Sosyal Hizmet Mesleği

Bilgiler
Yayınları
Araştırmalar
 


Sosyal Hizmet Alanları

Çocuk
Gençlik
Yaşlılık
Aile
Sosyal Sorunlar
Engeliler
Tıbbi Sosyal Hizmet


Kaynak Bilgiler

Bireysel Gelişim
Sosyoloji
Psikoloji
İnsan Hakları
İletişim Bilgisi

 

 

 

 

 
 


ANA SAYFA

SOSYAL HİZMETİ YAPILANDIRMAK AÇISINDAN SOSYAL YAPILANDIRMACILIK

Fatih ŞAHİN (SHU)
 

 
 
Sosyal hizmet, müracaatçı kitlelerinin yararına olacak şekilde sosyal adaleti ve insan haklarını gerçekleştirme hedefine değişme ajanlığı temelinde yönelen bir meslek ve disiplindir. Bu hedefi gerçekleştirmek ise, açıkça, sosyal hizmetin temel misyonu olan birey ve toplum odaklı değişme ajanlığı fonksiyonuna işaret etmektedir. Mesleğin kimliğinin asli bileşeni olarak değişme ajanlığı fonksiyonu açıkça bir gerçeğe işaret etmektedir. O gerçek ise, “bir şeyi değiştirmek için, ona ilişkin olan gerçeği anlama gereksinimi” içinde olunduğu gerçeğidir. Bir başka deyişle, sosyal hizmet uzmanları fonksiyonlarını yerine getirmek için müracaatçı sistemlerine ilişkin gerçeği kavramak durumundadırlar.

Varolan gelişme aşamasında, durumu anlamak için kullanılacak temel araç, şüphesiz ki, bilimsel bilgidir. Sosyal hizmet meslek ve disiplini, müracaatçı sistemlerinin sorun ve ihtiyaçlarını kavrayıp kendi değer ve felsefesine uygun çözümler getirme peşindedir ve bu çabasında teori, model ve yaklaşımları kullanmaktadır. Bununla beraber, müracaatçı sistemlerinin içinde bulundukları problem ya da ihtiyaç durumlarını tanımlamaya yardım eden bilgi ve teorik yaklaşımlar, mesleki uygulama sürecinde kullanılacak araçları, müdahale noktalarını ve hatta müdahalenin özünü değiştirir. Böylelikle, problemin tanımı ve müdahale sürecinde bu kadar farklılık yaratabilen teorik seçimler, sosyal hizmette son derece önemli hale gelmektedir.

Böylesi bir noktada, müracaatçı sistemlerine ilişkin gerçeği anlamak son derece önemli hale gelmektedir. Sosyal bilimlerde gerçeğin ne olduğuna ilişkin soruya verilen cevabın iki kutubu vardır. Birinci cevap, dünya hakkındaki gerçeğin dışarılarda bir yerde ve bireyden bağımsız olduğunu belirtmektedir. İkinci cevap ise, dünya hakkındaki gerçeğin bireyden bağımsız olmadığını, bireyin algılama, düşünce ve inançlarına bağlı olduğunu savunmaktadır. Modern sosyal ve davranış bilimlerinde birinci cevap klasik ampirizm, ikinci cevap ise sosyal yapılandırmacılık (social constructionism) olarak adlandırılır. Gerçeğin, bireyin algılama, düşünce ve inançlarına bağlı olduğunu savunan sosyal yapılandırmacı yaklaşımı anlamak, bireyselleştirme, katılım, bireyin ve toplumun bulunduğu yerden başlama, self-determinasyon, insan hakları ve sosyal adalete son derece önem veren sosyal hizmeti derinden etkileyecektir. Çünkü, sosyal yapılandırmacı yaklaşım, tıpkı sosyal hizmet gibi, insan ve topluma ilişkin gerçeği anlama ve değiştirme çabasında başarılı olabilmek için, değişme sürecine konu olanların görüşlerinin ön plana çıkarılmasına büyük önem atfetmektedir. Bu nedenle, bu makalede, sosyal yapılandırmacı düşünce ve sosyal hizmet eğitim ve uygulamasına getirdiği bakış açısı sosyal hizmet literatürümüzde kullanılan kavramlaştırmalar da göz önüne alarak incelenecektir.

SOSYAL YAPILANDIRMACILIĞIN TEMELLERİ

Sosyal yapılandırmacı düşünce Berger ve Luckman’ın (1971) çalışmalarına dayalıdır. Berger ve Luckman’a göre gerçek, davranışlarımıza rehberlik eden bilgi (knowledge) olup gerçeğin ne olduğu hakkında her birimizin farklı fikirleri vardır. Paylaşılan bir gerçeklik görüşüne ulaşabilmek için, onu organize eden ve objektif kılan çeşitli sosyal süreçler aracılığı ile bilgilerimizi diğerleri ile paylaşırız. Dünyadaki şeylerin nasıl olduğuna ilişkin sayıltılarımızı paylaştığımızdan dolayı sosyal eylemler daimi ve geleneksel bir hal alır. Toplumun ilgili boyutuna ilişkin olarak pek çok kişi anlaştığında, bu basmakalıplar, anlaşmalar kurumsallaştırılır. Bu biçimi ile sosyal anlayış, insan ürünüdür. İnsanlar, bu gerçekliği kabul eden sosyal anlayışlar içinde büyüdüklerinden dolayı toplumun ürünüdürler. Bu ise, insanların, toplumun sosyal yapısı içerisinde sosyal anlamların yaratılmasına, kurumsallaşma ve yasallaştırma süreçleri yolu ile katkı verdikleri döngüsel bir süreçtir. Toplumlar, bireylerinin de katılımı ile insanların geniş ölçüde uyum sağladıkları sosyal anlaşmaları yaratırlar. Böylelikle bizler, devamlı değişen etkilerin döngüsünü, yaratılan ve yeniden yaratılan yapıları, insanların içinde yaşadıkları ve yeni anlaşmaları üreten değişen yapıları görebiliriz (Payne, 1997, s.14). Örneğin; çoğumuz, önyargılarımızın kaynağını öğrenme çabasında, genellikle, olmayız. Sosyalizasyon süreci içerisinde, içinde bulunduğumuz sosyal, ekonomik, ahlaki, kültürel pek çok baskın düşünme sistemi ve bu sistemden etkilenen çevremizdeki diğer insanlar, önyargılarımızı oluşturur ve geliştirir. Bir başka deyişle, pek çok sistem, kendi yararları çerçevesinde oluşturdukları bir fikri, bir gerçek olarak çevrelerine, adete bir anlaşma yapmışçasına tutarlı bir biçimde yayabilirler. Bu süreçte, bu sürece konu olan bireyin de yararları maksimize ediliyor ya da en azından kişiye öyle algılatılıyor ise, bu fikir, bilinç süzgecinden de çok sıkı bir biçimde geçirilmeden kolaylıkla kabul edilebilir.

Sosyal yapılandırmacılık, sosyal psikolojik yaklaşım içerisinde gelişmiştir. Yapılandırmacıların, objektif gerçekliğin kavranamayacağı görüşü ile paralel olarak sosyal yapılandırmacılar, bilme biçimimizin sosyal boyutunu vurgularlar. Gergen’in (1985, s. 266) de belirttiği gibi, dünyayı anlatan kavramlar, sosyal sanat eserleri olarak, insanlar arasındaki tarihsel karşılıklı değişimlerin ürünüdür. Yapılandırmacılara göre, anlamlar, belirli alanlarda ya da gelenekler içinde doğar. Üyesi olduğumuz topluluklar ve kültür, dünyayı algılayış biçimimizi etkiler. Kabul ettiğimiz kategoriler ve sınamadan kabul ettiğimiz bilimsel gerçekler, sosyal, ahlaki, politik ve ekonomik kurumlar tarafından beslenir ve desteklenir (Gergen, 1985, s. 268). Yapılandırmacılar, sıklıkla kabul edilen kategorilerin mutlaklığını sorgularlar.

Sosyal yapılandırmacılık bakış açısından, neyin gerçek olduğu bilgisi de dahil olmak üzere, tüm bilgiler sosyal olarak yapılandırılmıştır. Toplumda varolan tüm bireyler, toplumun normları ve neyin gerçek olduğu bilgisini içinde bulundukları toplumdan kazanırlar. Edinilen tüm bu gerçekler kuşaktan kuşağa sosyalleşme süreçleri ile aktarılır ve içselleştirilir. Bu süreç ile aktarılan bu bilgiler yaşama ilişkin görüş ve ideolojimizin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Gerçeğe ilişkin tüm bu bilgiler, bireyler tarafından geniş ölçüde kabul edilir ve nadiren sorgulanır. Bu bilgiler, düşünsel düzeyde ayaklarımızı bastığımız ve her şeyi üzerlerine bina ettiğimiz yapılardır.

Sosyal yapılandırmacılığın temellerinde, her bireyin farklılıkları olduğu sayıltısı yatmaktadır. İnsan işlevselliğini geliştirmek ya da değiştirmek için uygun teknik ya da müdahaleler dizisi yoktur. Tersine, bu yaklaşım, müracaatçının özel ihtiyaçlarına uyarlanması gereken müdahaleler gereğini ortaya koymaktadır. Yapılandırmacılık, bilgiyi, çevre ile etkileşimde olan gözlemcinin yaratımı olarak gören Kant felsefesine dayalıdır. Yapılandırmacılara göre, gerçeği, ona ilişkin yorumlarımızdan bağımsız olarak kavrayamayız. Objektivistlere göre ise, hipotezler geliştirip onları test ederek “gerçek” dünyaya ilişkin keşiflerde bulunabiliriz. Yapılandırmacılar, ilgi ve değerlerin, asla, gözlemlerimizden tamamen bağımsızlaştırılamayacağını belirtmektedir (Dean, 1993, s. 128).

Sosyal yapılandırmacılık bakış açısından bilgi, gözlemcinin çevresi ile etkileşiminden doğar. Bunun anlamı ise, açıkça, bilimsel araştırmacının tarafsız bir noktada kalarak dünyaya ilişkin bilimsel gözlemler yapamayacağıdır. Sosyal yapılandırmacılara göre, gözlemcinin değer, çıkar ve ilgileri her zaman işin içindedir ve gözlem yapmanın bizatihi kendisi gözleneni değiştirir. Bilgi keşfedilmez, yaratılır ve önemli olan bağlamdır. Bu perspektiften bakıldığında, bilgi ve algıyı etkileyen nörolojik ve biyolojik faktörler kadar bilgi ve algıyı biçimleyen sosyal, kültürel, tarihsel, ekonomik ve politik koşullarda önemlidir (Dean, Rhodes, 1998, s. 256). Bir başka deyişle, politik ve sosyal güçler, sosyal hayatta kullanılan kavramsallaştırmaları ve kategorileri etkilemektedir. Bu kategoriler ise, onlara hayat veren politik ve sosyal kurumları desteklemektedir. Bu bakış açısı ile dil, anlamı ortaya çıkarmaktan ziyade anlamı belirlemekte merkezi bir role sahiptir ( Dean, Rhodes, 1998, s. 256).

Sosyal yapılandırmacı düşünce, gerçeğin insan dili ile yayıldığını belirtmektedir. Hartman’ın (1991) tabiriyle, “kelimeler dünyayı yaratır”. Bu, şiddet, yoksulluk, ruhsal ya da duygusal acıların problem olmadığı anlamına gelmez. Onlar, deneyimlenir ve farklı bir biçimde hikaye edilir. Örneğin, kürtajın toplum tarafından utanç verici ve yasal olarak tanınmadığı 1940’lı yıllarda gizli bir biçimde bu olayı yaşamış bir kadının deneyimleri ile 2000’ler de yasal olarak kürtajı seçen, kendisine profesyonel yardım önerilen ve duygularını benzer durumdaki kadınlarla paylaşan kadınların deneyimi birbirinden son derece farklıdır. İnsanlar, acılarına, yoksulluklarına, başarı ve başarısızlıklarına farklı farklı anlamlar yüklerler. Deneyim aynı olmakla birlikte gerçeklik farklıdır (Laird, 1995, s. 154-155).

Dil, her zaman gerçek dünyaya birebir karşılık gelmemektedir. Sosyal yapılandırmacı bakış açısından, dil ile dünyadaki şeyler arasındaki ilişki kesin değildir. Objeler, eylemler ve durumlar ile onların adlandırılma biçimleri arasında bağlantı olması gerekli değildir. Dil dünyayı yansıtmaz, dünyayı üretir (Witkin, 1999, s. 5). Dilin temel fonksiyonu, sosyal yaşamı koordine etmek ve düzenlemektir (Gergen, 1994). Yapılandırmacılar, kelimelerin anlamını çeşitli bağlamlarda kullanımına ilişkin görürler. Dil, toplumdaki baskın güç gruplarının lehine olacak tarzda fonksiyonel olabilir. Marcuse’un belirttiği gibi, insanlar, kendi dillerini kullanırken aynı zamanda, efendilerinin dillerini kullanırlar (Ingram, 1990). Örneğin; kapitalist ekonomik sistemin en katı değerleri ile uygulandığı bir toplumda uzun süredir iş bulamayan özürlü bir birey, durumunu, onun iş bulmasını zorlaştıran ya da imkansız kılan toplumsal faktörlere (sözgelimi, istihdam yapısı, önyargılar, yaşama katılmasını kolaylaştıran yapıların olmayışı v.b.) vurgu yapmak yerine kendi yeteneklerindeki eksiklik ve psikolojik durumu ile açıklayabilir. Yine, aynı toplumda, bu duruma müdahale noktasında işlevsel olan sosyal hizmet uzmanı, toplumsal faktörleri değiştirmenin zorluğundan dolayı, müdahalesinin odağını bireysel düzeyde tasarlayabilir. Hem özürlü işsiz genç hem de sosyal hizmet uzmanı toplumun, sosyal, kültürel, tarihsel, ekonomik ve politik koşulları tarafından biçimlenmiştir. Bu anlamda, toplum, her ikisini de, durumu aynı dil ile tanımlamaya ve psikolojik düzeyde müdahaleye yöneltebilecektir.

Bizim yaşamla ilişki kurma biçimimiz yaşamı belirleyecektir. Temel olan, kimin gerçeklik tasarımının “gerçeğe” daha yakın olduğuna karar vermeye çalışmaktan ziyade birbiriyle rekabet eden yorumlar arasından nasıl seçim yapacağımıza karar vermektir. Anlatımın bir biçim ya da kaynağına öncelik vermekten ziyade, farklı anlatımları, kendi bağlamsal çatısı içerisinde nasıl dinleyip değerlendireceğimize karar vermek zorundayız. Bir kesinlik içinde işgörmekten ziyade, yeniden kavramsallaştıran yaklaşımlar içinde olmak önemlidir (Witkin, 1999, s. 6).

Sosyal yapılandırmacı görüş, bir araştırma biçimi olarak, niteliksel araştırmalara büyük önem vermektedirler. Niteliksel araştırma, oriyantasyon olarak varoluşçu ya da fenomonolojik olarak ele alınmakta, anlam ve amaç bulmaya yönelmektedir. Sosyal yapılandırmacılık, katı davranışçı yöntemlerden ziyade insancıl (hümanist) yaklaşımlara önem vermektedir (Atherton, 1993, s. 618). Sosyal yapılandırmacılar, sosyal gerçekliği tanımlarken benliğin öneminin farkındadırlar. Tanımlama sürecinde, tanımlama işine yönelen kişi kendi deneyim, ilgi ve inanç sistemlerini de ister istemez işin içine sokar.

Sosyal yapılandırmacı düşüncede, bilgi, ne bilme uğraşısı ile uğraşandan ne de bilgi üretme sürecinden ayrı tutulmaz. Aynı zamanda bilgi gerçeğin bir ölçüsü de değildir. Sosyal yapılandırmacılar, insanların gerçeği keşfedemeyeceklerini fakat dilin sosyal etkileşimde gerçeklik kavramsallaştırılması oluşturmak için kullanılabileceğini savunurlar. Bir kişinin gerçeklik kavramsallaştırması, o kişinin dünyaya ilişkin yorumuna verdiği anlamdan oluşur. Anlamlar, düşüncenin karşılıklı olarak değiştirildiği iki ya da daha fazla insan arasındaki diyaloglarda oluşur (Greene, Jensen, Jones, 1996, 173). Weick (Laird, 1995, s. 151)’in de belirttiği gibi, insan bilgisi süreçleri, kültür, koşullar ve insan ruhu tarafından biçimlenmiştir. İnsan bilgisi, yorum konusu olması itibari ile sübjektiftir. Bununla birlikte, sosyal yapılandırmacılar, bilgi üretmede bilimi reddetmemektedirler. Onlara göre bilim, bilgi üretmek açısından bir yoldur fakat diğer yollarda ciddi bir biçimde göz önüne alınmalıdır (Atherton, 1993).

Sosyal yapılandırmacılar, bilginin karşılıklı sübjektifliğinin (intersubjectivity) önemini belirtmektedir. Bilgi, böylelikle deneyimlere atfedilen anlamlar konusu haline gelmektedir. Bu anlamlar ise, anlamların sosyo-kültürel dünyasında, diğerleri ile etkileşim içerisinde müzakere edilir. Yapılandırmacı perspektifte, bilgi ve teori farklı olarak ele alınmaz çünkü her ikisi de kültürel olarak yerleşmiştir. Her ikisi de geçici ve müzakere edilebilir durumdadır (Laird, 1995, s. 151). Sosyal yapılandırmacı düşüncede, gerçek ne değerlerden bağımsızdır ne de ölçülebilir. Gerçek, dil ve konuşma yolu ile tasarlanır fakat oluşturulmaz. Sosyal hizmet uygulayıcıları ve teorisyenleri müracaatçıları ile birlikte hikaye değişimini yaratmada rol alırlar, bunun anlamı ise açıkça, gerçeği değiştirmektir. Gerçek test edilmemekte, ölçülmemekte ya da araştırılmamaktadır. İnsanlar, gerçeği onunla olan deneyimleri ve görüşleri yolu ile tekrar düşünmektedir. Gerçek keşfedilmez fakat tekrar tekrar yaratılır (Laird, 1995, s. 152; Dean, Rhodes, 1998, s. 256). Sosyal yapılandırmacılık, sosyal düzenin doğanın uzantısı olmadığını, bir insan yaratısı olduğunu kabul etmektedir.

Gerçeği anlama çabasında bize yardımcı olan teoriler asla yansız ya da toplumsal değerlerden bağımsız değildir. Hiçbir meslek elemanı dünyaya bakış biçimini tamamen bertaraf ederek müracaatçının içinde bulunduğu durumu tanımlayamaz. Bu anlamda, sosyal hizmet uzmanları müracaatçının probleminin doğasını keşfetmekten ziyade müracaatçı ile birlikte problemin bir görünümünü keşfetmeye yönelmektedir. Bu nedenle, sosyal yapılandırmacı görüş, tek bir teorik yaklaşım kullanmaktan ziyade toplum içinde varolan çeşitli gruplar tarafından kendi yararları çerçevesinde üretilmiş olması muhtemel teorilerin kümesinin ve pek çok uygulanabilir yorumun kullanımını öngörür. Böylelikle, müracaatçının özgün yaşam deneyimine onun verdiği anlamı yakalayabilecek farklı gözlükler ile bakmak mümkün olabilecektir.

Olgu ve değerler birbirinden tam olarak ayrılamaz. İhtiyaç ya da problemle ilgili tüm insanların değerleri, karşılıklı değişme çabaları için önemlidir. Araştırmacı ya da uygulamacı olarak gözlediklerimizi etkilemeden ya da onlar tarafından etkilenmeden katılım veremeyiz. Bu yüzden, değerlerimiz tanınmalı, yeniden incelenmeli, berraklaştırılmalı ve bu biçimde teraputik iletişim başlatılmalıdır. Uygulamacıların değerleri, iletişimde, müracaatçılarının değerlerinin önüne geçmemelidir. Çünkü, uygulamacılar daha iyi ya da daha doğru olan kendi değerleri konusunda uzmandır (Laird, 1995, s. 152). Müracaatçının yaşamında daha iyiye onun ile birlikte varılmaya çalışılan noktalar onun dilinden ve onun değerleri ile tanımlanmalıdır. Ancak bu şekilde müracaatçının sorun ve ihtiyaçları onun gerçekleriyle ele alınmış olur.

Sosyal yapılandırmacı yaklaşımda, ilgilenilen müracaatçı sistemi değerlendirilmez. Bildiğimiz anlamda değerlendirme kavramı yoktur. Teşhis kavramı, bir başka kişinin geçmişteki ya da şu anki deneyimlerini yorumlayan uzman bir “bilene” işaret eder. Böylesi bir durumda da müracaatçının hikayesini dinlemek zorlaşır. Sosyal yapılandırmacı görüşte, işbirliği (collaboration), esneklik (reflexivity) ve çeşitlilik (multiplicity) baskın öğelerdir (Laird, 1995, s. 157). Sosyal yapılandırmacılığın görüş açısından, insan davranışının içinde oluştuğu sosyal bağlamı anlayabilmek için değerler, maksatlar ve niyetler göz önüne alınmalıdır. Bu çerçevede, sosyal gerçek, empati, sezgi ve erdem yolu ile anlaşıldığı kadar ölçülemez (Atherton, l993, s. 617-618). Sosyal hizmet uzmanları da, müracaatçının durumunu anlayabilmek açısından, bilimsel bilgilerinin yanı sıra, insan olmak ve toplum gerçeği içinde yaşamakla bağlantılı öz niteliklerini mesleki sürece aktarmalıdır.

SOSYAL YAPILANDIRMACILIK PERSPEKTİFİNİN SOSYAL HİZMETE İLİŞKİN DOĞURGULARI

Sosyal yapılandırmacılık sosyal hizmet meslek ve disiplininin değer ve misyonu ile sıkı sıkıya ilişkilidir. Sosyal hizmet uzmanları da tıpkı sosyal yapılandırmacılar gibi, baskın bilgi yapılarını sorgularlar ve her ikisi de tarih ve kültürün etkilerini anlamaya çalışırlar. İhtiyaç içindeki insanları anlama biçimimiz, ekonomik, politik, ideolojik ve ahlaki faktörler tarafından biçimlenmektedir. Yöneldiğimiz problemleri yapılandıran bu modeller ve bu modellerin sosyal hizmet tarafından sunulan hizmetlere etkisi son derece önemlidir. Örneğin, hem sosyal yapılandırmacılar hem de sosyal hizmet uzmanları, çocuk refahı alanındaki uygulamaların çocuğu hangi noktalarda koruduğunu, bu durumdan kimlerin yararlandığını ve böylesi görüşlerden kimlerin zarar gördüğünü anlamaya çalışır (Witkin, 1999, s. 7). Örneğin; toplum tarafından üretilen sokak çocukları merkezlerinin misyonu nedir? Neyi amaçlamaktadır? Bu merkezlere toplum tarafından biçilen misyon bu çocukların sadece kendi yaşam alanlarından uzaklaştırılması mıdır ya da yaşam alanlarının ne kadar yakınında bu çocuklar istenmektedir? Bu çocukların yaşama aktif bir üye olarak katılması konusunda toplumsal gruplar ne ölçüde anlaşmıştır? Bu gruplar ne ölçüde sosyal hizmet mesleğinin etik ve değer tabanı ile uyumlu değer sistemlerine sahiptir? Bu çocukların sokakta çalışmasından yararı olan toplumsal gruplar var mıdır? Bu toplumsal gruplar, sosyal hizmet oriyantasyonlu mesleki çalışmaları hangi noktalarda engellemeye çalışmaktadırlar? Esasen, sosyal yapılandırmacı bakıştan kaynaklanan böylesi bir ele alış, gerçekleştirilecek mesleki müdahalenin de başarısı anlamına gelecektir.

Sosyal hizmet uzmanları ve sosyal yapılandırmacılar, farklı bilgi, gelenek ve ifade etme biçimlerini destekleme, kolaylaştırma ve yasallaştırmaya yönelmektedirler. Belirli kriterlere göre bilgi ya da ifade biçimini ve bilgi taleplerini sınırlandırmanın, temelde, bir gereği yoktur (Gergen, 1994). Sosyal hizmet uzmanları toplum içinde kendilerini, haklarını ifade edemeyen bireylerin de söz hakkı olması gerektiğine ve toplumdaki marjinal kesimlerin tüm toplum için değerli olabilecek görüş açılarına sahip olduğuna inanır. Belki de, sosyal hizmet, cinsiyet ayrımı, önyargı, ırk ayrımı ve özürlülüğe ilişkin baskıcı yapılandırmaları değiştirebilecek, güç-bilgi ilişkisini açığa vurabilecek tek meslektir (Witkin, 1999, s. 7).

Witkin (1999)’un da belirttiği gibi, sosyal hizmet tüm bu görüşlerin ifade edildiği bir alan haline getirilmelidir. Örneğin, sosyal hizmet dergilerinde müracaatçıların ifadeleri yoktur. Bununla birlikte, eğer sosyal hizmet uzmanları, onlara anlamlı hizmetler götürecekse, onların kendi dilleri ile ortaya koyduğu bilgiler son derece hayati noktada olacaktır. Bu nasıl sağlanabilir? Müracaatçıların kendi kelime ve perspektifleri ile deneyimlerini yazma konusunda cesaretlendirilmeleri, onlara bu süreçte yardımcı yazarlık yapılması, hem müracaatçı hem de uygulamacı rollerini yaşayanların bu ikili (dual) perspektiften kazandıklarını paylaşmaları örnek olarak gösterilebilir (Witkin, 1999). Örneğin, gerçekleştirilen sosyal kişisel çalışma uygulamasında, sosyal hizmet öğrencilerinin sürece ilişkin ifade ettikleri duygu, düşünce ve dinamikleri müracaatçı da okusa ne gibi bir değerlendirmede bulunacaktır? Eğer gerçek onun gerçeği ise, sürece anlam biçme açısından en yetkili olabilecek kişi kendi dilini kullanan müracaatçı olacaktır.

Sosyal hizmet sosyal yapılandırmacı görüşü sadece müracaatçı kitleleri ile çalışırken kullanmamalı, bu görüşü misyonuna uygun bir mesleki uygulama yapabilmek için kimliğinin temellerine yerleştirmelidir. Bu çerçeve içerisinde sosyal hizmet, mesleki etkinliklerinde mesleğin kimliğine uygun bir dil kullanımını son derece önemsemek zorundadır. Örneğin, sosyal hizmet birey ve toplumun değişip, gelişebileceğine inanan, bu çerçevede toplumsal koşulların önemini vurgulayan bir meslek ve disiplin olarak “özürlü” terimini kullanmaktadır. Oysa özürlü kelimesinin çok temel, yaygın olarak kabul edilen ancak sosyal hizmetin asli değerleri ile uyuşmayan anlamlara geldiği açıktır. Özür kelimesi “özür dilemek” bağlamında bir eksikliği, yetersizliği, hatalı olma durumunu bildirirken “özrünü bildirmek” bağlamında ise herhangi bir şeyi yapamamanın rasyonel nedenini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, sosyal hizmet insanın potansiyeline inanan, bu potansiyelin geliştirilebileceği inancına dayalı bir meslek olarak ve disiplin olarak, insanın hatalarından çok güçlü yönlerine odaklanmaya vurgu yaparak onları değerli varlıklar olarak görmekte ve onların bu zengin potansiyelleri doğrultusunda sosyal işlevselliklerini yaşamda bir şeyler gerçekleştirerek oluşturabileceklerine inanmaktadır. Dolayısı ile, özürlü kelimesinin anlamı ile mesleğin özü uyuşmamaktadır. Böylesi bir kavramsallaştırmayı kabul eden ve kullanan sosyal hizmet felsefi dokusundan ve uygulamasından neleri kaybedebilecektir? Toplumda varolan gruplar niye bu terimi kabul etmektedir? Özürlülerin bu kelimenin kullanımından doğan sorunları ya da kazançları nelerdir? Toplumun bu kelimenin kullanımından doğan sorunları ya da kazançları nelerdir? Sosyal hizmet niçin özü ile uyuşmayan bu kelimeyi müracaatçı kitlesini nitelerken kullanmaktadır? Esasen, sosyal yapılandırmacı yaklaşım açısından bu sorulara verilecek yanıtlar, mesleğin özünü etkileyebilecek ve uygulamaya yön verecek niteliktedir.

Nitekim, sosyal hizmette, temel değerlerden olan self-determinasyon karşılığı zaman zaman dilimizde “kendi kaderini tayin hakkı” kavramı kullanılabilmektedir. Derin teolojik anlamı dışta bırakılmak kaydıyla, geniş halk kitleleri tarafından “kader” kelimesi, ülkemizde, birey iradesi ile değiştirilemeyecek bir durum olarak algılanabilmektedir. Böylesi bir algılamanın olduğu sayıltısı altında, toplum tarafından birey iradesi ile değiştirilemeyecek bir durum olarak algılanan kader kavramını, self-determinasyon karşılığı kullanmanın anlamı nedir? Sosyal hizmet, bir meslek ve disiplin olarak insanların yaşamları üzerinde hak, kontrol ve yönlendirme hakkı olduğuna inanıyorsa ve bunu yapabilecek kapasiteleri olduğuna inanıyorsa bu kavramları vücuda getiren temel kavram olan self-determinasyon karşılığı “kader” kavramını niçin kullanmaktadır? Bu kullanımdan dolayı sosyal hizmet, genel toplum, müracaatçı kitlesi ve diğer sistemlerin yararları ve zararları nelerdir? Hangi sosyal, ekonomik, ahlaki, politik kurumlar bu kullanımı desteklemektedir? Bu sorular da, kanımca mesleğim kimliğini kendi özü doğrultusunda yapılandırmasına yardımcı olacak sorulardır. Nitekim, sosyal hizmetin köken olarak geliştiği ülkelerde, sosyal hizmeti organize eden bir değer olarak self-determinasyon kavramı toplumun inanç sistemi ile karşı karşıya gelmemektedir. Esasen, self-determinasyon karşılığı “kendi kaderini tayin hakkı” kavramını kullanmak, bir anlamda, mesleğin değerleri ile toplumun değerlerini karşı karşıya getirmek anlamına gelebilir. Böylesi bir çatışmanın, toplumun ve mesleğin genel yararı ile ne ölçüde uyuştuğu ve değişme ajanlığı fonksiyonu çerçevesinde konuya nasıl yaklaşılması gerektiği konusu tartışmaya açıktır.

Yine bir sosyal hizmet kavramı olarak “client” kelimesi karşılığı dilimizde “müracaatçı” kelimesi kullanılmaktadır. Müracaatçı kelimesi ise Türkçe’de açıkça herhangi bir hizmet alabilmek için başvurmayı ifade etmektedir. Oysa, sosyal hizmet açısından, savunuculuk fonksiyonu paralelinde müracaatçı, (client) hizmete mutlaka başvurmamış da olabilir. Nosyon olarak, makro sosyal hizmet uygulamalarında müracaat etmemiş insanların sosyal koşullarını da etkileyen düzenlemelere yönelinmektedir. Bir başka deyişle, “müracaatçı” kelimesi nedenlerden ziyade sonuçlara yönelen bir sosyal hizmet uygulama biçimini, kelime anlamı itibarıyla, (residual social work) adeta, davet etmektedir. Yine müracaatçı kelimesi, sorunu ya da ihtiyacı olanın durumunu kabul etmesi ile yakından ilişkilidir. Müracaat eden, bir anlamda, sorununun çözümünü de müracaat ettiği kişi ya da kurumdan beklemektedir. Oysa, sosyal hizmet, birey ve toplum sorunlarının çözümünde katılımın önemini bilen, insan potansiyeline, insanın değer ve onuruna inanan, kendi kendine yardıma büyük önem veren bir meslek ve disiplin olarak “client” kelimesine, bu anlamda müracaatçı karşılığını yüklememeli, bu noktada dikkatli olmalıdır. Bu anlamdaki bir karşılık, açıkça, sosyal hizmetin özünün inkarı anlamına gelir. Sosyal yapılandırmacı bakış açısından, kavramsal düzeyde böyle bir bozulmanın etkileri açıkça medikal odaklı bir uygulama modeli olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu model ise, mesleğin sosyal adalet ile ilintili “sosyal reform” odağına ve mesleki kimliğin eşsiz bileşeni olarak çevresi içinde birey ele alışına zarar vermektedir.

Sosyal hizmet literatüründe, ülkemizde, “empowerment” karşılığı “güçlendirme” kavramı kullanılmaktadır. Sosyal hizmet sözlüğüne göre (Barker, 1999, s.153), sosyal hizmet uygulamasında güçlendirme, birey, grup, aile ve toplumlara, kendi bireysel, bireyler arası, sosyo-ekonomik ve politik güçlerini artırmaları ve kendi koşullarını geliştirmeye yönelik etkide bulunmaları için yardım etme sürecidir. Esasen, güçlendirme kavramı açısından, müracaatçı potansiyelinde var olan güçleri, becerileri, yetenekleri henüz kullanamayan güçlü bir birey olarak betimlenir. Bu bakış açısı ile, güçlendirme yaklaşımı çerçevesinde yapılan çalışmalar ile müracaatçı sistemi, sosyal hizmet müdahalesi ile, müdahale süreci sona erdiğinde dahi yaşamını etkileyen değişkenleri etkilemeye devam edecek noktaya gelmektedir. Bu anlamda, güçlendirme, sosyal hizmet için hem bir araç hem de bir amaç haline dönüşmektedir. Bu bakış açısından, güçlendirme uygulamalarında sosyal hizmet uzmanları “güç veren” müracaatçılar ise pasif olarak “güç alan” pozisyonunda değillerdir. Bununla beraber, empowerment karşılığı kullanılan “güçlendirme” kelimesi, açıkça, sosyal hizmet uzmanını “güç veren”, müracaatçıyı ise “güç alan” pozisyonuna sokmaktadır. Bu ise, güçlendirme kavramının temeli ile, açıkça, çatışmalıdır.

Bir sosyal hizmet kavramı olarak “intervention” karşılığı “müdahale” sözcüğü kullanılmaktadır. Müdahale, sosyal hizmet uzmanının problemi çözmek, önlemek ya da sosyal iyilik halini geliştirme amaçlı aktivitelerdir. (Barker, 1999, s.252). Sosyal hizmet müdahalesi, müracaatçının yararına olarak müracaatçı ile birlikte gerçekleştirilmektedir. Oysa, içinde yaşanılan toplumsal bağlamda, müdahale sözcüğü, sadece tek taraflı bir eylemi belirten bir anlama gelebilmektedir. Bu noktada, müracaatçının müdahale sürecine katılımı, kelime anlamı itibari ile azaltılmaktadır. Böylesi bir azalış ise, mesleğin uygulamasına zarar verebilecektir.

Bu çerçeve içerisinde sosyal hizmet, misyonu bakımından, asla, objektif ya da nötr değildir. Sosyal hizmet, tüm uygulamalarında müracaatçı kitlesi olarak tanımladığı yoksun, yoksul, toplumsal kaynakların dağılımından anlamlı paylar alamayan, baskılanmış, sosyal işlevselliğini ve çevresi ile olan etkileşimini etkili bir biçimde yerine getiremeyen birey, grup ve toplumların refahına yönelmektedir. Bir başka deyişle, sosyal hizmet anılan grupların sosyal refahı için çalışmaktadır ve bu nedenle de toplumsal arena içerisinde bu grupların lehine taraftır. Misyonu bakımından taraf olan hiçbir mesleki faaliyet, objektif ya da nötr olamaz çünkü doğası objektif ya da nötr olmama üzerine kurgulanmıştır. Bu objektif olmayışın anlamı ise, asla, diğer toplumsal grupların zararına çalışmak ya da bozgunculuk değildir. Bu, müracaatçı sistemlerinin, demokratik süreçler çerçevesinde toplumda yaratılan değişmeler ve yeni dengeler yolu ile aktif, üretken bireyler olmaları böylece de ait oldukları toplumlarını zenginleştirmeleri anlamına gelmektedir. Çünkü, sosyal hizmet, birey ve toplumu birbirinin tamamlayıcısı olarak gören, birey ve toplum sorunlarının oluşmasında ve çözümünde hem bireyin hem de toplumun karşılıklı payları ve sorumlulukları olduğuna inanan bir meslek ve disiplindir. Özde, sosyal hizmet, birey ve toplumu bu anlayış ile görmektedir. Bununla birlikte, sosyal yapılandırmacı görüş açısından, müracaatçı sistemlerinin yararları, onların dışında ve onların yararları ile çatışan güç gruplarınca üretilen ve topluma benimsetilen bilgiler, inançlar ve önyargılar ile sağlanamaz. Sosyal yapılandırmacı görüş açısından bilgi gücün fonksiyonudur ve toplumsal arenada güçlü olanlar, belki de eşyanın tabiatı gereği, kendi yararlarını en üst seviyeye çıkarmaya yarayacak bilgileri üretebilirler/ürettirebilirler. Sosyal hizmet, işte tam bu noktada toplumun genel iyiliğini gözeterek müracaatçı sistemlerinin yararını gözetecek ve mesleğin değer ve yaklaşımı ile uyumlu bilgileri görünür hale getirmelidir. Bunun yolu ise müracaatçıların hikayelerini kendi dilleri ile ortaya koymasına olanak veren ve onların sübjektivitesini bilinçli bir tercih olarak ön plana çıkartan kendi dillerini kullandıkları hikayelerine dayanmaktır. Müracaatçının yaşamı, zorlukları, onun yaşamında sosyal refah kurumlarının rolü, hikayesi, en iyi kendi dili ile ortaya konabilir. Yine, müracaatçının hikayesine verilecek anlam, en doğru biçimde, yine müracaatçının kendisi tarafından verilebilir. Böylesi bir yaklaşımla birlikte, sosyal hizmet uzmanı, artık, bilimsel bilgisi, etik değerleri ve mesleki otoritesi nedeni ile bilinçli ya da bilinçsiz olarak, müracaatçı tarafından problemin çözümünde anahtar noktada görülen kişi olmaktan çıkarılmakta, yardım ilişkisinin eşit bir üyesi haline gelmektedir. Böylesi bir nokta ile birlikte, birey ve toplumun karşılaştıkları sorun, ihtiyaç en genelde durumun anlamı müracaatçının değerlendirmeleri en üst seviyeye getirilerek yapılmaktadır. Bu açıdan, sosyal hizmet araştırmalarında giderek artan bir ilgi gören niteliksel araştırmalar çok zengin bir açılımı, yukarıda belirtilen ihtiyaca binaen sağlamaktadır.

Yine, sosyal yapılandırmacı görüş açısından, müracaatçı sistemlerinin durumunu anlamaya çalışırken pek çok farklı teorik yaklaşım kullanılmalıdır. Çünkü farklı teorik yapılar, bakış açıları doğrultusunda çok çeşitli doğruların olabileceğini ortaya koymaktadır. Sosyal yapılandırmacılık doğrultusunda, müracaatçı sistemlerinin lehine karar vermeyi sağlayacak çeşitli teorileri kullanmak son derece önemlidir. Çeşitli teorik yaklaşımlar, sosyal hizmet uzmanlarına yaşam içindeki “çeşitli doğruları” gösterir. Yine, teorik yaklaşımlar çerçevesinde çeşitli doğrular ile karşı karşıya kalan meslek elemanları, davranışlarına rehberlik eden önyargı ve sayıltılarının da farkına varabilirler. Esasen, bu sayıltı ve düşünce sistemleri, müracaatçıların yararlarını korumayabilir ya da bu yararları gözden uzak tutabilir. Bu anlamda, teoriler yansız değildir. Teoriler, değer tercihlerini ve politik tutumları belirtirler (Dolgoff, 1981).

Bu çerçeve içinde, sosyal hizmetin ilgilendiği sorun ve ihtiyaçları tanımlama biçimine temel oluşturan teoriler, bir bakıma, nereye yöneleceğimizi de göstermektedir. Örneğin, suç işlemiş bir genç ile mesleki çalışma yapılırken bu gencin davranışı psikolojik düzeydeki teoriler ile mi açıklanacaktır, yoksa sosyolojik düzeydeki teorilerle mi? Durumu tanımlama biçimi, soruna yönelirken kullanacağımız müdahale araçlarının tipini ve müdahalenin beklenen çıktılarını etkileyecektir. Nitekim, sosyal hizmet mesleği, yüzyıllık evrimini tamamladığı şu günlerde dahi mesleğin misyonuna ilişkin temel bir tartışmayı hararetle sürdürmektedir. Bu tartışmanın bir ucunda sosyal hizmetin temel yaklaşım biçiminin “klinik uygulama ve temel amacının bireye yönelik tedavi” olduğunu ileri sürenler yer alırken diğer kutupta sosyal hizmetin temel amacının “sosyal reform” olduğunu savunanlar yer almaktadır. (Haynes, 1998, s. 501; Abrawomitz, 1998, s. 512; Dean, 1994,s. 427; Greene ve Knee, 1996,s. 553). Sosyal hizmetin amacının her ikisine de aynı anda yönelmek olduğu teorik düzeyde çok açık olmasına rağmen, böyle bir tartışmanın yapılıyor olması, sosyal yapılandırmacı görüş çerçevesinde, mesleğin sosyal adalet misyonunu paylaşmayan toplumsal gruplar tarafından üretilen ya da ürettirilen bilgilerin bir sonucu olarak düşünülebilir. Sosyal hizmet, sosyal reforma yönelme hedefini göz ardı ederek, psikolojik düzeyde birey ve toplum sorunlarının tedavisi ile uğraşarak yardım veren meslekler arasında kimlik problemi yaşar hale gelmiştir.

Müracaatçılara benimsetilen ve onlar açısından yaşamlarında hiçbir fayda sağlamayan ve onların haklarını ellerinden alan ya da bu haklarına yönelmelerini engelleyen toplumsal basmakalıplara yönelik olarak bilinçliliğin artırılması sosyal hizmetin son derece temel bir fonksiyonudur.

SONUÇ

Sosyal yapılandırmacı görüşe dayalı sosyal hizmet etkinlikleri sosyal hizmet uzmanlarını aşağıdaki noktalara götürür.

1. Böylesi bir uygulama meslek elemanlarını ilgilendikleri konunu uzmanı olmaktan ziyade müracaatçıları ile işbirliği içinde sorunları değerlendiren kişi konumuna yöneltmektedir. Böylelikle uygulayıcı ile müracaatçı arasında güç ilişkisi oluşmamakta, daha eşitlikçi bir ilişki oluşmaktadır. Çünkü, sosyal yapılandırmacı yaklaşım, uygulamacının sayıltı ve değerlerinin açıklığa kavuşturulmasına büyük önem atfetmektedir.

2. Bu yaklaşım ile pek çok teori kullanılmakta ve müracaatçıların hikayeleri içinde bulundukları duruma dayalı olarak kendi dillerinden alınmaktadır. Böylelikle, mutlaka, teorik kavramsallaştırmalara sığdırılmaya çalışılan hikayelerin gerçek anlamı ile anlaşılması gündeme gelmektedir. Esasta, teorik yapılara uymayan insan hikayelerinden sosyal hizmete özgü yeni uygulama teorileri üretmek, sosyal hizmetin kendi bilgisini üretme anlamında en temel fonksiyonlarımızdan biri olup kanımca ülkemizde meslekte yaşama geçirilememiş temel konulardan biridir.

3. Bu anlamda sosyal yapılandırmacılık, müracaatçıların kendi değerlerini ön plana koyan, diğerlerini dışarıda bırakan boyutu ile müracaatçı sistemlerine uygun değişimlerin nasıl yaratılabileceği konusunda meslek elemanına önemli bilgiler vermektedir. Bu durum, sosyal hizmetin temel değerlerinden self- determinasyonun günümüz versiyonu olarak ele alınabilir. Yani, müracaatçı artık, teorik formülasyonlar içinde bir kategori kümesinin alt elemanı noktasından çıkıp kendi değerleri ve subjektivitesine dayalı bir tasarım ortaya koyabilecek ölçüde self-determinasyon hakkı ve gücüne sahip bir sistem olarak görülmeye başlanmaktadır. Böylece, müracaatçılar yararlarıyla uyumlu uygulama teorileri oluşturmada katılımcı bir noktaya gelmektedir. Esasen, sosyal hizmet açısından sosyal bilimlere verilebilecek temel katkılardan biri bu noktada oluşmaktadır.

İçinde yaşanan süreç içinde sosyal hizmet, eğer kimliğini toplumsal yaşama müracaatçı sistemlerinin yararına olacak şekilde geçirmek istiyorsa, bileşenlerini ve kendini tanımlama konusuna öncelikle müracaatçıları ile birlikte yönelmelidir. Yine, müracaatçıların yaşam durumları ve sorunlarına yönelme açısından müracaatçıların dilleri ve hikayeleri kullanılmalıdır. Sorunun tanımı, müracaatçının yararına olacak tarzda çoklu teorik yaklaşımlar kullanılarak yapılmalı ve müracaatçının bu tanımı yapabilecek en uygun insan olduğu asla gözden kaçırılmamalıdır. Eğer, kullandığımız teori ve bilgi kaynakları müracaatçı sistemlerinin yararına sonuçlar üretmiyorsa, artık, o teori, yaklaşım ve kavramsallaştırmaları, müracaatçı sistemlerinin yararına sonuçlar üreten yaklaşımlar ile değiştirmenin zamanı gelmiş demektir. Bir başka deyişle, müracaatçıları anlamayan ve durumlarına uygun olmayan yaklaşımları, onlar tarafından üretilecek ve onları anlayacak gözlükler ile değiştirmenin zamanı gelmiş demektir. Böylesi bir değişim, sosyal hizmet için kanımca, asla radikal bir yaklaşım sayılamaz. Çünkü sosyal hizmet, özünde statükoyu müracaatçı gruplarının yararları çerçevesinde değiştirmeye yönelen, meydan okuyan (challenging) bir meslek ve disiplindir. Bireyselleştirme, self-determinasyona bağlılık, katılım, sosyal adalet, müracaatçının bulunduğu yerden başlama, bireyin değeri ve onuruna saygı, insanın ve toplumun uygun koşullar sağlandığı takdirde gelişebileceğine ve değişebileceğine ve bunlara ilişkin potansiyellerinin olduğuna dair olan inanç gibi temel sosyal hizmet değerleri de bu yaklaşımı çağdaş anlamları ile desteklemektedir.

Bu anlamda, mesleki dil kullanımı bakımından kavramlara, sosyal hizmetin özüne uygun anlamlar yüklemek mesleğin kimliğini yaşama geçirmenin yegane yoludur. Bu olamadığı takdirde, toplum, uygulamacı ve bilim çevresi kaynaklı olarak, mesleğin odak ve misyonunda önemli sapmalar oluşabilecektir. Sosyal yapılandırmacı görüş açısından, sosyal hizmetin karşı karşıya kalabileceği en büyük tehlikelerden biri, kanımca, bu durumdur.

Sosyal hizmet kendini gerçekleştirmek istiyorsa, sosyal yapılandırmacı bakış ile önce kendi felsefi çizgisinde kendi doğasını yapılandırmalıdır. Sosyal hizmet, müracaatçı sorunları ile ilgilenirken müracaatçıların lehine taraf ve bu çerçevede sübjektif olduğunu bilerek, onları yaşamın öznesi haline getirecek bilgileri üretmek ve yaşama geçirmek sorumluluğundadır. Sosyal hizmet uygulamasında, ilgilenilen durumu, öncelikle, müracaatçı perspektifi ile görmek ve çözümü onun perspektifinden aramak ve dolayısı ile konuya taraf olan diğerlerinin ilgi ve çıkarlarını daha az gözetmek ya da hiç gözetmemek, teorik olarak son derece açık olmakla birlikte yaşama yansıması bakımından mesleği zorlayabilecek bir olgudur. Bununla birlikte, sosyal hizmet özde risk almaktır. Sosyal hizmet uzmanları mesleki misyonlarını yerine getirmek istiyorlarsa, risk almayı mesleklerinin bir parçası olarak görmelidirler.

KAYNAKÇA

Abramowitz, Mimi (1998) “Social Work and Social Reform”, Social Work, 43, (6), s. 512-526.

Atherton, R.Charles (1993)'' Empiricists Versus Social Constructionists: Time for a Cease-Fire'', Families in Society, 74, (10), s. 617-624.

Barker, Robert L. (1999) The Social Work Dictionary, 4th edition, NASW Press, Washington, DC.

Berger, Peter L., Thomas Luckmann (1971) The Social Construction of Reality, Harmondsworth, Middlesex, Penguin..

Dean, Harvey (1994) “Social Work and the Concept of Individualism”, Families in Society, 75, (7), s. 423-428.

Dean, Ruth G., Margaret L. Rhodes (1998) “Social Constructionism and Ethics: What Makes a “Better” Story”, Families in Society, 79, (3), s. 254-262.

Dean, Ruth G (1993) ”Constructivism: An Approach to Clinical Practice”, Smith College Studies in Social Work, 63, (2), 127-146.

Dolgoff, Ralph L. (1981) “Clinicians as Policymakers.” Social Casework, 62, (5), s. 284- 292.

Gergen, Kenneth J. (1994), Realities and Relationship: Soundings in Social Constructionism, Cambridge, MA: Harward University Press

Gergen, Kenneth j (1985) “The Social Constructionist Movement in Modern Psychology” American Psychologist, 40, (3), s. 127-146.

Greene,R. Roberta, Ruth I. Knee (1996) “Shaping The Policy Practice Agenda of Social Work in The Field of Aging” Social Work, 41,(5), s. 553-560.

Greene, Gilbert J., Carla Jensen., Dorothy Harper Jones (1996) “A Constructivist Perspective on Clinical Social Work Practice with Ethnically Diverse Clients”, Social Work, 41, (2), s. 72-180.

Hartman, Ann (1991) “Words create Worlds” (Editorial), Social Work, 36, s. 275-276.

Haynes, Karen S (1998) “The One Hundred-Year Debate: Social Reform versus Individual Treatment”, Social Work, 43, (6), s.501-509.

Ingram, David (1990) Critical Theory and Philosophy, New York, N.Y. Paragon House.

Laird, Joan (1995) “Family Centered Practice in the Postmodern Era”, Families in Society, 76, (3), s.150-162.

Payne, Malcolm (1997) Modern Social Work Theory, Macmillan Press Ltd.

Witkin, Stanley L (1999) “Constructing Our Future” (Editorial) , Social Work, 44, (14), s. 5-8.
 

 

 



Editörler




Google
 

 


 


KURUMSAL VE BİREYSEL İŞ İLANLARI

 


 

SOSYAL MEDYA




 

 

Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye

sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.