|
“Entelektüelin rolü, başkalarına ne yapmaları gerektiğini söylemek
değildir. Bunu hangi hakla yapabilir? Entelektüellerin son iki yüzyıl
boyunca formüle etmeyi becerdikleri bütün o kehanetleri, umutları,
uyarıları ve programları hatırlayın; bunların, şu an görebildiğimiz
sonuçlarını getirin gözünüzün önüne. Entelektüelin işi, başkalarının
siyasi iradesini şekillendirmeye değil, kendi alanında incelemeler
yapmaya, olguları ve varsayımları yeniden sorgulamaya, alışkanlıkları,
davranış ve düşünüş tarzlarını yeniden düzenlemeye, basma kalıp
inançları yok etmeye, kuralları ve kurumları yeniden tartmaya, spesifik
entelektüel rolünü oynayarak yaptığı bu sorunsallaştırma temelinde,
yurttaş olarak oynadığı rolle, siyasal bir iradenin oluşum sürecine
katılmaya yaslanmalıdır.”
Michel FOUCAULT
Sosyal Hizmetin
Türkiye’deki yakın tarihine (zaten yakın bir tarihi vardır!) bakın;
-daha çok sosyal hizmete ihtiyaç duyulmuştur, sosyal hizmete bir bilim
olarak değil- işte bu olgusal gerçekliği görürsünüz. Açıkçası bunu
çıplak bir gözle görürüz. Şimdilerdeyse neo-postmodern bir sosyal hizmet
yapılanması gündemde; yani uyarlanamamış, kendi bilgisine ulaşamamış, ne
olsa gider yaklaşımından bir pradigmayı benimseyiş söz konusu. İfade
ediş duyarlılığını yitirmeye başlamış gibi… Peki, bu sürece nasıl
gelindi. Adım adım buna bakalım. Çünkü günümüz sosyal hizmetini anlamak
onun tarihini ve tarihte iktidarla kurduğu sosyal ilişkileri anlamakla
eştir.
12. 06. 1959; 7533 sayılı Sosyal Hizmetler Enstitüsü Kurulmasına Dair
Kanun dayanak yapılarak 1961 yılında kurulan Sosyal Hizmetler Akademisi,
(KUT dönemi)
1967 yılında Hacettepe Üniversitesi; Sosyal Çalışma Yüksekokulu, (SİBF;
Sosyal Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bölümü, KONGAR dönemi)
1982, 2547 sayılı YÖK ve her iki bölümün evlendirilmesi (Birlikteliğin
KONGAR’ın “bilime” olan sevdası sonucunda ayrılmasıyla sonlanması,
yuvada KUT’lu yıllar ve yıllar sonra genç delikanlı TOMANBAY’ın
Antalya’da sonuç vermeyen cesur bağımsızlaşma çabaları ya da hasadı
alınmayan türküler zamanı. (20. yüzyılın sonlarına doğru…)
Güler yüzlü KUT’tan (Yalnızca Türkiye’de değil belki de Dünyanın birçok
yerinde aşılmamış yüksekokul müdürlüğü yılları; siz deyin 30 ben diyeyim
30 yılı aşkın…) Sonra:
Ve 2000’li yılları tarih öperken alnından; Başkent Üniversitesinde
başlayan hareketlilik ile “BULUT-KAHRAMANOĞLU” akademisyenlerinin
modern-devletçi-seçkinci sosyal hizmet argümanlarını sürdürme tutumu
sonucunda bölüm sayısını başarıyla artırma girişimleri. İlk başarı, özel
bir üniversite de olsa da! Somut ve saygıya açık…
2010 olmadan; yeni çocukların dünyaya gelmesi; Sakarya, Nazilli, Konya,
Isparta hattı… Anadolu’ya ancak Anadolu’nun metropollerine sıçramayan
sosyal hizmet! Sonuçlarını hep birlikte göreceğiz, sıradakilerle…
Sosyal
hizmetlerde yaprak dökümünün ve mesleksizleşmenin en iç karartıcı
hallerinin yaşanmaya başladığı son yılların Cumhuriyet Türkiye’sinde
sosyal hizmet “yapı” olarak kabul edilemez süreçleri yaşar konuma
gelmiştir. Her şeyden önce Türkiye modernleşmesinin sosyal
göstergelerinin başında kurumsallaşmış bir sosyal hizmet-sosyal refah
ağı gelmektedir. Gelmelidir de.
KONGAR dönemi ve KUT döneminin bir sosyal refah eylem biçiminin
noktalanması olarak kavrandığında sosyal hizmetin en yoğun ifade
tarzları bulduğu bu dönemlerin diyalektiğin yasalarına uyarcasına
izdüşümlerini dahi geride bırakmaya başlamasıyla, sosyal hizmet
modernleşmesinde “ikinci halka” diyebileceğimiz bir önceki iki dönemin
modern elitist argümanlarını taşıyan “BULUT-KAHRAMANOĞLU” yapılaşmasının
görece olarak son dönemin “yeteneksiz” ortamında daha idealist ve sosyal
hizmet bilgisini düzenleyici kaldığını ifade etmekte bir çekince
görmüyorum.
Sosyal hizmetin fiziki dışavurumunun dönem olarak en olanaklı olduğu
“KONGAR-KUT” dilemmasının birbirine teorik yetkinlik olarak
eklemlenememesi öğrenci kulislerine dek yansırken ikinci dönemin
akademik yapılanmasına da duygusal yönler dışında kalıcı imgeler
bırakmasını terk etmiş gibidir. Çünkü hareketin aktörler dışındaki temel
zaafı belirlenenin içinde tanımlanabilmiş olmalarıdır. Ki, “KONGAR”
döneminin sonlanışını da düşünsel bir zorunluluk olarak ifade etmek
gerekirse; tam anlamıyla bir tasfiye dönemi değildir. Bir kopuş,
kırılma, travma ancak reorganize olamama dönemidir. Belki de dönmek
üzere ama başka mevzilerden, belki de bir kaçış…
Günümüzde disiplin değil, meslek anlamında bir sosyal ferahlama
döneminin şüphesiz elit-devletçi-modernist bir görünüm arz eden
“BULUT-KAHRAMANOĞLU” liderliğinde seçkin hareketi olarak çözümlenmesi
kanımca sorunsalımızın özü açısından daha çıkışsal durmaktadır. Ancak
unutmadan, sözü edilen alanda, çoğalırken marjinalleşme belirtileri de
bir yandan ifade olanağı bulmaktadır. Kuşkusuz dolaşıma girmiş olan
küreselleşme karşısında mevzii niteliklerine iye özgürlükçü-antiemperyalist-toplumsal
paylaşım açısından desteklenebilir bir reel sosyal hizmet yapılanmasının
hali hazırda olmaması ise yarın da olmayacağı anlamına gelmemektedir.
Yarın reel bir sosyal hizmet praksisi somutluğunu illaki bulacaktır.
Kuşkusuza, o gün geldiğinde bu yazıya o işlevi yüklenmiş sosyal hizmet
aktörlerinin varlıkları da kazınacaktır.
Sosyal hizmet acilen yapılanmaya gereksinim duymaktadır, ilginçliklere
gebe bir yayılıp serpilmeye değil. Altı çizilen bu noktalara
değişimcilerin-reformcuların olduğu kadar köklü ezbercilerin, eksik
analistlerin, premodernlerin, stratejisi olmayan kavgacıların da dikkat
etmesi gerekir. Tüm çabam buna dönüktür. Bir sosyal meslek elemanı
olarak görevim de, kendi fenerimle bu izlerin birbirine karıştığı
ortamda gölgelere ışık tutmaktır!
VE HAYALETLER:
“Sosyal hizmetin temel değerleri yol kenarındaki yabani çiçekler gibi
birdenbire ortaya çıkmaz, köklerini medeniyetleri besleyen bereketli
inançlardan alır.”
Walter. A. FRIEDLANDER
(Sosyal Hizmetin Kavram ve Metodları
Çev; Elkin BESİN. 1965)
İyimser bir hayalet sivil toplum (STK, DKÖ, NGO) adı altında “örgütsel”
olarak kamusal hizmet sunmayı (birçok kişiye göre nitelikli sosyal
hizmet) hedefleyen yapılar ne tür bir amaç birliğinden yola çıkarlarsa
çıksınlar “yöntem” olarak sistematik verilmesi gereken zorunlu sosyal
refah hizmetlerinin de sonuç olarak daha üstünkörü, ayrıntısız bir
içerikte sunulmasına-algılanmasına zemin hazırlarlar. İtibar gören,
yüceltilen de bu değil mi ki? Toplumsal değişmede aktör karakteri
özelliğindeki bu kollektif organizeler, hangi reel kamusal demokratik
ihtiyaca karşılık gelebilecek bir örgüsel yapıya sahiptirler ki?
Toplumsal evrim şemasında ancak Batı toplumlarında karşılık
bulabilmektedir “sivil toplum” doğu toplumların da ise bir “?” ine
karşılık gelmektedir. Boylu boyunca düşünmek lazım…
Sosyal hizmet, ekonomi politik bir kurumdur. Devlet merkezlidir. Hem de
sosyal devlet orijinli. Bu nedenle başlangıç noktası vardır. Mevcudiyeti
onun tanımlanmasını kolaylaştırır. Pratiği gerçekliğinden, değer olarak
kabul görmesinden ileri gelir. Sivil toplum ise bu minvalde; süreksiz ve
belirsizdir. Onu ortaya çıkaran koşullar ortadan kalktığında ya da
değişiminde varlık savaşımı ve amacı da değiştiğinden sosyal hizmeti
algılayışı da değişir. Refleksi böyle biçimlenince sunmuş olduğu kamusal
hizmetlerde de renk ağarması olur. Kontrolsüzleşebilir.
Duygusallaşabilir.
“Öfkeli” bir hayalet, bilim kurumu: İçseldir. Devingen değil
statükocudur. Tabandan kopuktur. Akademik sınırlar dışında
yeteneksizdir. Hedef kitlenin gereksinimlerine yanıtsızdır. Ekonomi
politiklikten ziyada ufkunu diyalektik olarak tokatlayamayan ilişkiler
örüntüsünde toplumsal sorunlara kadeh kaldırır. Söylem olandır. Korkak
olanı... Ki, praksis ise başka bir şeydir. Sosyal hizmetin bilim
analistleri içinde kendi özgüllüğünü kazanmış olanlarını bu tahlilin
dışında tutmanın bir tür neokorkaklık biçimi olarak kabul edilmemesi
gerektiğini de düşünüyorum. Sosyal hizmet bilim kurumu “bilgi”
üretmelidir. Onun kaçınılmaz sorumluluğu budur… Doğruyu ifade etmek,
gerçeği değiştirmeye hizmet etmiyorsa, tüm çabalar beyhudedir!
Hep var olan bir hayalet, “uhrevi” eğilimlerdir. Daha açık bir ifadeyle
bu mistik Hegelist durumdan sosyal hizmetin (modern) içine sürülmüş
olanı, onu uhrevileştireni kastediyorum. Sosyal hizmetin
dinselleştirilmesi de (fitre ve zekât üst kimliğine evrimlendirilmesi)
denebilir bir ölçüde buna. Sosyal hizmet kendi koruyucu kültürünü
oluşturamaz ise toplumsal yapıda, vulgerleşir böylece. Ezberden
baktığımızda karşımıza çıkacak olan ise sosyal hizmetin varoluş
ikliminde Hegelist olduğu gerçeğidir.
Sosyal hizmetin topraklarını çölleştiren sıradan doğma yapılar; sosyal
hizmetin kurumsal uygulama alanlarında ortaya çıkıyor. En can alıcı
örnek çocuk refahı alanında hizmet veren yuvalarda! Ve bu kuruluşlarda,
zaman olmasın şiddete maruz kalan korunmaya muhtaç çocuklar ortaya
çıkmasın. Dolayısıyla uygulamada mesleki kimliği içselleştirememiş, bir
kısım meslek elemanlarının da sosyal hizmetin zalim hayalet kitlesini
oluşturduğunu ifade edebiliriz.
Korkak bir hayalet, “meslek elemanı”; meslek unsurlarından birisi olan
meslek elemanının yazmamasıdır. Yazamamasıdır. Böylece rasyonel bir
kimlik edinememesidir. Yazamaması, yazıya aktaramaması, kalıcı
olamaması, meslek uğraşısını sosyal-tarihsel kılamaması ve böylece
kimliğini var edememesidir. Sonuç olarak mesleki anlamda
yabancılaşmasıdır. Sosyal hizmet düşünürü İbrahim CILGA’nın yerinde bir
doğrulamasıyla; “mesleğe yabancılaştırıcı faktörlerle” yüz yüze
kaldığında haklılaştırılmış bir mücadele hattı izleyememesidir. Sosyal
hizmetin tarihsel gramerini de bozan bu kör nokta işte!
Son tahlilde sosyal hizmet kavramının hakkıyla ele alınmadığı içinde
bulunduğumuz bu son dönem postmodern koşullarda, sosyal hizmetin
hayaletlerini hatırda tutmanın, birçok yanılgıyı görmemiz açısından
önemini sosyal bilimler etiğiyle kavramak sosyal hizmetin meşruluk
kazanmasında ve toplumsal pratiği değiştirmesinde şimdi ve ilerisi için
yapıcı katkılar sunabilir. Yoksa eksik / yetersiz uygulamalarla,
hayaletlerin içinde nefessiz kalmış bir sosyal hizmet görüntüsü,
verildiği gibi kabul edilecektir. Ve Cumhuriyet Türkiyesi; Anadolu
insanı bunu hiçte hak etmiyor!
*Aziz ŞEKER
“Sosyal Hizmetin Hayaletleri”
(Yayına Hazır Kitap; Bir Önsöz Denemesi) 2007
|