmaktadır. Diğer bir deyişle denge içinde olmayı hedefleyen sistem, sürekliliğini korumaya, kriz durumuna adapte olmaya ve ayakta kalmaya çalışmakta, bunu başaramadığı zaman da dağılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır (Johnson, 1998: 11). Bu disiplinin misyonundaki toplumsal işlevsizliklerin ortaya çıkışı da bir sistemin yok oluşu ve bir anlamda yeni bir sistemin ortaya çıkışının işaretleri olarak değerlendirilebilir. Ülkenin, yurttaşların ve ailelerin gereksinimlerinin karşılanamaması, eğitim kurumu olarak sosyal çalışma bölümünün tutunamaması, değişen koşullara uyum sağlayamaması, kurumsal ilişkilerinde bozulmaların meydana gelmesi ve artan bu risklere karşın devletin eğitim ve sosyal politikalarının yetersiz kalışı ile sistemin dengesini bozulabilir. Bunun sonucunda, sosyal çalışma gibi yüklü misyonları olup da bunu taşıyamayan disiplinler ve bölümlerin işlevsiz halle gelecek kadar çözülmesi bir sistemin yok olması olarak betimlenebilir.

KAYNAKÇA

Acar, B. Yüksel ve Acar H. (2002). Sistem Kuramı- Ekolojik Sistem Kuramı ve Sosyal Hizmet: Temel Kavramlar ve Farklılıklar. Toplum ve Sosyal Hizmet Dergisi, H.Ü. SHYO Yayını, Cilt:13, Sayı 1, 2002:29-35.
Adams, R. (2003). Social Work And Empowerment. Third Edition, BASW, Practical Social Work.
Altunışık R., Coşkun, R., Bayraktaroğlu, S., Yıldırım, E. (2005). Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntemleri. SPSS Uygulamalı. Sakarya Üniversitesi, İİBF. Dördüncü Basım.
Ashman, Kirst K. ve Hull, G. H (1999). Understanding Generalist Practice. Chicago: Nelson Hall Publisher,
Aziz, Aysel. (2008). Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntem ve Teknikleri. Nobel Yayın Dağıtım Ltd. Şti, Mayıs, 2008 Ankara.
Balcı, A. (2006). Sosyal Bilimlerde Araştırma: Yöntem, Teknik ve İlkeler. Pegem A Yayınları, 6. Baskı, Ankara,
Barker, R. L. (2003). The Social Work Dictionary. Silver Spring, Md: NASW Press.
Buğra, A., Keyder, Ç. (Derleyenler). (2006). Sosyal Poitika Yazıları. İletişim Yayınları, Yayın No: 9.
Büyüköztürk, Şener. (2005). Sosyal Bilimler İçin Veri analizi El Kitabı. Pegem Yayıncılık, 5. Baskı, Temmuz, 2005 Ankara.
Cılga, İ. (2004). Bilim ve Meslek Olarak Türkiye’de Sosyal Hizmet. Ankara, H.Ü SHYO Yayını.
Creswell W. J. (1994). Research Design: Qalitative and Quantitative Approaches. Sage Publications.
Duyan, V. (2003). Sosyal Hizmetin İşlev ve Rolleri. Toplum ve Sosyal Hizmet, Ankara: H.Ü. Sosyal Hizmetler Yüksekokulu Yayını. 14(2):1-22.
Karasar, N. (1984). Bilimsel Araştırma Yöntemi. Hacettepe Taş Kitapçılık.
Kongar, E. Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği. Remzi Kitabevi, 1981.
Koray, M. (2000). Sosyal Politika. Ezgi Kitabevi, Bursa.
Sencer, M. ve Sencer, Y. (1978). Toplumsal Araştırmalarda Yöntembilim. Ankara: Todaie Yayınları, No:172.
SPSS Uygulamalı Çok Değişkenli İstatistik Teknikleri. (2008). Editör, Şeref Kalaycı. Asil Yayın Dağıtım Ltd. Şti, 3. Baskı, Ankara.
Yazıcıoğlu, Yahşi., Erdoğan, Samiye (2007). SPSS Uygulamalı Bilimsel Araştırma Yöntemleri. Detay Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara, 2007.

 

 



Editörler




Google
 

 


 


KURUMSAL VE BİREYSEL İŞ İLANLARI

 


 

SOSYAL MEDYA




 

 

Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye

sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.