Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 



SOSYAL ÇALIŞMA DİSİPLİNİ VE ARAŞTIRMA-1

İsmet Galip YOLCUOĞLU / Sitemiz Yazarı
  Sosyal Hizmet Uzmanı
ismetgalip@gmail.com


İkinci Bölüm


21. yüzyılın ilk çeyreğini yaşadığımız dünyada, toplumsal yaşamda süregelen karmaşık sorunlar, insanın kendisinden ve toplumsal yapıdaki değişim sürecinden kaynaklanan sosyal sorunlar, bilimsel araştırmaya olan gereksinimi kat be kat artırmıştır. Sosyal çalışma da diğer sosyal bilimler gibi ortaya çıkan sosyal sorunları, kendine özgü bilimsel teknik ve yöntemlerle çözmeye soyunmuş olan uygulamalı bir çalışma alanı ve disiplindir.

Toplumsal yapının en küçük ve temel birimi olan insanların birbiriyle olan ilişkilerinin altında iletişim ve etkileşim yatmaktadır. Bireylerden yola çıkılarak, giderek sayıca artan ve daha karmaşıklaşan toplumsal sistemler olan; aile, okul, dernek, çeşitli meslek grupları, siyasal partiler, din ve kültür vb. toplumsal kurumların kendi içlerinde ve birbirileriyle olan etkileşimlerinde hep sorunlarla çözümler iç içedir.
Sosyal sorunların artması ve bunları çözmeyi misyon edinmiş sosyal çalışma vb. disiplinlerde daha çok araştırma yapılması gereksinimini ortaya çıkarmıştır. Araştırma yöntem ve tekniklerinin nasıl ve hangi kriterlere göre kullanılacağı, bilim dallarının neyi, nasıl ve neye göre araştıracağı “yöntembilim” (metodoloji) kavramında ifadesini bulmaktadır. Metodoloji, bilimsel çalışmaların, nasıl yapılacağını konu edinmiştir.

Toplumbilimlerin kapsamına giren konular insanlık tarihi ile başlar. Ancak, bunların bilim dalı olarak ele alınması olgular arasında değişmezlik, kesinlik kurulması, bir takım yasalara, genellemelere ve en önemlisi de kuramlara ulaşılması çok da kolay olmadığından toplumsal bilimlerdeki ve özellikle, sosyolojinin bir bilim dalı olarak gelişmeye başladığı, asıl gelişmelerin 19. yüzyılda meydana geldiğini söylemek olanaklıdır.

Grekçe de “loji” sözcüğü bilim karşılığında kullanılmakta olup psikoloji, filoloji, antropoloji sözcükleri birer bilim dalını belirtmektedir. Bilim, en geniş anlamıyla sistematik bilgi kümesidir. Görgül ve nesnel bir konusu olan, aralarında mantıksal ve olgusal ilişkilerin bulunduğu dizgeli bir bilgi birikimi ya da bilgiler bütünüdür (Aziz, 2008: 3).

Tarihsel gelişim içerisinde bilim dalı olma niteliği kazanan ilk bilim dalı matematiktir. Matematik bilimindeki kavramlar, somut gerçeklerden yoksun olan soyut önermelerden oluşmakta olup, yöntemi tümdengelim’dir. Genelden özele giderek, bilimsel sonuçlara varılır. Buna paralel ortaya çıkan mantık biliminde de “kıyas” yöntemi kullanılarak, öncül önermelerden yola çıkılarak bir takım çıkarımların doğruluğunun ve geçerliğinin koşulları ortaya konulmaya çalışılır. Bu dizgesel gelişmeler sürecinde ortaya çıkan “pozitif” (positive-olumlu) bilim, olguların gözlenmesi ile yeni genellemelere ulaşmak ve tümevarım yöntemiyle yeni çıkarımlarda bulunmak hedeflenir. Tek tek olgular ve olgular arasındaki ilişkiler incelenerek, genellemelere ve yeni çıkarımlara ulaşılma çabası öne çıkar.
Auguste Comte (1798-1857), toplumbilimin temelini atan Fransız düşünür olarak, toplumda iki düzen olduğunu savunmuştur. Bunlardan biri, “statik” yani toplumun tüm kurumları; ikincisi ise “dinamik” düzen olan toplumun gelişimidir. Ondan sonra, yine bir Fransız düşünür Emile Durkheim (1859-1917), fizik biliminin yöntemlerini sosyal bilimlere uygulayarak, “toplumsal olgu” (fenomen) kavramını ortaya atmış, bu kavramdan hareket ederek toplumsal ilişkileri açıklamaya çalışmıştır. Günümüzde de geçerli olan sosyal bilimlerdeki kavramlardan en önemlisi olan bu terime göre, bir toplumsal olgunun nedeninin başka bir toplumsal olgu olduğu gerçeğidir. Bir başka deyişle, toplumdaki olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi vardır. Sosyal bilimlerin konusu da var olan bu neden-sonuç ilişkilerini araştırmak ve açıklamaya çalışmaktır (Karasar, 1985).

Her bilimsel disiplin gibi sosyal çalışmanın da kendine özgü bir dili yani “jargon”u vardır. Jargon, sözcüğü Fransızca kökenli olup beli bir bilim dalında kullanılan, kendine özgü özellikleri olan kavram ve deyimleri kapsamaktadır. ‘Çocuğun yararı’, ‘çocuğun iyilik hali’, ‘ailenin iyilik hali’ ‘yaşam kalitesinin artırılması’, ‘bireyin gereksinimleri’ gibi kavramlar bu jargona örnekler olarak gösterilebilir.
Sosyal çalışma mesleğinin, belli bir amaca ulaşmak için tutulan düzenli yol, sistem ve usul olan, kendine özgü “yöntemleri”; müracaatçı sistemleri yararına olumlu sonuçlar elde etmek için kullandığı araçları olan “teknikleri” vardır. Mesleğin kullandığı teknik de, belli bir amaca kısmen, doğrudan ya da dolaylı olarak ulaşma amacı söz konusudur. Bütün bilimlerde araştırmaların temel kavramı olan “olgu”, yaşam boyunca doğrudan gözlemlenebilen ya da algılanabilen nesnel gerçeklikleridir.

Bir sonuca varabilmek için gerekli ilk bilgi olan “veriler”, henüz işlenmemiş kanıtlar olarak, sosyal çalışma alanında araştırmalar yapmak için gerekli olan, gözlenen, yazılan, kaydedilen her şeydir. Veri, anlam çıkarmada veya sonuca varmada kullanılan nicelikler, olaylar, kanıtlar veya sayı kümeleridir. “Olgusal veriler”, kişisel yargılardan bağımsız olarak vücut bulan, herkesin üzerinde anlaşabildiği türden gözlenebilir ölçütleri olan gerçeklerdir. İnsanın yaşı, cinsiyeti, eğitim durumu gibi gerçekler, olgusal verilere örnek olarak gösterilebilir. Olgusal veriler, nesnel sağlamlığı en yüksek kararların dayanağıdır. Öznel ve yoruma açık olan “yargısal veriler”, psikoloji, sosyal çalışma gibi alanlarda sıkça kullanılan örneklerdir. Söz gelimi; tutum, başarı, görüş, kişilik, yaşam niteliği gibi konular buna örnektir.
Ülkemizde son 30 yıldır çok hızlı bir toplumsal değişim yaşanmakta olup değişimi uyumlu hale getirme sorumluluğu olan sosyal çalışma disiplini bu girdabın çok uzağında kalmıştır. ‘Toplumsal değişme’, teknolojik gelişmelerden temellenen, insanlar arası ilişkilerin üretim, tüketim kalıpları, mülkiyet ilişkilerinin, değerlerin ve kuralların yeni anlamlar kazandığı, kültürel ögeleri de içine alan geniş bir sosyal yapı değişimi anlamına gelmektedir. Toplumsal değişme, toplumsal yapıyı oluşturan alt ve üst yapı değişkenleri arasında var olan etkileşim süreçleri sonucunda ortaya çıkmaktadır. Üniversiteler ve bilim dalları da bir kurumsal yapı olarak bu alt ve üst yapı değişkenlerinden etkilenen ve aynı zamanda onları etkileyen bir aktörler olarak, bu değişim sürecinin layık oldukları yerinde pozisyon almaktadırlar.

Türkiye’deki toplumsal yapı açısından konuyu değerlendirildiğinde; ülkemizde, binlerce yıllık tarımsal uygarlığın ekonomik faaliyet tarzından yeni oluşmakta olan, 1970'li yıllardan itibaren etkileri hissedilmeye başlanan endüstriyel toplum ve endüstriyel uygarlığın değerlerine göre hızlı bir değişim yaşanmaya başlanmıştır. 1970'li yıllarda başlayan sanayi yolunda ilerleme ve sanayi toplumu haline gelme hedefi, 1980'li yıllardan sonra bu hedefi ideoloji haline getiren politikaları ön plana çıkarmıştır. 1980 sonrası uygulamaya konulan liberal politikalar, aslında yapısal değişim açısından liberalizm ve piyasa ekonomisine geçiş dönemidir. Özellikle 1980’li yıllarda uygulanan, günümüzde de değişik boyutlarıyla sürdürülmeye çalışılan ekonomik ve sosyal politikalar var olan olumsuzlukları ve yoksulluğu daha da derinleştirmiştir. Kişi başına gelir düzeyinin düşük olduğu bir ekonomik yapıda, gelir dağılımının da bozuk olması yoksulluğun yaygınlaşması sorununu da beraberinde getirmiştir.

Ülkemizde son yıllarda; kamu sağlığı, sosyal hizmet, eğitim alanında bir takım gelişmeler yaşanmasına karşın, ülkemizin sosyal kayıtları, bireylerin yaşam kalitesi bakımından ne yazık ki halen bulutlu bir seyir izlemektedir. Yoksulluk önemli bir sorun olarak varlığını sürdürmekte, azımsanmayacak oranda nüfus grupları, aileler yoksulluk yükü altında ezilmektedir.

Genelci sosyal çalışma uygulaması 1960’lardan sonra geliştirilen çağdaş sosyal hizmet yaklaşımlarından en önemlisi olarak; ekolojik sistem teorisinin felsefesine uygun bir yaklaşımla, sosyal sorunlara mikro, mezo ve makro düzeyde müdahalelerle sorunların çözümlenebileceğini benimsemektedir. Bu bakımdan sosyal çalışma açısından, araştırma da sistematik ve çok kapsamlı bir bakışı, çok düzeyli müdahaleleri gerektirmektedir. Genelci sosyal çalışma uygulamasında en önemli unsur, agresif biçimde ‘araştırma’ yapmak; etkili süpervizyon uygulamalarıyla sosyal çalışma uygulama alanından örnek vaka vb. veri toplamak ve sonuçta, veri-temelli bilgilerle sosyal sorunların çözülebilir çerçevesini oluşturmaktır. Böyle bir yönelimin ülkemiz sosyal çalışma dünyasında bulunmadığını ve sadece biçimsel açıdan bir genelci uygulamadan söz edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü bilimsel tutum, biçimden ziyade öz’e odaklanan bir felsefeyi benimseyerek, yalnızca eleştirel ve objektif değerlendirmelere prim veren bir olgusallığı içermektedir.

Örgütlerde İnsanlar gibi, psiko-sosyal boyutu olan kültürel varlıklardır. Refleksleriyle ve etkinlikleriyle çevresini etkilediği gibi aynı zamanda içinde bulunduğu çevresel sistemlerden de etkilenir (Ashman ve Hull, 1999). Örgütsel davranış, biyolojik, psikolojik ve sosyal gelişimi, yaşadığı sosyal çevre içerisinde meydana gelen etkileşimlerin yönüne göre değişmektedir.

Türkiye’de sosyal çalışma disiplininin sorununu çözmeye yönelen bakış açısını oluşturabilmek için, öncelikle sorunu eleştirel ve bütüncül bir bakış açısı ile ayrıntılı bir şekilde ele almak gerekmektedir. Böyle bir bakış açısı ile yapılacak değerlendirme için, genelci sosyal hizmet yaklaşımının üzerine inşa olduğu ekolojik sistem kuramı uygun bir çerçeve sağlayacaktır. Birçok sosyal bilim dalında olduğu gibi sosyal çalışma disiplininde de sorunları ve nedenlerini daha iyi anlamak ve toplum yararına daha iyi müdahale planları oluşturmak için, uzun yıllardır Ekolojik Sistem Kuramının sunduğu çerçeveden yararlanılmaktadır. Ekolojik Sistem yaklaşımı ile sistemlerin bir yandan sınırları ve alt sistemleri ile ilişkileri açıklanabilirken, diğer yandan da sistemlerin diğer sistemlerle ve alt sistemlerle etkileşimleri analiz edilebilmekte; böylece, olayları bütüncül bir bakış açısı ile incelemenin ve açıklamanın olanaklı olduğu kabul edilmektedir (Baykara Acar ve Acar, 2003: 34). Bu yaklaşım, sosyal çalışmacının, basit gibi görünen bir sorunun ötesine bakmasına yardımcı olur ve bu süreçte, sorunların sistemin diğer parçalarıyla ilişkili olduğu görülür (Ashman ve Hull 1999: 11).

Sosyal çevre, yaşam koşulları, insan etkileşimleriyle örgütlerin ve kurumların etrafını kuşatır. Genelci sosyal hizmetin çevresi içinde kurum odağı, üniversitelerin çevresindeki diğer sistemlerle nasıl etkileşime girdiğini anlamak için çok önemli bir perspektif sağlar. Bu sistemler, diğer disiplinleri, toplumsal aktörleri, diğer bireyleri, yakın meslekleri, grupları, öğretim elemanlarını, öğrencileri, çalışma gruplarını, sosyal hizmet örgütlerini, politik birimleri, dini kurumları, eğitim kurumlarını içermektedir. Makro sistem, kurumları ve bireylerini etkileyerek bu yolla tüm toplumsal sisteme ve kurumsal sistemlere de etki etmektedir. DEVAM EDİNİZ

 


               Bize Ulaşın

Google
 

 

 

UYARI! ©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.