Sosyal Hizmet Mesleği

Bilgiler
Yayınları
Araştırmalar
 


Sosyal Hizmet Alanları

Çocuk
Gençlik
Yaşlılık
Aile
Sosyal Sorunlar
Engeliler
Tıbbi Sosyal Hizmet


Kaynak Bilgiler

Bireysel Gelişim
Sosyoloji
Psikoloji
İnsan Hakları
İletişim Bilgisi

 

 

 

 

 
 


ANA SAYFA

SOSYAL HİZMETİN DOĞASI VE PARADİGMALARI
Fatih ŞAHİN (SHU)
 

 
 
GİRİŞ
Sosyal hizmet mesleği, sosyal refah kurumunun insan yaşamı içerisinde artan düzeyde işlevsellik kazanmasının ürünüdür. Kut (1988: 8-9)’un da belirttiği gibi, sosyal hizmetin bir meslek olarak sosyal refah sistemi içinde yerini alması, sosyal refah kurumunun gelişmesinden sonra gerçekleşmiştir. Belki de böyle bir mesleğe ihtiyaç duyulmasını, refah sistemi içinde yer alan hizmetlerin, belirli bir gelişme aşamasında, mekanik düzenlemelerden çok insancıl değerleri gerektirmesi, hizmetlerin amacına ulaşabilmesi için bir takım bilgi, beceri ve davranışların gerekli olduğuna dair oluşan yaygın inanç sağlamıştır.
Sosyal hizmet mesleği, sosyal refah alanı içerisinde görev alan bazı meslek, disiplin ve kurumların yaşam ve insan sorunlarının değişip farklılaşmasıyla yetersiz kalabilmesi sonucunda ortaya çıkmış bir meslektir. İnsan ihtiyaçlarını bir bütün olarak gören sosyal hizmet, meslekleşme sürecinde kimi zorluklar ile karşılaşmıştır. Bu güçlüklerin temelinde ise, sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın insanlık tarihi kadar eski geleneksel bir uygulama oluşu gelmektedir. Böyle bir uygulamaya bilimsel içerikli mesleki bir oryantasyon kazandırmak kolay olmamıştır. İlkel toplumlarda gerek bireysel düzeyde gerek toplumların sosyal örgütlenmesi içinde insanların birbirleriyle ihtiyaçlarına yönelik ilişkileriyle başlayan sosyal yardımlaşma, günümüze gelinceye kadar, toplumların sosyal, ekonomik, politik yapılanma biçimlerine göre çeşitli evrelerden geçmiştir. Dinsel, flantropik, utalitarien, hümanist ve nihayet sosyal adalet olarak bilinen bu yaklaşımlar yüzyıllar boyu sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın dayalı olduğu düşünce tarzını biçimlendirmiştir (Kut 1988: 9 ).

Sosyal hizmetin doğası ve paradigmalarını ele almak, mesleğin yönelimini kavramak ve mesleki uygulamayı etkinleştirmek açısından önem kazanmaktadır.

SOSYAL HİZMETİN DOĞASI VE PARADİGMALARI

Sosyal hizmet mesleği, çağdaş dünyada bir meslek ve disiplin olarak yerini, meslek olmanın kriterlerini yerine getirerek almıştır. Bu kriterler, sistematik teori, otorite, toplum yaptırımı, mesleki ahlak ve mesleki kültürdür.Sosyal hizmet mesleğinin literatürü incelendiğinde, herkesçe kabul gören tek bir tanıma rastlanamamasına rağmen varolan tanımlar aynı öğeleri içermektedir. Tüm tanımlar incelendiğinde, sosyal hizmetin, bilgi tabanına dayalı, yöntemleri olan ve sosyal refah sisteminin kaynaklarını kullanan sosyal olarak tanınmış bir meslek olduğu anlaşılmaktadır. Rein (1970: 15)’a göre sosyal hizmet mesleğinin gelişimini engelleyen nedenlerden biri de sosyal hizmet mesleğinin tanımlanmasındaki zorluktur.

Smalley (1967: 1)’e göre, tüm sosyal hizmet faaliyetlerinin altında yatan amaç, sosyal iyileştirme ve bireysel doyum için bireylerdeki insani gücü ve tüm insanlık için kendini gerçekleştirmeyi mümkün kılan toplumsal örgütlenme, sosyal kurumlar ve sosyal politikanın gücünü ortaya çıkarmaktır.

Skidmore ve Thackeray (1964: 8) ise, sosyal hizmetin, birey, grup (özellikle aile), toplum problemlerinin çözümünde bireylere yardım eden ve sosyal kişisel çalışma, sosyal grup çalışması, toplum örgütlenmesi yöntemleri ve araştırma ve yönetim süreçlerinin yardımcılığı ile doyurucu bireysel, grup ve toplum ilişkilerine ulaşmayı amaçlayan bir sanat, bilim ve meslek olarak tanımlanabileceğini belirtmektedir.

Pincus ve Minahan (1973: 9)’a göre, sosyal hizmet uygulamasının odağı, insanlar ve kaynak sistemleri arasındaki etkileşim ve bağlantılar ve birey ve sistemlerin işlevselliğinde karşı karşıya kalınan sorunlardır. Onlara göre, sosyal hizmet;

“İnsanların, yaşam amaçlarını, stres ile başetmelerini, özlem ve değerlerini gerçekleştirme becerilerini etkileyen insan ve çevresi arasındaki etkileşimle ilgilidir. Sosyal hizmetin amacı, bu yüzden, 1.insanların problem çözme ve başetme kapasitelerini geliştirme, 2. insanlara, kaynak, hizmet ve şanslar tanıyan sistemler ile insanları bağlantılandırmak, 3. bu sistemlerin etkili ve insancıl çalışmasını geliştirmek, 4. sosyal politikanın geliştirilmesine ve ilerletilmesine katkı vermek” olarak ifade edilebilir .
Bartlett (1970: 116) ise sosyal hizmetin odağını, insanların başa çıkma aktivitesi ile çevreden gelen istemler arasındaki ilişki olarak tanımladığı sosyal işlevsellik olarak görmektedir. Bu tanımlama ile ilgi, insan ve çevresi arasındaki alış veriş yolu ile ne olduğu üzerine çekilmektedir. Böylelikle birey-durum, birey-çevre mutlaka birlikte ele alınması gereken kavramlara dönüşmektedir.

Bartlett ile fikir birliği içerisinde olan Gordon sosyal hizmetin temel odağını, yine birey ve çevresi olarak kavramsallaştırılabilecek, karmaşık yaşam durumları içerisindeki bireyler olarak görmektedir (Kut 1988).

William Schwartz’ın görüşüne göre ise, her mesleğin toplumda özel bir işlevi vardır. Schwartz’a göre, sosyal hizmetin görevi, birey ile toplum arasında, her ikisinin karşılıklı doyum gereksinmelerini karşılayan süreçleri uzlaştırmaktır. Schwartz’ın modeli, birey ile toplum ilgilerinin aslında aynı olduğu sayıltısına dayalıdır. Bununla beraber, karmaşık ve değişmekte olan bir toplumda, bireyin topluma ait ve üretken bir unsur olarak katılma arzusu ile toplumun kendi üyelerini toplumla bütünleştirmek ve onları geliştirip zenginleştirmek yeteneğinde tıkanıklıklara rastlanmaktadır. Sosyal hizmetin müdahalesi bu tıkanıklara; bireyin gelişme, toplumla bütünleşme hızına ve toplumun çeşitli unsurlarını verimli ve dinamik bir bütünde toplanması için harcanan örgütlenmiş çabalara yöneliktir (Kut 1988: 14-15).

Schwartz’ın terimleri ile sosyal hizmet uzmanı birey ile toplum arasında uzlaştırıcıdır. Gordon’a göre ise birey ve çevresi arasında uyum sağlar. Bartlett’e göre ise, bireyin başetme kapasitesi ile toplumun istemleri arasında denge sağlamaya yönelir. Sosyal hizmet uzmanları, bazen bireylere yönelik doğrudan değişme stratejilerine, bazen çevreye yönelik doğrudan değişme stratejilerine, bazen de birey ve çevre arasındaki etkileşime yönelik doğrudan değişme stratejilerine yönelebilir. Fakat her durumda, bu stratejiler birey-durum (person-situation) etkileşiminin doğasını değiştirmeye yönelir. Değişme, sosyal hizmetin mesleki müdahalesinin odağı olduğu gibi, sosyal hizmetin kendisi de bir değişme ajanıdır (Compton ve Galaway 1979: 5-7).

Görüldüğü gibi, sosyal hizmet mesleğinin odağı, bireylerin toplum içindeki işlevsellik yeteneğini etkileyen birey ve çevresi arasındaki (çevresi içinde birey) etkileşimdir (Connoway ve Gentry 1988; Fink, Pfouts ve Dobenstein 1985; Kut 1988; Pincus ve Minahan 1973). Sosyal hizmet mesleğinin en üst düzeydeki amacı, bireylerin ve tüm toplumun yaşam kalitesini iyileştirmek, korumak ve/veya artırmak amacı ile oluşturulmuş planlı değişme stratejileri yolu ile müracaatçıların etkileşimlerini geliştirmektir (Connoway ve Gentry 1988; Fink, Pfouts ve Dobenstein 1985). Sosyal hizmet insanlara;

1. İhtiyaç duydukları ve hakları olan kaynaklara ulaşmalarında,

2. Problem çözme kapasitelerini geliştirmelerinde,

3. Müracaatçılara hizmet sunanların gelişimini destekleme yolu ile örgütlerin gelişmesini teşvikte,
4. Özel ve kamu kurumlarında sosyal, sağlık ve çevresel politikaları etkileyerek destek sağlar (Fink, Pfouts ve Dobenstein 1985; Pincus ve Minahan 1973; Skidmore ve Thackeray 1982).

Esasen, bireyin sosyal işlevselliğini artırmak açısından tarihi yönden iki ayrı yaklaşım, sosyal hizmet girişimlerinin karakteristiği olmuştur. Bu yaklaşımlardan birincisi, sosyal reform, ikincisi ise bireysel tedavi üzerine ağırlık vermiştir. Sosyal çevre üzerine ağırlık veren reform yaklaşımı, bireylerin uygun yaşam koşullarına sahip oldukları takdirde işlevselliklerinin otomatik olarak gelişeceği sayıltısına dayanmaktadır. Bu sayıltı zaman zaman doğrulanmasına rağmen genelde hatalı bulunmuştur. Nitekim ruh sağlığı akımı, sosyal koşullar kadar ruhsal durumların da sosyal işlevselliği etkilediğini ortaya çıkarmıştır. Sosyal hizmetin daha sonraki gelişmeleri, reform yaklaşımından vazgeçme ve sosyal koşulları kısmen dışarıda bırakarak ruhsal durumlara gösterilen ilginin ortaya çıkması ile karakterize edilmiştir. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak sosyal hizmet uzmanı psikiyatristi mesleki bir model olarak kabul etmiştir. Yirminci yüzyıldaki politik ve sosyal ortam ve bireyin kendi kaderi için sorumlu olduğu Amerikan görüşüne çok fazla değer verme eğilimi, sadece reformcu yaklaşımın cazibesini yok etmekle kalmamış, aynı zamanda, sosyal hizmet tarafından ruh sağlığı görüşlerinin çabuk kabulü ve benimsenmesi için uygun bir ortam da sağlamıştır. Daha yeni bilgi alanlarına verilen önem, sosyal hizmetle biyolojik, hatta duygusal gelişme arasında ilgi kurduğu gibi, psikolojideki mevcut bilgiyi kullanmaya ilişkin eğilimi de teşvik etmiştir (Kut 1988: 25-26). Sosyal hizmetin, mesleğin temel amacına ilişkin bu ikili (bireysel tedavi-sosyal reform) kavramsallaştırması, yüzyıllık mesleki evrimden sonra bile temel bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir (Haynes 1998: 501; Abramovitz 1993: 6).

Mesleki ve disipliner gelişimi içerisinde sosyal hizmette neden-işlev (cause-function) tartışması üzerinde sıklıkla durulmuştur (Rein 1970). Bu tartışma, sosyal hizmet uzmanlarının, müracaatçılara, kendilerini içinde buldukları sosyal durumları kabul etmelerinde mi (ya da bu duruma uymalarında mı) yoksa toplumun kendisinin de değişime katılması yolu ile müracaatçıların sosyal durumlarıyla başetmeleri açısından mı yardım etmeleri (ya da değiştirmeye çabalamaları) gerektiği üzerinedir (Wyers 1991: 241). Esasta, sosyal hizmetin en temel çelişkilerinden biri de budur. Nordstrom (1994: 574)’un da belirttiği gibi, sosyal hizmet kendini tanımlarken uyum ve değişme kavramlarını birlikte kullanmaktadır. Bu iki kavram aşırı bir değerlendirmeye tabi tutulduklarında birbirlerinin düşmanı gibi düşünülebilirler. Oysa, birey, grup ve toplum düzeyinde mesleki olarak gerçekleştirilen herhangi bir “uyum” düzeyi dahi “değişmeyi” gerektirmektedir. Bu noktadan hareketle, kendini planlı değişme stratejileri uygulayan bir meslek olarak tanımlayan sosyal hizmetin tüm mesleki faaliyetlerinin “uyum” temelinde yapıldığı koşulda bile değişmeyi hedef aldığı ortaya çıkmaktadır. Esasen, kendini değişme ajanı olarak tanımlayan bir mesleğin uyum kavramı ile kurduğu felsefi ilişkiyi tamamen değişme ve uyumun özsel ilişkisinde görmek gereklidir. Nitekim, her değişme yeni bir uyumu beraberinde getirirken, her yeni uyum da değişmenin varlığına işaret etmektedir.

Mesleğin kendini tanımlamada kullandığı uyum ve değişme kavramları felsefi derinlikleri içerisinde ele alınmadığı takdirde mesleğin odak ve misyonunun kayması anlamına gelebilmektedir. Örneğin, sadece “uyum” kavramı üzerine bina edilmiş bir sosyal hizmet uygulaması, bireyin ve toplumun önünü tıkayan, toplumun gelişme dinamiklerini göz ardı edecek tarzda değerlere dayalı, tutucu, gelişmeye kapalı bir mesleki uygulama anlamına gelebilmektedir. Böylesi bir uygulama, özde, müracaatçı sistemlerinin bir anlamda sorunlarına uyum sağlaması gibi bir nokta ile sonuçlanan ve müracaatçının değişme ve gelişme kapasitesini inkar eden yanlış bir algılamaya çeşitli nedenlerle yol açabilmektedir. Bunun tersi olarak, toplumunun temel değerlerine duyarlılığı olmayan, temelini toplumunun gelişme dinamiklerinden almayan, mesleki kavramsallaştırma ile bireyinin ve toplumunun bulunduğu yerden başlamayan, değişme oryantasyonlu her mesleki çalışma toplum tarafından anlaşılmama ve kabul edilmeme riskini taşıyabilecektir. Daha açık bir ifade ile, değişme oryantasyonlu bir meslek olarak sosyal hizmet, “neye doğru ve ne için değişme” sorularının cevaplarını net bir biçimde müracaatçı kitlesine ve topluma vermek zorundadır. Teorik düzeyde bu soruların cevabı muğlak kavramlarla son derece rahat verilebilir. Bununla beraber, uygulamalı bir meslek olarak sosyal hizmet, toplumun çeşitli kesimlerince cevabı farklı biçimlerde verilebilecek bu soruları bilimsel bilgi, değer, ilkelere dayalı olarak yanıtlamak ve bunları yaşama aktarmak sorumluluğundadır.Bu tartışmanın izdüşümüne mikro ve makro sosyal hizmet uygulamaları ele alışında da rastlanmaktadır. Mikro sosyal hizmet uygulamaları, birey ya da küçük bir grubun üyesi olarak birey üzerinde odaklaşır ve çevresel stres ile başetmesinde bireye yardıma yönelir. Mikro stratejilere, sosyal kişisel çalışma, sosyal grup çalışması örnek olarak verilebilir. Makro sosyal hizmet uygulamaları ise, birincil olarak toplum ve geniş sosyal sistemlere yönelen ve amacı bu sistemlerde değişiklik yaratmak olan uygulamalar olup bireylerin sosyal işlevselliğinin, içinde yaşadığı koşulların (durum’un) uygunlaştırılması yolu ile de arttırılabileceği inancına dayalıdır. Makro stratejilere, toplum organizasyonu, sosyal refah politikası oluşturma ve planlama örnek verilebilir (Compton ve Galaway 1979: 10). Görüldüğü gibi bu uygulamalarda da odak ya birey ya da durumdur.

Birey-durum etkileşiminin doğasını değiştirmenin nasıl başarılabileceği konusu sosyal hizmet literatüründe sıklıkla tartışılan bir konudur. Sosyal hizmet literatüründe ilk defa Porter Lee tarafından (Wyers 1991: 241) 1929 yılındaki Amerikan Ulusal Sosyal Hizmet Konferansında, sosyal hizmetin “neden ve işlev” (cause-function) olarak farklılıkları ortaya konmuştur. Lee’nin bu konuyu incelemekteki temel amacı, sosyal hizmet uzmanlarının ilgili problemi çözebilmesi için, konunun çatışma yaratan boyutları hakkında sosyal hizmet uzmanlarını bilgilendirmekti. Esasen, birey üzerinde mi yoksa durum üzerinde mi mesleki uygulamalarda odaklaşılacağı tartışması halen sürmektedir.

Wakefıeld (1988), bir mesleği diğerinden ayıran özelliğin, onun teknolojisinden ziyade amaçlarının eşsizliğinde yattığını belirtmektedir. Bilindiği gibi, sosyal hizmet mesleğinin amaçları, “kendi kaderini tayin hakkı” (self- determination) ve sosyal adalet (social justice) ile kavramsallaştırılmaktadır. Sosyal hizmetin amaçlarını açıklamaya ilişkin Wakefıeld’in önerisi, Rawls’un liberal demokrasilerde toplumsal anlaşma terimlerini yorumlayışından kaynaklanmıştır. Rawls’un dağılım teorisi (Fiqueira 1993; Rawls 1971; Campbell 1988), liberal demokrasilerde savunulan potansiyel çelişkili iki ilkenin uzlaştırılmasına ilişkin bir çabadır. Bu iki ilke, “özgürlük” ve “eşitliktir”. Bu çelişkinin örnekleri, herhangi bir ilkenin peşine tamamen düşüldüğünde daha da açıklıkla gözükür. Tarihte, ne zaman çok ileri derecede ‘‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’’ dönemi yaşansa, bu dönem en büyük eşitsizlikleri üreten dönem olmuştur. Tersine, kimi sosyalist ülkelerce geliştirilen yeniden dağılım çabaları tipik olarak bireysel özgürlüğü baltalamaktadır. Rawls’un çözümü, özgürlük ve eşitlik arasında karşılıklı dayanışma oluşturmayı amaçlayan parlak bir çözümdür. Rawls, belirli sosyal yararların, bireysel amaçları elde etmek için gerekli olduğunu savunmaktadır. Kişisel özgürlüğü garanti etmek için temel sosyal yararların dağılımındaki eşitlik zorunludur. Yararlar, sosyal olmanın ölçütlerini karşılar. Çünkü yararlar doğanın değil toplumun dayalı olduğu sosyal uzlaşmanın ürünü olup sosyal olarak var edilmişlerdir. Fiziksel varlığı sürdürmenin ve sosyal katılımın kabul edilmiş standartları yararlara bağlı olduğu için yararlar temel kabul edilir. Bu yararlar listesinde, beslenme, barınma, sağlık bakımı, eğitim ve çalışma yer alır. Rawls’a göre, sadece bu yararlara ulaşmak açısından eşit fırsat koşulu, bireysel tercih özgürlüğünün pratiği olarak ele alınabilir.

Nitekim Jones (1985), liberal demokrasilerde sosyal refah sistemlerinin ortaya çıkışını, özgürlük ve eşitlik güçleri arasında bir dengelenme oluşturmaya yönelik pragmatik çabalar olarak tanımlamaktadır. Sosyal refah parametreleri içerisinde gelişmiş bir meslek olarak sosyal hizmet, amaçlarını, Rawls’un teorisi ile de uyumlu olarak, değer terimleri ile tanımlamıştır. Sosyal hizmetin bu iki temel değeri, “sosyal adalet” (social justice) ve “kendi kaderini tayin hakkı” (self-determination)’dır. Nitekim sosyal hizmetin rol ve müdahalelerine ilişkin yapılan çalışmalar iki sınıflandırmayı ortaya çıkarmıştır :

1) Sağlık bakımı, beslenme, barınma, gelir, eğitim ve çalışma gibi temel sosyal yararların yoksun gruplara ulaşmasını sağlamada birincil rol alma,

2) İnsan onuru paylaşılan inancına dayalı olarak müracaatçının self-determinasyon hakkına bağlılık.

Wakefıeld (1988)’e göre, bu iki amaç, sosyal hizmet mesleğinin eşsizliğini tanımlamaktadır.

Görüldüğü gibi, sosyal hizmetin temel paradigmalarından biri de “self- determinasyon ve sosyal adalet”’in nasıl bütünleştirileceğine ilişkindir. Esasen, kendi kaderini belirleme hakkının (self- determinasyon) sosyal hizmet uygulamasında temel bir değer olarak kabulü, mesleği, felsefi düzeyde özgürlük kavramına götürür. Bununla beraber, özgürlük ya da tek başına self-determinasyon, tek tek bireylerin ya da toplumun sosyal işlevselliklerini ve birbirleri ile etkileşimlerini zenginleştirmek açısından yeterli değildir. Birey ve toplumların özgür iradeleri ve demokratik süreç yolu ile gelişecekleri temel bir sayıltı olarak kabul edilmektedir. Yine, gerçek anlamda, self-determinasyon Rawls’un da belirttiği gibi sadece ve sadece temel sosyal yararlara ulaşabilmek açısından eşit fırsat koşulunun olduğu ortamlarda gerçekleştirilebilir. Bu ise, bizi, mesleğimizin eşsizliğini tanımlayan ikinci temel öğeye götürmektedir: sosyal adalet. Sosyal hizmetin terimleri ile self-determinasyon ve sosyal adalet, Rawls’un terimleri ile özgürlük ve eşitlik nasıl bütünleştirilecektir? Yine, bu iki ilkeyi bütünleştirebilmek açısından bir zorluğun olmadığı, self-determinasyon ve sosyal adaletin birbirini desteklediği çok rahatlıkla düşünülebilir. Ancak, mesleki uygulama düzeyinde, sosyal adalete yönelmeden self-determinasyona yönelme ya da self-determinasyona yönelmeden sosyal adalete yönelme mesleki uygulamanın kısırlaşması ve hatta yapılan mesleki faaliyetin sosyal hizmete aşina ancak kesinlikle sosyal hizmet sayılamayacak bir faaliyet olmasına yol açabilecektir. Nitekim, literatürde pek çok yazar, sosyal hizmet mesleğinin, sosyal adalete, self-determinasyona göre daha az yöneldiğini ve böylelikle mesleğin temel misyonundan zaman zaman uzaklaşabildiğini vurgulamaktadır(Şahin 1999; Humphreys ve Lake 1993; Fiqueira 1993: 179­; Specht 1990; Meenaghan ve Gruber 1986; Schorr 1985; Jannson 1984; Jannson 1990; Dolgoff 1981: 284-285; Specht 1968: 42-44).

Bu tartışmanın anlamı, mikro sosyal hizmet uygulamaları olarak adlandırılan sosyal kişisel çalışma, sosyal grup çalışması ile makro sosyal hizmet uygulamaları olarak adlandırılan toplumla çalışma ve sosyal refah politikası ve planlamasının göreli önemlerini karşılaştırmak ya da herhangi birini diğerinden önemli görmek demek değildir. Kuşkusuz, mikro sosyal hizmet uygulamaları ile alanda çalışan sosyal hizmet uzmanlarının da sosyal adalete sosyal refah politikasına katılım yolu ile büyük katkılar verdikleri, literatürde pek çok yazar tarafından belirtilmektedir (Şahin 1999; Humphreys ve Lake 1993; Fiqueira 1993: 179­; Specht 1990; Meenaghan ve Gruber 1986; Schorr 1985; Jannson 1984; Jannson 1990; Dolgoff 1981: 284-285; Specht 1968: 42-44). Örneğin, sosyal kişisel çalışma uygulaması çerçevesinde bir müracaatçıya sağlanan sosyal yardım ya da müracaatçı sisteminin sağlık yardımından faydalanmasını sağlamak, özde, alanda çalışan sosyal hizmet uzmanları için, o müracaatçı düzeyinde, sosyal adalete katkı anlamına gelmektedir. Yine, benzer koşulları paylaşan yoksun müracaatçı gruplarına sosyal refah politikasını etkileme, bir başka deyişle, durumun uygunlaştırılması yolu ile sosyal işlevselliğin arttırılmasına yönelen makro sosyal hizmet uygulamalarının başarısı, ancak, o müracaatçıların yaşamlarını bütünsellik içerisinde kavrayan mikro uygulamaların varlığı ve başarısına bağlıdır. Bu anlamda, sosyal hizmet uygulamalarına ilişkin yapılan makro ve mikro uygulamaları sınıflandırma açısından yapılmış bir ayırımdır. Sosyal hizmet, Koşar (1992)’ın deyimiyle bir saatin sarkacı gibi, mikro uygulamalarından edindiği bilgiyi makro uygulamalarına, makro uygulamalarından elde ettiğini ise mikro uygulamalarına götürerek mesleki uygulamasını zenginleştirir.

Esasında, mesleğin doğasına ilişkin bu kavramsallaştırma düzeyi, meslek elemanlarının, işlevselliğini zorlayan sistemlere ilişkin atıflarını kısıtlamaktadır. Doğal olarak, hizmet sunum sistemi ya da müracaatçıları etkileyen diğer sistemler, sosyal hizmetin değer ve amaçları ile az ya da çok uyumlu olabilir. Böylesi bir nokta, mesleki uygulamaya ilişkin bir zorlama noktasından çok mesleğin varlık nedenini ortaya koyar.

Böylesi bir çerçeve içerisinde, sosyal hizmetin makro ve mikro uygulamalarının dengesi ne olacaktır? Kanımca, bu sorunun yanıtı, içinde yaşanılan toplumsal süreç açısından, toplumun yapısı, gelişme dinamikleri içerisinde yatmaktadır. Bu denge, zaman ve mekana göre değişebilmekle beraber, makro ve mikro uygulamaların birbirleri açısından “olmazsa olmaz” oldukları açıktır.

Sosyal hizmet mesleğinin temel çelişkilerinden biri de toplum ile olan ilişkisinde gizlidir. Bilindiği gibi, toplum, her mesleğe yasal olarak tanınmış kimi yetki ve sorumlulukları yüklemiştir. Sosyal hizmete yüklenen görev ise bireyin sosyal işlevselliği ile çevresi ile etkileşimi temelinde, birey ve toplum odaklı değişme ajanlığıdır. Bununla beraber, Witkin (1998: 484)’in’de belirttiği gibi, sosyal hizmet değiştirmeye çalıştığı sistem tarafından desteklenmekte ve biçimlenmektedir. Ayrıca, sosyal hizmeti destekleyen, biçimleyen, uygulama alanı ve uygulama yetkisi tanıyan toplum onu denetlemektedir. Bu sözlerin anlamı, asla, mesleğin toplumun denetiminden kaçınması demek değildir. Bu durum, özünde son derece temel bir çelişkiyi barındırmaktadır. Bu çelişki, mesleği çevreleyen, onu vücuda getiren temel varlık olan “toplumun”, bu gücü verdiği meslekten, kendini (toplumu) ve üyelerini değiştirmesini beklemesinden kaynaklanmaktadır. Doğal olarak, değişme oryantasyonlu bir mesleğin, her zaman toplumun kimi temel değerlerine uygun olamamasının ya da toplumun farklı değerler ile karakterize edilen kesimlerince kabul görmemesinin ve hatta reddinin söz konusu olacağı düşünülebilir. Böylesi bir durumda, meslek ne gibi bir yol izlemelidir? Nasıl davranmalıdır? Kanımca, uygulama düzeyinde yaşandığında mesleğin işlevselliğini son derece etkileyen böylesi bir durumun açılımına cevap, yine mesleğin felsefi tabanı ve değerlerinden rahatlıkla bulunabilir. Örneğin, self-determinasyona bağlılık, katılım, müracaatçının bulunduğu yerden başlama, bireyin değeri ve onuruna saygı, insanın ve toplumun uygun koşullar sağlandığı takdirde gelişebileceğine ve değişebileceğine ve bunlara ilişkin potansiyellerinin olduğuna dair olan inanç gibi kavramların bütüncül bir yaklaşımla mesleğin uygulamasında mecz edilmesi, toplum tarafından kabul görmeme riskini ortadan kaldırmanın yoludur. Esasen, sadece ve sadece, mesleğin ilke, değer ve felsefesinin, özsel bir deyişle doğasının, uygulamaya aktarıldığı faaliyetler sosyal hizmet karakteri taşır.

Sosyal hizmetin çelişkili gibi görünen yönlerinden biri de, toplumun farklı değerlerle karakterize edilen nüfus gruplarından oluşmasından kaynaklanmaktadır. Fenomenolojik bir bakış açısından, sosyal hizmet mesleğinin gerçekleştirdiği birey ve toplum odaklı tüm mesleki çalışmalar, toplum grupları tarafından, değerlerine göre, farklı farklı değerlendirilir. Sosyal hizmet mesleği, uygulamalarında, toplum tarafından oluşturulmuş sosyal kaynakları kullanan bir meslektir. Teorik olarak, meslek tarafından kullanılan ve üzerinde tüm toplumun hak sahibi olduğu bu sosyal kaynaklar, tüm toplum gruplarının sosyal refahlarına yönelik olarak kullanmak istedikleri kaynaklardır. Söz konusu kaynakları kullanan bir meslek olarak sosyal hizmet mesleği, Kut (1988)’un da belirttiği gibi, toplumun vicdanı olarak çalışır ve yoksunluk ve sosyal problemler yaşayan birey, grup ve toplumların sosyal işlevsellikleri ve refahlarına yönelir. Esasen, üzerinde tüm toplumun hak sahibi olduğu kaynakları, belirli nüfus gruplarına yönelik olarak kullanabilmek, - her ne kadar teorik düzeyde tanımlanmış mesleki bir fonksiyon olsa da – zor bir görevdir. Çünkü, toplumdaki tüm nüfus grupları, sosyal kaynağın, sosyal sorunları, ihtiyaçları ve en önemlisi de değerlerine göre kullanılmasını ister. Bu kaynağa ilişkin olarak, yararlarını, farklı farklı noktalarda gören bir toplum –ki esasta bu durum son derece normaldir – yapısı içerisinde sosyal hizmet, müracaatçı gruplarının refahı ve haklarına yönelmek zorundadır. Çünkü, sosyal hizmet, açıkça, müracaatçı gruplarının yararı açısından statükoyu değiştirmeye yönelen, bireyin gelişme kapasitesini sağlayan yaşam kalitesine inanan ve müracaatçı gruplarının haklarını savunan bir meslektir. Sosyal hizmetin tüm uygulamaları, müracaatçı gruplarına yönelik olarak “kaynakların yeniden dağıtımı (allocation of resources)” ya da müracaatçı kitlesi olarak adlandırılan bir grubun sorun ya da ihtiyaçlarına ilişkin bilinçliliği ile ilgili olduğundan, özde, politiktir (Abramovitz 1993:6) ve değerlere dayalıdır (Sermabeikian 1994: 178). Yine, sosyal hizmetin bürokrasi ile zaman zaman uyuşamaması, bürokrasi içerisinde uygulanan bir meslek olarak, mesleki kararlarını profesyonel etik kod ilkelerine dayalı olarak oluşturmasını son derece zorlaştırabilmektedir (Rhodes 1986:134 akt. Banks 1998: 223). İşte bu durum, sosyal hizmetin karşı karşıya kaldığı temel çelişkili durumlardan bir tanesidir. Tanımlanan noktada, sosyal hizmet mesleği, çatışmalı durumu, bilimsel bilgi, yöntemler, değerler temelinde çözmek zorundadır. Belki de tüm bunlardan daha önemlisi, mesleğin temsil ettiği müracaatçı gruplarının refahı ve sorunlarının çözümü için çalışırken tüm topluma karşı yerine getirmesi gereken fonksiyonlarının bulunmasıdır. Çünkü, sosyal hizmet, tüm diğer meslekler gibi, –doğal ve doğru olarak- topluma karşı sorumludur ve amacı en genelde, tüm toplumun gelişimi, yaşam kalitesinin arttırılmasıdır.

SONUÇ

Sosyal hizmetin doğası ve çelişkilerine ilişkin üzerinde durulmaya çalışılan tüm bu konular, iki şeyi açıklıkla ve kesinlikle göstermektedir: Kolay olan sadece muğlak sözlerle sosyal hizmet üzerine konuşmaktır, sosyal hizmetin doğasını uygulamaya aktarabilmek değil. Belki de bu nedenle sosyal hizmet, üzerinde konuşmaktan ziyade doğasını yaşama aktarabildiğiniz an gerçek anlamına kavuşan bir meslek ve disiplindir. Eğer, sosyal hizmet, felsefi derinliğinden, bilimsel bilgisinden, teorilerden, kendi ürettiği bilgiden, yöntemlerinden, değerlerinden, içinde uygulandığı kültürden belki de en önemlisi “sanat” yönlerinin herhangi birinden bir an bağımsızlaştırılacak olursa, son derece sığ bir hal alır. Böylesi bir durum, mesleği meslek olmaktan çıkarıp, adeta, “kafası çalışan ve merhametli herkesin yapabileceği” bir faaliyet haline sokar.

Kanımca, “Sosyal Hizmetin Doğası ve Paradigmaları” isimli bu incelemenin ikinci temel sonucu, tartışılan tüm konuların sosyal hizmeti güçsüzleştiren, uygulamasını zorlaştıran durumlar olmadığıdır. Eğer, çelişkili gibi görünen bu konular ile mesleğin felsefi kimliğine uygun yollar ile ilgilenilir, çelişkili gibi görünen konulara ilişkin açılımlar yine sosyal hizmetin doğası içerisinden aranır ise gerçek ortaya çıkacaktır. O gerçek ise, kanımca, çelişkili gibi görünen konuların sosyal hizmetin zenginliği, güçlülüğü ve uygulamasını etkinleştiren konular olduğudur. Söz konusu çelişkili konulara, içinde yaşanılan toplumsal ve küresel süreç ve kültürü kavrayarak, mesleğin temel ilke ve felsefesi çerçevesinde, teori ve uygulama düzeylerinde yönelmek, kanımca, sosyal hizmetin mesleki başarısı anlamına gelecektir.

Böylesi bir düzey, temel bir noktayı, açıklıkla, ortaya koyar: Sosyal hizmet uygulaması son derece zordur ve Skidmore ve Thackeray (1976: 5 akt. Kut 1988:16)’ın da belirttiği gibi “bilim ve değer temeli ile birlikte bir sanattır”. Sosyal hizmetin uygulama zorluklarını Garrett (1994: 513) çok özlü biçimde belirtmektedir: “Sosyal hizmetin amaçları her zaman başarılarından büyük olmuştur”.
Son sözlerimi, öğrencisi, “Sosyal Refah Politikası ve Planlaması” dersinde yardımcısı, asistanı, çalışma arkadaşı olmaktan onur duyduğum, kendisinden çok şey öğrendiğim, yaşantısında sosyal hizmeti yaşatan hocam Prof. Dr. Sema KUT’a seslenerek bitirmek istiyorum: YOLUNUZ, YOLUMUZDUR.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

ABRAMOVITZ, Mimi

1993 “Should All Social Work Students Be Educated For Social Change” Journal of Social Work Education Vol:29 Nu:1:6-11.

BANKS, Sarah

1998 “Professional Ethics in Social Work ---What Future?”

British Journal of Social Work Vol:28 Nu:2 : 213-231.

BARTLETT, Harriett M.

1970 The Common Base of Social Work Practice. New York: National

Association of Social Workers.

CAMPBELL, Tom

1988 “Justice as Contract: Rawls and Welfare.”

Justice: Issues in Political Theory. Humanities Press, International,

Inc.,Atlantic Highlands, NJ.

COMPTON, B.R. ve B. GALAWAY

1979 Social Work Processes. The Dorsey Press, Homewood, Illinois.

CONNOWAY ,R.S. ve M.E. GENTRY

1988 Social Work Practice. Englewood Cliffs,NJ:Prentice Hall.

DOLGOFF, Ralph L.

1981 “Clinicians as Policymakers.” Social Casework: The Journal of Contemporary Social Work, Vol:62, Nu:5:284- 292.

FIGUEIRA, Mc DONOUGH , Josefına

1993 “Policy Practice: The Neglected Side Of Social Work Interventions.”

Social Work, Vol:38,Nu:2:179-188.

FINK, A.E. , J.H. PFOUTS, A.W. DOBELSTEİN

1985The Field of Social Work. Beverly Hills, CA:Sage .

GARRETT, Annette

1994 “The Professional Base of Case Work” Families in Society : The Journal of Contemporary Human Services (Revisiting Our Heritage) Vol :75 Nu:8 :513.

HAYNES, Karen S.

1998 “The One Hundred-Year Debate: Social Reform Versus Individual Treatment” Social Work, (Special Centennial Issue) Vol:43 Nu:6: 501-509.

HUMPREYS, N.A. ve D. S. LAKE

1993 “Integrating Policy and Practice: The Contribution of Clinical Social

Work.” Smith College Studies in Social Work, Vol:63,Nu:2: 177-185.

JANSSON, Bruce S.

1984 Theory and Practice of Social Welfare Policy:Analysis,

Processes, and Current Issues.Wadsworth Publishing Company, Belmont, California.

1990 Social Welfare Policy:From Theory to Practice. Wadsworth

Publishing Company, Belmont, California.

JONES, Catherina

1985 “Types of Welfare Capitalism.”

Goverment and Opposition, Vol:20,Nu:30: 328-342.

KUT, Sema

1988 Sosyal Hizmet Mesleği, Nitelikleri, Temel,

Unsurları, Müdahale Yöntemleri. Ankara.

KOŞAR, Nesrin

1992 Sosyal Hizmetlerde Aile ve Çocuk Refahı Alanı, Gözden geçirilmiş ikinci baskı, İltek A.Ş, Ankara.

MEENAGHAN, M. T. ve M. GRUBER

1986 “Social Policy and Clinical Social Work Education: Clinicians

as Social Policy Practitioners.”

Journal of Social Work Education, Vol:2: 38-45.

NORDSTROM, Robert

1994 “Revisiting Our Heritage” Families in Society : The Journal of Contemporary

Human Services Vol :75 Nu:9 : 574.

PINCUS, A. ve A. MINAHAN

1973 Social Work Practice: Model and Method.Illinois: Peacock Press.

RAWLS, John

1971 A Theory of Justice. Cambridge: Mass: Harvard University Press.

REIN, Martin

1970 Social Policy. New York : Random House.

SCHORR, Alvin

1985 “Professional Practice as Policy.”

Social Service Review, Vol:59,Nu:2: 178-196.

SERMABEIKIAN, Patricia

1994 “Our Clients, Ourselves: The Spiritual Perspective and Social Work Practice” Social Work Vol:39 Nu:2: 178-183.

SKIDMORE, R. ve M. THACKERAY

1964 Introduction to Social Work.New York : Appleton –Century-Crofts.

1982 Introduction to Social Work. Englewood Cliffs,NJ: Prentice Hall.

SMALLEY, Ruth, E,

1967 Theory for Social Work Practice.

New York :Columbia University Press.

SPECHT, Harry

1968 “Casework Practice and Social Policy Formulation.”

Social Work, Vol:13,Nu:1: 4-12.

1990 “Social Work and Popular Psychotherapies.”

Social Service Review,Vol:59: 345-357.

ŞAHİN, Fatih

1999 “Sosyal Hizmet Uzmanlarının Sosyal Refah Politikası Süreçlerine Katılımı.” (Yayımlanmamış Doktora Tezi),H.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü,Ocak, Ankara.

WAKEFIELD,Jerome C.

1988 “Psychotherapy, Distributive Justice and Social Work. Part

1: , Distributive Justice as a Conceptual Framework for

Social Work.” Social Service Review, Vol:62: 187-210.
WITKIN, Stanley L.

1998 “Is Social Work an Adjective” (Editorial) Social Work (Special Cennential Issue) Vol:43 Nu:6: 483-486. WYERS, Norman L

1991 “Policy- Practice in Social Work : Models and Issues.” Journal of Social Work Education, Vol 27, Nu:3: 241-250.

 

 



Editörler




Google
 

 


 


KURUMSAL VE BİREYSEL İŞ İLANLARI

 


 

SOSYAL MEDYA




 

 

Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye

sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.