Sosyal Hizmet Uzmanları Web Sitesi
  

SÖYLEŞİ 

Sosyal Çalışma ve Sosyal Politika Üzerine Bir Yüzleşme Denemesi

(Doç.Dr. Emrah AKBAŞ ile Bir Söyleşi/2015)

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Kültür/Sanat
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji

Meslek Elamanı Arayan Kurumlar ve İş Arayan Meslek Elamanları


Sitemiz Yazarları


 
“Hiçbir ıstırap çığlığı bir insanın çığlığından daha büyük olamaz... Ya da gene, hiçbir ıstırap tek bir insanın çekebileceği acılardan daha büyük olamaz... Bütün gezegen tek bir candan daha büyük bir acı çekemez…”
Ludwig Wittgenstein

Sosyal çalışmanın/sosyal hizmetin gerçekleri üzerinde akıl yürütmek yönünde bir amacımın olduğunu baştan belirtmek isterim. Sosyal çalışmanın varsa efsanelerini dinlemek hoşuma gider. Ne garip ki sosyal çalışma mesleği ve bilimi üzerinde Türkiye’de çok az yaprak kıpırdıyor. Bu durumu özetleyen anımsadığım bir cümle var; “doğru, bir şey yazmıyorum, ama sakladığım bir şey olduğundan değil…” diyordu Max Brod. Sosyal çalışma açısından saklanan bir şeyler yok ya da anlatacağı bir öyküsü mü yok? Bilinmez değil! Yargılıyorum anlamı da çıkmasın buradan. Sosyal çalışmanın Türkiye toplumsal gerçekliğine korespondansı doğru değerlendirilebiliyor mu? Evet, sosyal çalışmanın Türkiye’de bir tarihi var mı? Sosyal çalışmanın bir kimliği olduğu üzerinde neler söylenebilir? Sosyal çalışmanın sosyal teori ve sosyal sorunlarla ilişkisi ne boyutta? Soruların sayısı çoğaltılabilir. Bu minvalde Doç. Dr. Emrah AKBAŞ ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Düşünmeyi gelenek edinenlerin merakını çekeceğini söyleyebilirim. Gerçek, kaçsanız da peşinizi bırakmıyor. En iyisi yüzleşebilmek.

Aziz ŞEKER: Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
Emrah AKBAŞ: Evvela seninle söyleşmekten ne kadar mutlu olduğumu ifade etmek isterim. Varlığın çölde vaha gibi… Sosyal çalışmanın kuruyan dallarına can veriyorsun, biçare bedenine ruh üflüyorsun. Bunun için teşekkür etmeliyiz sana.
Bendeniz 1978’in Temmuz’unda Artvin’de dünyaya geldim. Fatsalıyım. Bunun devrimci ruhum üzerinde tesiri var mıdır bilmem! Ama bildiğim bir şey var, hayatımın hiçbir döneminde hiçbir muktedirin yanında saf tutmadım. Hayatımın uzunca bir dönemi İstanbul’da Suriçi’nde geçti. Ailem hala orada mukim. Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji tahsil ettim. Daha sonra yine aynı üniversitede tarih yüksek lisansına devam ederken içimde yanan sosyal çalışma ateşini körüklemek istedim ve kendimi Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu’nda buldum. Yüksek lisans ve doktoramı sosyal çalışma alanında tamamladım. 2013’ün Şubat’ından bu yana Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nde çalışıyorum. Son bir yıldır sosyal politika anabilim dalında görevliyim. Eşim Gamze ile bir buçuk yıldır evliyim.

Aziz ŞEKER: Türkiye’de sosyal çalışmanın önemli sorunları nelerdir? Sorunları belirleme yönünde yapılan araştırmalar var mı? Yeterli mi? Sosyal çalışmanın günümüzde doldurduğu yer itibarıyla tarihi ve kimliği açısından değerlendirme yapabilir misiniz?
Emrah AKBAŞ: Doğrusu ben Türkiye’de sosyal çalışmanın hiçbir zaman gerçekten mümkün olmadığını düşünüyorum. İşin kötüsü, sosyal çalışmacılar sosyal çalışmanın akıbetini hiç merak etmiyor gibi görünüyor! Sosyal çalışmacıların Türkiye’deki varoluş mücadelesi sanki sadece devlet kadrolarındaki yerlerinden ibaretmiş gibi… Hâlbuki sosyal çalışmanın en büyük meselesi yerli bir sosyal çalışmanın imkânı üzerine tefekkür ve tartışma olmalı. Ne kadar ironik ve hazindir ki, ülkemizde hala sosyal hizmet kuramı derslerinde John ve Mary vak’aları anlatılıyor! Başını kuma gömmüş bir sosyal çalışma camiası var karşımızda. Ülkedeki ciddi sorunlara, eşitsizliklere ve ayrımcılıklara gözünü kapamış bir camia!
Sosyal çalışmanın en büyük sorunu maalesef kendisi. Bakın ülkemizde sosyal çalışma müfredatına. Ne göreceksiniz? Muhayyel bir cemaat var sanki karşımızda. Bir hayal âleminde veya bir sosyal çalışma laboratuvarında gibiyiz. Gerçek sorunlar ve gerçek insanlardan arındırılmış bir eğitim ortamı… Kaldı ki, gerçek sorunlar ve gerçek insanlarla ilişkimizi kuracak teorik derinlikten de yoksunuz. Sosyal çalışma camiasında en sık duyduğum yakınmalardan biri “teori/okul ile saha arasındaki kopukluk”. Sanki hakikaten teori varmış gibi! Kimse farkında değil ama sosyal çalışma eğitiminin teorik temelleri gerçekten sağlam olsa böyle bir kopukluktan bahsedemeyeceğiz. Bugün hiçbir sosyal çalışma bölümünde Marksist literatürün adı yoktur örneğin. Sosyal sorunları nasıl anlayacağını sanıyor bu zevat? Sadece Marksist literatür mü? Steril ve seküler bir sosyal çalışma ortamında insanların inançlarını yok mu sayacaksınız? Ülkenin dini çeşitliliği ve özelde İslam antropolojik bir ilgiye de mi mazhar olmaz? Hâlbuki bizim bu topraklara yabancı olmayan sosyal çalışmacılar yetiştirmemiz gerekiyor. Bugün Avrupa’da “kültürel yetkinlik” çerçevesinde farklı kültürlere dair farkındalık ve donanım özel bir önem arzediyor. Bizim sosyal çalışmacılarımız Kürtçe “merhaba” dahi diyemiyor öyle değil mi? Bizim kafamızdaki müracaatçı seküler Sünni Türk bir erkekten başkası değil!
Sosyal çalışmanın tarihi ve kimliği açısından değerlendir, diyorsun. Sence sosyal çalışmanın bir tarihi var mı bu ülkede? Tarihsiz ve köksüz bir alandan bahsediyoruz. Sosyal çalışma müfredatlarında bir “sosyal çalışma tarihi” dersinin olmaması sadece bir ironi. Hakikatte böyle bir tarih zaten yok. Acaba modern anlamda sosyal hizmet sunumunun ülkemizde II. Abdülhamit’le çok yakın bir ilişkisi olduğu için olmasın! Türk modernleşmesini kaba bir Cumhuriyet öncesi ve sonrası ayrımı üzerinden anlayan kafanın illüzyonu olmasın bunun sebebi! Batılılar sosyal çalışma veya sosyal politika anlatılarına sanayi devrimiyle başlamıyorlar öyle değil mi? 1600’lerin başlarına değin gidiyorlar. Yoksullar Yasasından bahis sosyal çalışmanın modern bir disiplin olmasına halel getirmiyor da 1800’ler Osmanlısı mı halel getiriyor?
Uzatmayacağım. Sorun çok ama bana hangisi en öncelikli sorunumuz diye sorarsan, teori derim. Adı “sosyal hizmet kuramı” olan derslerde adı bile geçmeyen kuram derim. Hatta özelde sosyal çalışmayı kurtaracak olan şey sosyal teoridir derim. Bu ise ayrı bir söyleşinin konusu olacak kadar derin ve netameli bir konu.

Aziz ŞEKER: Toplumların sosyal-ekonomik sorunlarıyla yaşadığı biliniyor. Sosyal sorunlar sosyal çalışmayı ilgilendirdiği gibi sosyal politikanın da analiz alanına giriyor. Sosyal çalışmayı, sosyal politikayı ve sosyal sorunları kısaca tanımlar mısınız? Bu minvalde etkileşimli olarak sosyal çalışmanın ve sosyal politika olgusunun birbirleri açısından önemi üzerine neler söyleyebilirsiniz? Sosyal sorunlarla mücadelede ayrıca sosyal çalışma sosyal politikanın bir tekniği olarak görülebilir mi?

Emrah AKBAŞ: Sosyal çalışma gerçekte sosyal politikadan bağımsız olarak ele alınmamalı. Yani ontolojik bir bağ var bu ikisi arasında. Keşke ülkemizde bu kadar sosyal çalışma bölümü pıtrak gibi açacağına evvela en azından birkaç sosyal politika bölümü açılabilseydi. Sosyal çalışmayı rehbersiz bırakan şeylerden biri de bu. Benim için sosyal politika dar anlamda çalışma ilişkilerine dair bir alan değil. Sosyal politika artık tüm sosyal sorunları kapsayan ve bilhassa eşitsizlikler üzerinde yoğunlaşan bir alan. Sosyal çalışma ise bir bakıma sosyal politikanın oluşturduğu bağlamda sosyal ve beşeri bilimlerin hayata dokunduğu yer. Sosyal bilimlerin vicdanı bir bakıma…
Sosyal çalışmayı ülkemizde bunca hayalileştiren ve gerçeklerden koparan, onu salt mikro alana mahkûm eden de bu. Toplum örgütlenmesi sosyal çalışmanın neresinde? Sosyoloji denince herkesin aklına sosyal çalışmacı kadrosunda çalıştırılan sosyologlar geliyor! Ne kadar hazin… Sosyolojik bir bakış açısından yoksun bir sosyal çalışmanın bırakın tüm sosyal sorunları, örneğin ülkemizdeki Suriyelilere dair söyleyecek sözü olabilir mi?
Tabi bir de adı aile ve sosyal politikalar olan bir bakanlık var. Asıl facia bu! Adı var, kendi yok. Sanki bütün günahlarımızın üstünü örtsün diye var aile. Bu bakanlık da bir örtü gibi kullanıyor zaten. Kaba muhafazakâr bir aile tahayyülünün ötesine geçen tek bir sosyal politika önerisi yok. Sosyal çalışmacıların da zaten buna itirazı yok. Onların itirazı, daha fazla kadro bulamayışlarına…

Aziz ŞEKER: Sosyal çalışmanın sosyal sorunlarla uğraşısındaki becerikliliği-bilgisi refah toplumunun conditio sine quanon’uyken küreselleşme ile yeni sosyal politika arayışlarının da ön plana çıktığını görüyoruz. Biraz çelişkili bir durum ama yaşanan bu… Sosyal politikaya düşen görevi ele alırken, sosyal politikayı belirlemede sosyal çalışmanın rol ve sorumluluklarını açıklar mısınız? Sosyal çalışmanın odak noktası ile sosyal politikanınkinin örtüştüğü söylenebilir mi?
Gerçeğin de altını çizmekte yarar var; değerlerinden kaçan bir sosyal çalışma Türkiye’de sosyal politikaya ne verebilir? Sosyal çalışmanın zayıflığına ya da güçsüzlüğüne dikkat edildiğinde sosyal politikanın işlev alanını daraltmıyor mu? Özde, Adorno’nun ‘kendi içinde gerçek olmayan hiçbir sanat yapıtı toplum içinde gerçek olamaz’ sözünü sosyal çalışmaya uyarlarsak, eleştirel bir sosyal çalışmanın toplum içinde ‘gerçeklik’ ya da karşılık bulamayışı söz konusu olabilir mi? Sosyal çalışma yönünden yadsınan ne olabilir? Çünkü sosyal çalışma güçlenmediğinde sosyal politikanın bunaldığı gün gibi ortada… Sosyal çalışma nasıl bir stratejik yöntem izlemelidir?

Emrah AKBAŞ: Hâlihazırdaki yapısı itibariyle sosyal çalışmanın sosyal politikaya vereceği katkı psikolojinin vereceği katkıdan daha fazla değil. Ne derseniz deyin, sosyal politikanın gelişimi ezilenlerin huzursuzluğunun ve isyan ateşinin bir neticesidir. Şimdi sorulması gereken soru şudur: Sosyal çalışma ezilenlerin yanında saf tutan bir alan mıdır? Öyle olmadığı çok açık. Şu bir yığın saçma kategorik çalışma alanlarından bir vazgeçebilse ve tüm refah alanlarını ve tüm toplum kesimlerini içiçe geçirebilen baskı mekanizmalarını dosdoğru okuyabilse… Bunun için yine teoriye ihtiyaç duyuyoruz, yani soyutlama düzeyini artırmaya. Sosyal çalışmada her şey somut ve pratik. Ne kadar sıkıcı öyle değil mi? İnsan zihnine, entelektine ve yaratıcılığına darbeden başka bir şey değil bu! Diyeceğim o ki, sosyal çalışmanın sosyal politikaya katkı vermesinin ön koşulları; ezilenlerin yanında saf tutmak, sosyal teoriyle ve bilhassa felsefeyle köprüler inşa etmektir.

Aziz ŞEKER: Değer felsefi bağlamda sosyal çalışmanın toplumsal temsilini belirler; insani değerin mesleki uygulamada egemenliği sosyal çalışmanın bir hükmü olup olmadığı sorusuyla karşı karşıya bırakıyor bizleri. Aslında teori ile uygulama arasındaki uçurum buradan kaynaklanıyor. Sosyal çalışmanın toplumdaki eylem alanı kaybolabiliyor. Sizce daha çok akademik anlamda da sorgulanabilir ama genel olarak sosyal çalışma bilgisi toplumda talep ediliyor mu? Bir de, toplumda sosyal çalışma pratiği sosyal çalışmacılara yerleşik etik bir ‘sosyal çalışma düşüncesi’ kazandırmaya yetiyor mu?

Emrah AKBAŞ: Değer sosyal çalışmanın en netameli kavramlarından biri. Ben daha ötesine geçeceğim. Merhamet diyeceğim. Schopenhauer, bir davranış ancak ve ancak merhamet duygusu ile ortaya çıkmışsa ona ahlâkî bir değer atfedilebilir; bunun dışında başka güdü veya duygularla tetiklenen davranışların hiçbiri için ahlâkî olma olasılığı dahi söz konusu değildir, diyor. Sosyal çalışma “insan hakları”nı değil, “insan”ı merkeze koymalı. Belki o zaman şu kahredici mekanik duruşunu bir kenara bırakabilir. Profesyonellik sosyal çalışmanın en büyük tuzağı. Kimse endişe etmesin, bilimselliğine halel gelmez! Bilâkis, suigeneris bilgi ancak böyle inşa edilebilir. Dillere pelesenk olan bir laf var; sosyal çalışmanın bilgi, beceri ve değerleri. Hâlbuki ihtiyacımız olan şey sosyal çalışma düşüncesi. Böyle bir düşünce yok maalesef. Bir tür teknisyenlik var zira. Bilim merakla ve tahayyülle başlar. Bizimse hazır cevaplarımız var. Düşünmeye başlamalıyız. Her şeyden evvel başka türlü bir insan tasavvuru üzerine düşünmek zorundayız. Son bir söz; teori ile uygulama arasındaki kopukluğu aşmak için ihtiyaç duyduğumuz şey daha çok teori! Bir tür uygulama kılavuzluğu değil, gerçek anlamda teori…

Aziz ŞEKER: Küreselleşme ve postmoderniteyi iyi okuyabildi mi sosyal çalışma mahallesi? Nasıl etkilendi? Bu süreçte Batı’da olsun özellikle hangi yaklaşımlar ön planda tutuldu? Sosyal çalışma müdahalesi açısından Türkiye’deki durum ne? Örneğin teorik olarak Frankfurt Okulu’nun eleştirel kuramı sosyal çalışmaya yansıyabildi mi? Bu nedenle sosyal çalışmanın disiplin olarak bir sonundan söz edilebilir mi? Ya da daha çok bu durumu fonksiyonelliğindeki kayıpla nitelendirmek mümkün mü?

Emrah AKBAŞ: Postmodernizmle beraber sosyal çalışmanın miadını doldurduğuna dair tartışmalar var, ancak sosyal çalışmanın sonunu getirecek olan şey ifade ettiğin gibi gerçekte postmodernizmi iyi okuyamaması. Batı’da sosyal çalışmanın ciddi bir öz-eleştiri kültürü geliştirdiğini görüyoruz. Sosyal çalışmayı emperyalist olmakla suçlayanlar dahi var. Biz hala sosyal çalışmada modernist argümanları bir sabite olarak görme eğilimindeyiz. Bağlamdan ve özneden kopuk bir sosyal çalışma geleneği söz konusu. Batı’da postmodernizmin kalbinden neşet eden baskı-karşıtı, ayrımcılık karşıtı, ırkçılık karşıtı, tinsel, post-yapısalcı, hermenötik perspektiflerin bizde esamisi okunmuyor. Genelci yaklaşım diye ne idüğü belirsiz bir modelin egemenliği altındayız. Müracaatçının özne olmadığı yerde ne sosyal çalışmacının ne de sosyal çalışma akademisinin özne olması mümkün. Hâlbuki postmodernizm hayatlarımızı çepeçevre sarmış durumda. Sosyal çalışmanın etkinlik alanı böylece dönüşüyor. Sosyal çalışma ise bu dönüşümü okuyamadığı oranda yozlaşıyor, arkaikleşiyor, tükeniyor. Sosyal çalışmanın sosyal adalet idealini canlı tutabilmesi için hakikat, adalet ve estetik alanlarının muğlaklaşması ve çoğullaşması karşısında kendi ontolojik pozisyonunu eleştirel bir biçimde yeniden ele alması mecburiyeti var. Yanlış anlaşılmış, kaba bir pozitivizmle, izafileşen hakikat, adalet ve estetik tasavvurları karşısında söyleyecek sözünüz olmayacaktır.
Bugün Batı’da sosyal çalışma tartışmalarında dil, bağlam, öznellik, anlam ve kültürel yetkinlik kavramlarının başat bir yer tuttuğunu görüyoruz. Sosyal çalışma hayatta kalmak için en temel argümanlarını gözden geçiriyor. Bakın, yakınlarda küresel sosyal çalışma tanımına kimi eklemeler yapıldı. Bu tanımda öne çıkan yeni unsurlar, farklılık ve yerli bilgiydi. Bu o kadar çok şey söylüyor ki! Yakın zamanda çıkan kitabımda bu konuları detaylı bir biçimde ele almaya çalıştım. Burada okura söyleyebileceğim şey, sosyal çalışmaya dair okumalarına biraz ara vermeleri ve Frankfurt Okulundan başlayarak geride bıraktığımız asırda sosyal teorinin gelişimine dair okumalar yapmaları olacak. Sosyal çalışmayı sosyal teorinin tam da kalbinde yeniden konumlandırmadığınız sürece üzerinizdeki ölü toprağını atamayacaksınız.

Aziz ŞEKER: Batı’da bir ezgi var. Üçlünün ezgisi, yani; uncertainty, unsafety, insecurity toplumsal korumanın duvarlarını çökertiyor. Türkiye’de de derinleşen gelir dağılımı adaletsizliği sosyal çalışmanın konusu olan sosyal varlığın altını oyuyor. Birey mi yoksa toplum mu önde olmalıdır tartışması yapılıyor. Sosyal çalışmanın sosyal alandaki rolü ne tür tehditlerle yüzyüze?
Nasıl bir demokrasi?
İyi ya da sağlıklı bir toplum modeli?
Sosyal çalışmacılar sosyal refah alanlarında yeterince güçlüler mi? Değillerse ne yapılabilir?
Yurttaş mı tüketen bir robot mu? Alternatif toplum arayışı olmalı mı?

Emrah AKBAŞ: Sosyal çalışma ile demokratikleşme arasında bir tür zorunluluk ilişkisi var. Sosyal çalışmanın gelişimi demokratikleşmeye koşuttur ve aynı zamanda sosyal çalışmanın amacı demokratikleşme olmalıdır. Sosyal çalışma herkes için, tüm ezilenler ve dışlananlar için mücadele etmek zorunda. Gündelik siyasetin kategorik ve ayrımcı dilinden özgürleşmek ve baskıya karşı yeni bir dil inşa etmek lazım. Bir sosyal çalışma dili… Sadece gelir dağılımı adaletsizliği veya yoksulluk değil söz konusu olan. Tüm dışlananlardan bahsediyorum. Bunun önkoşulu müracaatçıyla ittifak kurmak. Son yıllarda Yunanistan’daki muhalif toplumsal hareketlerde şahane bazı manzaralarla karşılaştık. Sosyal çalışmacılar ve müracaatçılar birlikte yürüyordu. Biz hala derslerimizde Kürt meselesini dosdoğru konuşamıyoruz. 90’lı yıllardaki sokak çocukları patlamasıyla Diyarbakır’da yakılan köyler arasında bir ilinti kurmayan sosyal çalışma akademisinden ne bekliyorsunuz? Alevilerin talepleri sosyal çalışmanın neresinde? 28 Şubat sürecinde başörtülü öğrenciler derslerine giremeyince sosyal çalışma hocaları bunu umursadı mı? Veya bırakalım bunları, Türkiye’de bir engelli hareketi var mı? Feminist hareketin neresinde sosyal çalışma? Sosyal çalışmanın bir toplum modeli var mı?
Bu sorulara yanıt verebilmek için evvela sosyal çalışma müfredatını baştan ayağa yenilemek lazım! Öylesine boş ve yalan bir içerik var ki, sınıfta hiç kitap okumayan var mı diye sorduğumda parmaklar kalkabiliyor havaya. Her şeyin maddeler halinde sıralandığı hap bilgilere ve hazır reçetelere talim ediyor öğrenciler. Fanon’un Siyah Deri Beyaz Maske kitabını okumalarını istediğimde defalarca okuyup anlayamadığını söylüyor sınıfın yarıdan fazlası.
Sosyal çalışma bir idealizm meselesi. Bir iyi toplum tahayyülünüz olmak zorunda. Risk toplumu denilen bu güvensizlik ortamında ötekine karşı sorumluluk bilincini önemsemeliyiz. Kahrolası profesyonellik girdabından çıkıp merhameti ve şefkati öncelemeliyiz.

Aziz ŞEKER: Son olarak bir şey daha sormak istiyorum. 2014 yılında çıkan bir kitabınız vardı: Sosyal Çalışmada Çağdaş Eleştirel Perspektifler. Kitabınızda verdiğiniz mesajı kısaca paylaşır mısınız? Yine sosyal çalışmanın matbaasının geldiği düzey? Kitap basılması ihtiyaç olarak hissedilmiyor mu hâlâ? Sosyal çalışma literatürü hangi aşamada? Ne tür normlar engelleyici olabilir ki üretimin önünde?

Emrah AKBAŞ: Kitabım aslında bir tür sosyal çalışmada eleştirel düşünceye giriş mahiyeti taşıyor. Eteğimdeki taşları döktüm biraz. Üç farklı yaklaşımı ele aldım. Postmodernizm, baskı-karşıtı uygulama ve tinsel sosyal çalışma. İtiraf ederim, kapsamı bilerek sınırlı tuttum. Çünkü maalesef biliyorum ki, bizim camiada kitaba ilgi pek az. Yavaş yavaş, ısındıra ısındıra yazmak lazım! Sosyal çalışmayı yeniden düşünmeye bir çağrı sayılabilir bu kitap. Yıllar evvel Hacettepe’de lisans talebeleriyle birlikte kurduğumuz Alternatif Sosyal Hizmet Okulunda yaptığımız tartışmaların devamı niteliğindeki tartışmalar. Bu vesileyle alternatif okula destek veren tüm dostlarımı sevgiyle anıyorum.
Türkiye’de sosyal çalışma matbaasının hali içler acısı. Bu camia İlhan Tomanbay Hocanın hakkını nasıl öder bilemem! İlhan Hocanın gayretleriyle bugün sosyal çalışma yayınlarından söz edebiliyoruz. Sosyal çalışma literatürü ise henüz çok sınırlı. Özgün eserlere ihtiyacımız var. Şu derleme anlayışından, kopyala-yapıştır sahteciliğinden artık vazgeçmeliyiz. Kopyala-yapıştır yayınları öylesine egemen oldu ki, genç sosyal çalışmacılar bunu bilimsel dilin bir gereği olarak algılamaya başladılar. Özgün ve özgür tartışmalara henüz yer yok sosyal çalışmada. Üniversiteler hiçbir “tez”i olmayan kopyala-yapıştır tezlerle dolu. Literatürün handiyse klasikleşmiş veyahut “baba” kabilinden sayılan eserleri ise kötü birer çeviri ve derlemeden başka bir şey değil. Sosyal çalışma akademisinin bu sahteciliği sürdürmeye hakkı yok! Bir de Allah aşkına, birazcık da olsa roman ve şiir okumalı yazar dostlarımız. Kötü bir çeviri diline hapsolmuş berbat bir Türkçe!
Bu anlamda senin sosyal çalışma literatürüne katkın çok önemli. Sosyal çalışma öğrencileri o prospektüsleri okumasa da olur! Senin eserlerinde hem özgün tezler hem de lezzetli bir dil bulacaklar.

Aziz ŞEKER: Pek de masumane olacak ama Francis Bacon diyor ya, “yazarların yazarı zaman…” Yazdıklarımızı zamanın aydınlatması umuduyla teşekkürler…

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org