Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

SOSYAL ÇALIŞMANIN GERİCİ ODAKLARIYLA YÜZLEŞMEK VE TARİHSEL BİR ALINTI

Aziz ŞEKER/Sitemiz yazarı

Günümüzde sosyal çalışma mesleğinin ve aktörlerinin üzerinde ağır bir tahribat uğraşısı var. Bunu kavramlardan uzak duran sosyal çalışma öğrencileri, bunu alanda çalışan sosyal çalışmacıların birçoğunun uysallığı; derin ve maço sessizliği, sosyal aptallığı, mesleki bilinç yetersizliği, mesleğin felsefesine ters siyasal ve sosyal güç odakları, akademik duruşlarını bileyemeyen bireysel kaygılarının kurbanı olan arayıp bulamadığım akademisyenler, vb unsurlar belirledi. Tetikledi. Besledi… Bense bunlara aldırmadım desem, yalan olur ömrüm gibi…

Biz, ölmenin ve öldürmenin kutsandığı bir dünyanın, çığlığı dinmemiş solgun yüzlü çocuklarıydık. İnsanların ve dostların palalarla birbirlerini boğazladıkları bir yüzyılda hüzünden kaçıyorduk. İntihar eden şairlerden korkuyor, kendi yanılsamalarımızın avlusunda bir ağıt gibi ığranıyorduk. Acının sunağında kederlerimizi kurban edip, yok olası düşlerimizle yaşıyorduk. Zamanın bile sağaltamadığı yaralarımızla, kendi çıkmazlarımızdan kaçıyor dünyayı değiştirmeye çalışıyorduk. Başaramıyorduk. Dünyanın kulakları sağırdı. Dünya bize aldırmıyordu. Dünya bize sevgisizdi. Kendimizi aldatmaktan çapkınca bir gurur duyuyorduk. Gelmeyen yalnızca Godot değildi, umut da çıkıp gitmişti soframızdan, sevgi de, aşk da…

Biz mülteci kılınmış bir mesleğin mutsuz çocuklarıydık. Kırılganlığa sığınıyor, savrulan yıllarımızdan ders çıkaramıyorduk. Oysa zamanımız kalmamıştı. Biz ise gerçeği göremeyecek kadar kendi dünyamızda büyüsü yitirilmiş masallarla kanıyorduk, yeni günlere saçılmak için…

Dünya eşitsizdi. Dünyayı insan eşitsiz kılmıştı. Cebimizde olan değer kadar “yaşama hakkımız” vardı. Yeryüzüne cehennemi indirmiş olan büyüklerimize çoğu zaman saygı da kusur bile etmiyorduk.

Biz kendi bedeniyle cüzzamlı ilişki kurabilen bir mesleğin file bekçileriydik. Değişim bizden sorulurdu, ne ki, bizleri değiştiriyorlardı. Biz inatla değişmediğimizi haykırsak da, köreliyorduk. Köreltiliyorduk. Çürüyorduk. Yüzleşmek yoktu çıkınımızda! Ayrıldığımız bir sevgiliden kaçar gibi, sözcüklerimizden, yaşamımızdan kaçıyorduk…

Yoksa biz misyoner ruhlu bir mesleğin çocukları mıydık? Ya da Vatanımızın gül kokan sabahları mıydık? Ötekilerin gözleriyle bakmak için aldığımız eğitimi reddetsek de çoğu zaman... Kendi mezarlarımızın bekçiliğini mi yapıyorduk? Yeter ki akıllı sansınlar, bir sosyal aptal olmaktan yeğdir bu! Sosyal çalışma insanlığı çağrıştırıyordu, biz ise insanlıktan kaçıyorduk. Dünya bir soytarılar sahnesiydi; bizse oyuncu idik. Hep haksızlık yapılan haklılar olduğumuzu büyüklerimiz, kulaklarımıza gerçekleşecek bir kehanet gibi mırıldanmıştı.

Kör insan gözlerinin açılacağı bir günü bekler, sakat bir gün yürümeyi, kadın doğurmayı, yaşlı yaşam ışığından mahrum kalmayı istemez, kazanan kaybetmek, bey beyliğinden düşmek istemez, şair şiirden kaçtığında şiir çoktan bir başka masada kadeh kaldırmaktadır…

Kendisini bilmeyen, kendisiyle hesaplaşmayan, kendisiyle dürüst bir ilişki kuramayan insan kadar tehlikeli bir varlık yoktur şu yeryüzünde! Tutkuları adına insan öldüren katillerdir bu insanlar. Karanlığın beyinleridir bunlar. Terörün idarecisi, korkuların üreticisidirler bunlar. Kötü hayatlar için konuşacak, kavramları karıştıracak kadar ve sosyal “intiharları” günah sayacak kadar yetiştirilmiş büyüklerimizin bizi yalnızlaştıran elleriyle okullarımızdan mezun olmuştuk… Ellerimiz yoksuldu.

Sosyal erdem ve sosyal mutluluk adına; “sosyal çalışmacı” olmuştuk. Bir şey olmayı birçoğumuz ilk defa belki de bu şekilde başarmıştık. Artık bizim de bir şarkımız vardı! Yaşam uygulanabilir bir şiirdi ve biz bu şiirin kürek çeken sosyal eylemcileri olmuştuk. Sonrası var olmanın ikiyüzlülüğüyle çarpışmış, bizse kaygı ve korku ile atıldığımız dünyadan, boğulmak istemeyen bir acemi yüzücünün arkasından gelen katil balıkları göremeyecek kadar bir kıyıya ulaştığımızı sanmıştık. Dünya kötüydü; bizse iyi olmayı başaramamıştık. Artık açılımlarımız, açıklamalarımız yoktu, güldeki kokuyu alamayacak kadar düşsel bir “sevgi” ile geçinmeyi teselli kılmıştık biricik ömrümüze. Ömrümüz yaşamdan kaçandı…
Toplumun kurbanlarıyla, kimilerinin dediği; “toplumsal artıklarla”, ıskartaya çıkarılmış geçer bir karnesi bile olmayan insanlar için eğitim almıştık, şimdiyse kaçıyorduk onlardan. Bir süper ego hastalığına yenilmiş, bulut bulut sıyrılıp gidiyorduk gözyaşının üstünden… Melankolik bir intiharın pençesinde mesleğimizin bizden beklentisini karşılamayacak kadar “dindar” kılınmıştık artık yaşama. Yaşam bizleri fark etmese de oyundan atıldığımıza aldırmıyorduk. Felek zalimdi bizim için!

Biz sosyal çalışma kültü yoktu, geliştirilememişti. Bizse sosyal emirler arıyorduk! Kimine göre sosyal yığınları uyutma sosyal işinden başka bir şey yapamazdık. Zamanı gelince dünyadan giden insanlara “yurttaşlığı” kovalayarak sosyal para dağıtma işi de bize kalmıştı. Nefesimiz haktı. Nefesimiz batık bir bahardı. Biz artık ufak işlerin az mutluluk duyan mesleğini elem zanneden kandil ışığı olmuştuk. Altımızdaki koyu karanlık bizi oyuyordu. Biz yaşamın nebbaşları olmuştuk! Sosyal iniltileri gözetliyor, sosyal bir cenneti düşlemenin büyüsünden kaçıyorduk.

İntihar edenlerin cenaze “merasimleri” yapılmazdı. Sosyal intiharın kıydığı insanların cenaze merasimlerinden bizler sorumlu kılınmıştık. Bir sosyal işimiz vardı ne güzel! Bir de gülümseyen yüzümüz.


Sisypos söyleminin uygarlığa düşmüş taşıyıcılarıydık. Kimimiz sosyal aptallığı iş edinmekten bıkmasa da! Sosyal hırsızlardan geçilmiyordu çevremiz. Kim ne çalarsa onunla kimlik buluyor, onunla övünüyordu. Biz bu insanlık komedyasının hakemleriydik. Ama düdük çalacak becerimiz yoktu. Belki de bir düdüğümüz.

Sosyal çalışmacıyım (çoğu zaman çeviri hatasına, naklen atanan sosyal hizmet uzmanı kavramı da bunu karşılıyordu) demekle, sosyal çalışmayı yaşamak farklı şeylerdi. Bileklerinin kanından romanlar yazan bizler değil miydik yoksa?

Sanat gibi bir şeydi sosyal çalışma, Türkiye’de 1961 yılında doğmuş olan. Başkalarının düşünceleriyle hatırı sorulan, saygınlığını başkalarının gözlerine borçlu olacak kadar kendisine ait olmayan ve ilkyaz mevsimlerine âşık olacak kadar çocuktu sosyal çalışma…

Sosyal çalışmanın kökeni nerdeydi? Hıristiyanlıkta mı? İslam’da mı? Kapitalizmde mi? İnsanın yüreğin de mi? Yanıtlanması kolay soruların altında kalmaktan değil, kendi romanımızı yazmaktan korkuyorduk. Biz düşlerini kendi yüreğiyle mağlup eden bir mesleğin çocuklarıydık! Sosyal tedirginliklerin, tedirgin mesleğiydik.

Mesleğimizden vazgeçmemiz gerektiği konusunda toplum değiştirilmişti, biz ise değişmediğimizi bir ağıt gibi dillendiriyorduk…

Ne kadar yüzleşebilmiştik. Yarın tarih yakıcı soluğunu yüzüme üflediğinde görecektik bunu…

Yorumbilimci Emre Kongar’ın Demokrasimizle Yüzleşmek isimli kitabını okuyordum. Kitabın sayfası 200’ü az biraz geçmişken durdum. Bir alıntı yaptım. 1977’de düşünülen, kararlaştırılan bir gerçekliğin altını çizdim. Sosyal çalışmacıların (sosyal hizmet uzmanlarının) bellek raflarına bir ciddiyetle yerleştirecekleri alıntıyı paylaşmak istiyorum. Biraz çabayla; hem alıntıyı hem de günümüz toplumsal yapısını birlikte değerlendirmemiz, çıkarsamalarımızın yetkin kılınmasını da kolaylaştıracaktır.

Türkiye demokrasisi İkinci Milliyetçi Cephe hükümeti döneminde; yani 1970’li yılların sonlarına doğru; açık bir deyişle 4. Beşyıllık Kalkınma Planı Taslağına ‘mühendisliği’ aratmayacak bir yapılanmayla -manevi kalkınma- denilen ilkeler ve tedbirlerle giriş yapmıştır.
 
Yıl: 1977
Taslağın tedbirler kısmında:
Md 7: Çeşitli iş yerleri, fabrikalar, askeri birlikler, hapishaneler gibi hizmetlerin toplu olarak görüldüğü yerlerde ihdas edilecek sosyal hizmetler kadrolarında Yüksek İslam Enstitüsü, İlahiyat Fakültesi ve İslami İlimler Fakültesi mezunları görevlendirilecektir.
Md 13: Okullar, fabrikalar, hastaneler ve askeri birlikler için ‘sosyal görevler’ ihdas edilecek, bu görevlere dini eğitim görmüş elemanlar getirilecektir. 1
Metin yasallaşmadı. Ancak Bakanlar Kurulu Kararları içinde yer aldı. 7 ve 13 maddeler şu an hangi boyutlarda varlık bulmuş olabilir? Ya da ben mi iyimserim. Sesini duymadığım birileri mi kötümser?

Yıl: 2008
Türkiye demokrasisi her siyasal yapının kendi retoriğine göre anlamlandıracağı bir süreçten geçiyor…
Ben gelecekten umutsuzum! Gelecek için kararımda siz kişisel başarısızlığım deyin, ben inadımı sürdüreyim. Gelecek belirsiz ve karanlık…
Oyunlar riyakârlıkla kurgulanıyorlarsa hiçbir zaman kurallarına göre oynanmazlar… Bir kez yola düşülmüşse, köprüler yıkılmışsa bir daha geri dönülmez…
Sosyal çalışma mesleği demokratik ve insan haklarına duyarlı değil, bu olguları örgüsünde koşulsuz içselleştirmiş bir meslektir. Türkiye demokrasisinin, sosyal hukuk devletinin, laikliğin kurumsallaşmasına, gelişimine hizmet etmiş, hizmet edecek de bir meslektir.
Sosyal çalışma, “laiklikte sosyal hizmet” tavrının mesleğidir. Hak ile yardım kavgasında; hak olandan yanadır. Sosyal çalışmanın özü sosyal “yardım” değildir. Sosyal hukuk devletinin işlemesidir.
Günümüzde sosyal çalışma mesleğinin ve aktörlerinin üzerinde ağır bir tahribat uğraşısı var. Bunu kavramlardan uzak duran sosyal çalışma öğrencileri, bunu alanda çalışan sosyal çalışmacıların birçoğunun uysallığı, derin ve maço sessizliği, sosyal aptallığı, mesleki bilinç yetersizliği, mesleğin felsefesine ters siyasal ve sosyal güç odakları, akademik duruşlarını bileyemeyen bireysel kaygılarının kurbanı olan arayıp bulamadığım akademisyenler, vb unsurlar belirledi. Tetikledi. Besledi… Bense aldırmadım desem yalan olur ömrüm gibi…
Türkiye’de sosyal hizmet deyince birçok yerel yönetimin sosyal yardım uygulamaları, Fakir Fukara Fonları, kimi vakıflar, kimi sivil toplum örgütlerinin flantropik bakış açılarının çıktıklarıyla akla geldiğini ve benimsendiğini görürüz.


Sosyal çalışma nereye gidiyor?

Sosyal çalışmacılar ya da birçok akademisyen ve meslek elemanının yalnızca hoşuna gittikleri için meslek ismi olarak kullanılan sosyal hizmet uzmanları kendileriyle yüzleşebiliyorlar mı?

Dipnotlar
Kongar, E: Demokrasimizle Yüzleşmek. Remzi Kitabevi. İstanbul, 2007, s. 204-205




Bize Ulaşın