Sosyal Hizmet Mesleği

Bilgiler
Yayınları
Araştırmalar
 


Sosyal Hizmet Alanları

Çocuk
Gençlik
Yaşlılık
Aile
Sosyal Sorunlar
Engeliler
Tıbbi Sosyal Hizmet


Kaynak Bilgiler

Bireysel Gelişim
Sosyoloji
Psikoloji
İnsan Hakları
İletişim Bilgisi

 

 

 

 

 
 



ANA SAYFA

SOSYAL HİZMET BAKIŞIYLA YAŞAMIN ANLAMINA BİR YORUM

Sosyal Hizmet Uzmanı
İsmet Galip YOLCUOĞLU

 

Arkamızda ne bıraktığımızdan ve ileride ne olacağımızdan çok daha önemlisi kendi içimizde olup bitenlerdir (Ralph Waldo Emerson)

Sharar (2008)’a göre, bugün ABD’de depresyon yaşayanların oranı 1960’lara oranla on kat daha fazladır. Son 50 yılda milli gelirini üçe katlamış olmasına rağmen İngiltere’de 1957 yılında, halkın % 52’si mutlu olduğunu söylerken 2005 yılında bu oran % 36’ya düşmüştür.

Maddi bakımdan refah düzeyi yükselirken, depresyon, kaygı, mutsuzluk gibi olumsuzluklarında artması karşısında Cskiszentmihalyi’ye, “bu kadar zengin olduğumuz halde neden daha mutlu değiliz?” sorusunu sordurmuştur.

Özellikle refah düzeyi yüksek olmayan ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde insanlar, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürdürebilmek için beslenme, barınma gibi öncelikle temel gereksinimlerinin karşılanması gerektiğine inanıyorlar. Ancak günümüzde temel gereksinimlerini karşılayan insanların sayısı oldukça yükselmiş ancak, daha zenginleşen bireylerin daha mutlu olması öngörülürken “paranın mutsuzluğu satın aldığı” biçiminde ortaya çıkan çelişkili durumu rasyonel biçimde açıklayabilmek olanaklı görünmemektedir.

Sosyal hizmet mesleğinin amacı, bireylere acıyı, sevinci, yaşamın gerilimlerini sağlıklı baş etme yollarıyla yönetebilmelerini öğretmek ve herkesin yaşam niteliğinde karşılıklı olarak doyumlu ilişkiler geliştirmesini ve sürdürmesini sağlamaya çalışmaktır. Günümüzün hızlı, doyumsuz, uyum sağlamayı güçleştiren sosyoekonomik ve kültürel değişim ortamında, sosyal destek mekanizmalarında zayıflamalar uyumsuzluk ve sıkıntıları beraberinde getirmektedir. Toplumumuzun azımsanmayacak sayıda bir bölümü, temel gereksinimlerini karşılayabilmek, saplandığı ekonomik darboğaz sorunlarıyla mücadele etmek için ümitsizce uğraşmaktadır. Hatta bu gruba ücretli, sabit geliri olan yine azımsanmayacak sayıda bir kitle de dahil olmaktadır. Onlar için ekonomik sorunlarını çözmek, bilinç düzeyinde mutlu olabileceğinin düşünmenin bir yoludur. Diğer taraftan, ücretli kesimden bireylerin bile bile kendine ekonomik sorunlar yaratması, topluma yabancılaşmanın, yaşam somut bir anlam bulamamanın, gerçeklerden kaçarak başka sorunlar üretmenin bilinçaltındaki gerginliklerin bir tezahürü olabilir mi?

Ülkemizde gelir düzeyini belli bir düzeyde artırarak sınıf atlayan, belki biraz şöhreti yakalayan bazı insanların yaşamlarını sadece zevk alma üzerine kurdukları acı bir gerçektir. Haz düşkünü (hedonist) bir yaşam tarzının boyunduruğu altına girerek, nevrotik bir tutum benimseyen, “zevkin peşinden koşup acıdan kaçınmak için sürekli çırpındıkları” gözlenen bu insanların, adeta Can Yücel’in “yalan da olsa mutluyuz ya/ bu bana yetiyor” dizelerindeki müstehzi yaşam tarzına garkoldukları görülmektedir. Haz düşkünü bireyler, acıdan ölüm gibi kaçınır ve zevk peşinde koşar ve Freud’un, çocuğun çok erken dönemlerde kazanmış olmasını beklediği “zevk’ten zaman zaman vazgeçerek”, “gerçeklik ilkesini” öğrenmesi gerektiğini belirttiği savını boşa çıkartmaya boşuna uğraşır dururlar. Zevk’in esiri olan insanlar, arzularını, dürtülerini tatmin etmek için her şeyi yapar ve bunu yakın gelecekte ne kadar büyük hayal kırıklıkları yaratabileceği olumsuz sonuçları hiç aklına bile getirmez. Böyle insanlar, yaşamı doyum sağlayan etkinliklere, sürekli zevk veren yaşantılara indirgemenin mümkün olduğuna inanır. Anlık tatmin sağlayan ilişkiler kurarak sürekli mutlu olmak için çırpınırken kendisine ileride büyük zararları dokunabilecek davranışları yapmaktan geri durmaz, uyuşturabilir, keyif verici maddeleri yaşamının odak noktasına oturtarak mutlu olduğunu sanabilir. İşte “hedonist” insanın temel çelişkisi burada ortaya çıkar; çalışmayı acı çekmek, anlık zevkleri mutluluk zanneden insan, ne kadar zavallılaştığını çok geçmeden kendisi de fark eder ancak uzun süre bu yaşamının bu sahnesine seyirci kalmayı seçebilir. Haz düşkünü insan yaşamının acıtan sahnelerinden ölümüne kaçmaya çalışırken, cennet sandığı yerlerin cehennemin ta kendisi olduğunu ve güçlüklerle mücadele etmeden, muhtaç insanlara iyilik dokunuşları olmadan, katkı sağlamadan yaşamamızın hiçbir anlamı olmayacağını anladığında düştüğü kuyunun büyüklüğünü anlar.

Oysa unutulmaması gereken bilimsel gerçek şudur ki “her insanın yaşamında biraz acı ve keder olması kaçınılmazdır. Mutlu yaşamının önünde bazen aşılamayacak, başa çıkılması olanaksız çok sayıda içsel ve dışsal etken vardır”. “Mutluluk”, tanımlanması güç ve subjektif algıların sonucu olan bir kavramdır. Ancak, insanların “iyilik hali”, şu anda onlara keyif veren, mutlu hissettiren olgu ya da olayların, etkinliklerin, aynı zamanda onları kötü hissettirmeyecek bir yarına taşıyabilecek kadar güçlü oldukları ölçüde bir değer ifade ederler. Gelecekte elde edilecek bireysel ve insani yarar ile gelecekte yaşanması olası zarar karşıtlıkları, olayları daha doğru bir çerçeveye oturtmamıza zemin oluşturabilecek düşünce yapılarını oluşturabilir. Bir kar tanesini bir kar tanesine benzemediği, parmak izlerimizin milyarlarca değişik birey yapısı oluşturduğu dünyamızda her birimiz değişik oranlarda haz düşkünü, bedbin, depresif, manik, depresif, nevrotik ya da mutlu insan özellikleri vardır. Bu yapı, her birimizin günümüzü, haftamızı ve şu kısacık yeryüzü maceramızda zamanımızı nasıl yapılandırdığımızla kendini ele vermektedir.

Bugün yaşadıkları mutsuzluk duygusuna boyun eğmiş ve gelecekte de aynı şekilde yaşamaktan başka umudu olmayan insanlar, “geçmişlerine ve her insanın geçmişinde yapması kuvvetle muhtemel hatalarına, adeta zincirlerle bağlanmışlardır”.

İnsan yaşamındaki en güzel anlar, zor ve önemli bir şeyi başarmak için gönüllü çaba sarf ederek bedensel ve zihinsel olarak, kendi kapasitesini ve varoluşu ileriye taşıyabilmek için mücadele ettiği zamanlardır. İster çok iyi koşullarda olalım, isterse zor koşullarda mücadele edelim insanoğlu rehavet için, yan gelip yatmak için, sürüngenler gibi yaşamak için değil kendi güçlerimiz ölçüsünde kartallar gibi uçmak için yaratılmışız.

Diğer taraftan da karşılaştığımız engeller, yaşadığımız zorluklar, bu hayattan zevk almanın kolay elde edilebilen bir şey olmadığını anlamamıza yardım ediyor ve böylece, yaşadığımız büyük küçük tüm zevkler için keyif duymamız gerektiğini hatırlamamızı sağlıyor. Zorluklar yaşamak, hayattan zevk alma yeteneğimizi geliştirir. Gerçek mutluluk, psikiyatrik hastalıkları tedavi etme yöntemlerinin göz ardı ettiği bazı duygusal huzursuzlukları ve yaşamın içinde varolan kaçınılmaz zorlukları yaşantılamayı gerektrir. Prof Sayar’ın “hüznümüz bize aittir, hüznümüze dokunmayın” dediği nokta da işte budur. İnsanı her türlü acıdan kurtarıp kimyasallarla izole edebileceğini zanneden batı kültürünün yanılgısı da burada başlamaktadır. İnsan, hüznün içinden geçerek mutluluğunu yapılandırabilen ve bu büyük işin onurunu kendisiyle paylaşıp yaşayabilecek, mucizevi bir organizmadır.

©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak göstermek ve izin almak etik kuraldır.

 

 



Editörler




Google
 

 


 


KURUMSAL VE BİREYSEL İŞ İLANLARI

 


 

SOSYAL MEDYA




 

 

Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye

sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.