Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

 
     SOSYAL YARDIM ALANI VE YOKSULLUK

Sosyal Hizmet Uzmanı Cesur CEYLAN/Sitemiz Yazarı
cesurceylan@mynet.com

1-BÖLÜM                  2-BÖLÜM                3-BÖLÜM

 1-BÖLÜM 

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ....................................................2

1- YOKSULLUK............................. ...........2
Yoksulluğun sosyal bir sorun olarak ortaya çıkışı.......................................................2
Bazı yoksulluk tanımları...................... ......3
Yoksulluğun Nedenleri........................ ......4
Yoksulluğun boyutları................................6
Dünyada yoksulluk...................................7
Türkiye’de yoksulluk................................11
Türkiye’de yoksulluğun profili....................14
2- SOSYAL HİZMET MESLEĞİ VE YOKSULLUK.16
3- SOSYAL YARDIMLAR.............................19
Türkiye’de sosyal yardımlarla ilgili mevzuat.20
4- SONUÇ...............................................27
5- KARŞILAŞILAN SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ..............................................28
KAYNAKÇA.............................................33



 GİRİŞ

Yoksulluk, günümüz dünyasının en önemli sorunları arasında yer almaktadır. Gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler için farklı boyutlarda olsa da, yoksulluk sorunu çözüm bekleyen öncelikli konular arasında yer almaktadır. Yoksulluğu sadece açlık veya yetersiz beslenme olarak ele almak bizi yanlış sonuçlara götürür. Zira insan yemek ihtiyacının yanında giyim, barınma, sağlık, kültür ve diğer insani gereksinmelerini de gidermek için çalışan bir varlıktır. Dolayısıyla yoksulluk sorununun temelini, bireyin insani ihtiyaçlarının yeterince karşılanıp karşılanmadığı, karşılanıyorsa hangi oranda karşılandığı oluşturmaktadır.

Çalışmada öncelikle yoksulluğun bir sorun olarak ortaya çıkışı ve yoksulluğun tanımları belirtilerek temel kavramlar açıklandıktan sonra Türkiye’de ve Dünyada yoksulluğun gelişimi ve boyutları açıklanmıştır. İkinci bölümde Sosyal Hizmet Mesleği ve yoksulluk ilişkisi ele alınmıştır. Daha sonra sosyal yardımlar ve bazı sosyal yardım kurum ve kanunları ile Ankara İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü şubeleri ve çalışmaları ele alınmış, son aşamada ise sonuç ve öneriler belirtilmiştir.

1- YOKSULLUK

Yoksulluğun sosyal bir sorun olarak ortaya çıkışı

İnsanlar topluluklar halinde yaşamaya ve üretim ilişkilerinde bulunmaya başladığından bu yana yoksulluk ve yoksul var olmuştur. İlkel kabilelerde savaşlar, üretenin elinden ürünü almak için yapılmıştır.

İlk ve ortaçağ toplumlarında güçsüz, korunmaya ve bakıma muhtaç insanların sorunları geleneksel ve dini yöntemler çerçevesinde çözülmeye çalışılmış; ancak bu sorunlar Sanayi Devrimi ile birlikte büyük boyutlara ulaşmıştır.

Sanayi devriminin yaygın düşünce sistemi olan liberalizm ve kapitalist sistem yoksulluk sorununa sosyal darvinizm ile yaklaşmıştır. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diye özetlenen bu görüş bireylerin iyilik ya da kötülük hallerinden kendilerinin sorumlu olduğunu ve buna müdahalede bulunulmamasını savunmaktadır.

Ortaçağda gerçekleştirilen üretimde esas alınan, küçük topluluklar ve üretimdir. İşbölümü vardır; ancak ilkel düzeydedir. Üretim araçları ise basit ve organik güce dayalıdır. Genel olarak “lonca sistemi”içinde yapılan üretimde usta, kalfa, çırak hiyerarşisi vardır ve dikey geçişenlik mümkündür. Hastalık, yaşlılık, sakatlık gibi durumlarda, sistem geleneksel yardımlaşmalar ve dini yaklaşımlar ile bu sorunları çözebilmektedir.

Makineleşme ile birlikte üretimdeki denge bozulmuştur. İlk olarak İngiltere de geniş yığınlar, üretim araçlarının yoğunlaştığı kentlere göç etmeğe başlamışlardır. Siyasal açıdan feodaliteden kurtulan ve özgürleştiğini düşünen yağınlar, bu defada ekonomik ve sosyal güçlüklerle ve ağır bir yoksulluk tablosuyla karşılaşmışlardır. Bundan sonra geleneksel yardımlaşma yöntemleri yetersiz kalmaya başlamış ve yoksulluk kitlesel bir sorun haline gelmiştir.

Bazı yoksulluk tanımları

Yoksulluğun birçok tanımı vardır. Yapılan tanımlar genel olarak geniş kapsamlı olan “mutlak yoksulluk” ve “göreli yoksulluk” tanımları etrafında toplanır.

Mutlak yoksulluk, bir kişinin veya hane halkının yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan asgari temel ihtiyaçlarının tanımlanmasının ardından, bu temel ihtiyaçları karşılamak için gerekli gelirin belirlenmesiyle ortaya çıkan yoksulluk seviyesinin altındaki ayni ve nakdi geliri olanları içerir. Çok basitleştirilmiş yaklaşımlarda, temel ihtiyaçlar günlük asgari kaloriyi sağlayacak harcamalar olarak tanımlanır.

Göreli yoksulluk ise, ülke içindeki ortalama gelirin belli bir oranı altında geliri olanları içerir. Bu gün Avrupa Birliği üyesi ülkelerde, göreli yoksulluk seviyesi, ortanca gelirin yüzde ellisinin altındaki geliri kapsamaktadır. Söz konusu olan ortanca gelir, ulusal gelirin nüfusa bölünmesiyle ortaya çıkan gelirdir. Burada somut kişi değil, tüketici birim hesabına dayanarak hane halkı ele alınmaktadır. “Hane halkı üyesi başına eşdeğer kullanılabilir gelir”in hesaplanmasında amaç, hane halkı üyelerinin bir arada yaşamaktan elde ettikleri ölçek ekonomilerini çözümlemeye dahil etmektir. Ayrıca göreceli yoksullukta toplumun yarattığı ortalama gelirin yarısı yoksulluk düzeyi olarak alınmakta, bu düzeyin altına düşen hane halkı yoksul olarak varsayılmaktadır.

Dünya bankasının tanımında yoksulluk, en düşük yaşama standardına ulaşamama durumu olarak tanımlanır. Avrupa Topluluğu Bakanlar grubunun 1975’te yaptığı tanım: Yoksul kaynakları kendilerini, yaşamakta oldukları üye devletlerin kabul edilebilir en düşük yaşam düzeyinin dışında bırakacak denli sınırlı olan kişiler ve ailelerdir.

SHÇEK tarafından Ayni ve Nakdi Yardım Yönetmeliği’ nın 4. maddesinde kullanılan tanımda ise yoksulluk “kendisini , eşini ve bakmakla yükümlü olduğu çocuklarını, anne ve babasını bulundukları hayat şartlarına göre asgari düzeyde geçindirmeye yetecek geliri , malı veya kazancı bulunmama hali” olarak belirlenmiştir.

Yukarıdaki tanımlara benzer olarak, farklı kriterler göz önünde bulundurularak, pek çok tanım yapılmıştır. Ancak tanımlarda en çok dikkat edilmesi gereken yoksulluğun sadece bir yönden ele alınmamasıdır. Bununla beraber yoksulluğu sadece maddi yoksunluk olarak düşünmek son derece yanlış ve yanıltıcıdır. Mutlak yoksulluk tanımlarında geçen öğelerin göreli yoksulluk tanımlarındaki öğeleri doğurduğu da tartışma götürmez bir gerçektir.

Yoksulluğun Nedenleri
Yoksulluğu tek bir nedene dayalı olarak açıklayabilme ve çözümleme olanağı bulunmamaktadır. Bunun ötesinde karşılıklı etkileşim ve ilişkiler içinde hangi nedenin birey bazında öncül olduğunu belirleyebilmek de çoğu kez olanaklı olmamaktadır. Kaba bir soyutlama ile “işsiz bir bireyin iyi ve yeterli bir eğitim almadığı için mi işsiz dolayısıyla yoksul olduğu ; yoksa esasen yoksul bir aileden geldiği ve o nedenle yeterli eğitimi alamayıp işsiz mi olunduğu” sorusu örnekleri ve nedenleri çoğaltarak sorulabilir.

Üretim ilişkilerinde ve teknolojide oluşan değişmeler sorunu yoğunlaştırabilmektedir. Örneğin; büyük oranda bilgisayar teknolojisi kullanımının işsizlik sorununu arttırdığı, bunun gelir güvencesinin tehdit ettiği ve dolayısıyla yoksulluk açısından risk gruplarını çoğalttığı ileri sürülebilir.

Sosyal ekonomik sistem ve yapıya ilişkin bu belirlemenin yanı sıra, bireysel bazı durumlarında yoksulluk olgusunun sonucunu doğurabileceğini söyleyebiliriz. Örneğin aileyi geçindirenin ölümü, doğal afetler, hastalık vb. gibi durumlar buna örnek olarak verilebilir.
* Birey ve hanehalkı düzeyinde; insanlar iyi bir yaşama kavuşmak için gerekli kaynaklara, becerilere ve fırsatlara erişememek yüzünden güçsüz düşmekte ve sıkıntı çekmektedirler.
* Toplumsal düzeyde ise, başta gelen nedenler, kaynakların, hizmetlerin ve gücün dağılımındaki eşitsizliklerdir. Bu eşitsizlikler, toprak, sermaye, altyapı, piyasalar, kredi, eğitim, enformasyon ve danışmanlık hizmetleri biçiminde kurumsallaşmış olabilir. Aynı şey, sosyal hizmetlerin sağlanmasında da geçerlidir. Bunlar arasında eğitim, sağlık, temiz su ve çevre de bulunmaktadır. Hizmetlerdeki eşitsizlikten en çok kırsal bölgeler zarar görmektedir. Dolayısıyla da gelişmekte olan ülkelerdeki yoksulların % 77’sinin kırsal bölgelerde yaşaması şaşırtıcı değildir.
Zastrow ve Bowker (1984) yoksulluğun nedenleri olarak;

* Yüksek işsizlik oranı,
* Olumsuz fiziksel sağlık,
* Fiziksel sakatlık,
* Duygusal sorunlar,
* Yoğun tıbbi harcamalar,
* Alkolizm,
* Uyuşturucu bağımlılığı,
* Geniş aile,
* Otomasyon sebebiyle işten çıkarılma,
* İş yapabilme becerisinden yoksun olma,
* Düşük eğitim düzeyi ile,
* Kadının sorumlu olduğu ve küçük çocuklu aileler,
* Yaşam pahalılığındaki artışa karşı halkın gelirindeki durağanlık,
* Irka ilişkin suç-suçluluk,
* Eski mahkum ya da akıl hastası olarak etiketlenmek,
* Boşanma, terk edilme veya eşin ölümü,
* Kumar oynama,
* Seks suçları,
* Suç kurbanı olma,
* Çalışmaya ilişkin olumsuz etik değerler,
* İstediği koşullarda iş bulamama,
* Düşük ücretli iş,
* Zihinsel gerilik ve
* Yaş nedeniyle emekliliği belirtmektedirler

Yoksulluk çoğunlukla bir sonraki kuşağa da geçirilmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin düşük gelirli olanlarında her 1000 bebekten 73’ü doğdukları ilk yıl içinde yaşamlarını yitirmektedirler. Bebek ölümleri zengin ülkelerdekinin on katıdır. Sağ kalan çocukların çoğuna eğitim verilememektedir. Orta okula devam edenler, devam edebilecek çocukların % 40’ını aşmamaktadır.
Ortaya çıkan bu tablo, gelişmekte olan ülkelerin pek çoğunda yoksulluğun gelişme çabalarıyla azaltılamadığını göstermektedir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde görülen yoksulluğun, endüstrileşmiş ülkelerde bile yaşanması, bugünkü ekonomik modelin bu sorunla mücadele etmek için yeterli olmadığını kanıtlamaktadır. Bu noktada, yoksulluğun neden olduğu “işgücü, insan kapitali, barınma, aile ilişkileri ve sosyal kapital” gibi yoksunluk görünümlerinin azaltılmasına yönelik bazı belirleyiciler önerilmektedir. Bunların köklü değişimler yaratması beklenmekle birlikte, uygulamaya konulmadığı sürece hatırlatmadan öteye gitmeyeceği de bir gerçektir.

Yoksulluğun boyutları

Yoksulluk, insanların gıda, barınma gibi temel fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayamadıkları yada bunları karşılasalar bile gelir dağılımındaki dengesizlikler sonucu toplumsal standardın gerisinde kaldıkları bir yaşam biçimidir.

Uluslar arası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Antlaşması’nın sağlık, eğitim, çalışma, yeterli ve dengeli beslenme ile güvenli bir çevrede yaşama haklarını esas kabul edip ilan etmesinin üzerinden hemen hemen 30 yılı aşkın bir süre geçmiş olmakla birlikte, dünyada yoksulluğa son verme amacını içeren bu en doğal insan haklarına 1.3 milyar insan hala ulaşamamaktadır. Rakamlar yeryüzündeki yoksulluğun gelişme çabaları ile azalıp azalmadığının anlaşılmasını sağlamaktır. Oysa yoksulluğun insanlık onuruna yakışmayan pek çok yoksunlukları ve görünümleri vardır.

Bu açıdan yoksulluk, pek çok toplumda benzerlikler göstermekte, temelde beş esas bulgu ile özetlenmektedir :

1. Yoksul insan için kendi işgücü en önemli kaynaktır. Gerçek geliri düşük olan yoksul hane halklarında kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere her bireyin işgücüne ihtiyaç duyulmaktadır.

2. Yoksul hane halklarını genellikle eğitimsiz yada eğitim düzeylerinin düşük olması, niteliksiz işgücü olarak kabul görmeleri yoksunluklarını pekiştirmektedir.

3. Şiddetli yoksunluk koşullarına karşın hane halkları barınma da dahil pek çok kamu hizmetinden yararlanamamaktadırlar.

4. Yaşlılar, özürlüler,kadınlar ve çocuklar gibi toplumun özel gruplarının yoksul hane halkları içinde sorunları daha da derinleşmektedir.

Tüm bunlar insanların bedensel ve zihinsel gelişimlerini olduğu kadar psiko-sosyal durumlarını da olumsuz yönde etkilemektedir. Bu noktada yoksulluk, onur duygusuna dayalı öz saygı, kendine güven gibi temel ihtiyaçlardan yoksunluğun yaşandığı bir süreci de içermektedir. Bu bağlamda, toplumbilimcilerin yoksulların kendilerini algılama biçimlerine ilişkin ortaya koydukları aşağıdaki tanımlar, psiko-sosyal yoksunlukların boyutlarının anlaşılmasına katkı sağlamaktadır:

1. Yoksulluğu hissetme: Yoksullar gelir açısından toplumun gerisinde kaldıklarından, kendilerinin ekonomik açıdan yoksun bırakıldıklarını
düşünmektedirler.


2. Yaşamı kontrol edememe: Yoksullar4 yaşamlarını çoğunlukla diğer bireylerin ya da şanslarının etkilendiğini varsaymaktadırlar. Yoksul bir ailede doğmak çocuklar için eğitim görmek yerine erken yaşta çalışmaya başlamaları anlamına gelmektedir.

3. Güçsüzlük: Yaşamları genellikle şansa ve diğer insanların kurallarına bağlı olduğu için yoksullar özellikle yaşlandıklarında kendilerini oldukça yetersiz ve güçsüz hissedebilirler.

4. Dışlanma: Kendilerini toplumdan dışlanmış ve reddedilmiş olarak düşünmektedirler.

Bu algılar genel olarak ele alındığında ise karşılıklı bir “sosyal dışlanma” ya işaret etmektedir. Ancak bu sosyal dışlanma yoksulların yaşadığı bir “durum” değildir. İnsanların sürekli olarak içine itildikleri, onur duygusunun kaynağı olan temel haklarından yoksun kaldıkları bir süreçtir. Bu haklar, toplumun tüm üyelerine aittir, ama yetersiz bir yaşam kalitesinin çeşitli yönleri, yoksulluk nedenleriyle örtüştüğünde, insanlar kendileri ve çocukları açısından içinden çıkılmaz bir döngüye kilitlenip kalmaktadır.

Dünyada yoksulluk
Zengin uluslar daha zayıf ulusların insanlarını, kaynaklarını ve topraklarını istismar etmeyi sürdürmektedirler. Yoksul ülkelerin içine yuvarlandıkları borç batağı 1970’lerden bu yana genişleyip derinleşmektedir. Bugün dünyada her zamankinden daha fazla yoksul insan vardır ve gerek yerel, gerekse ulusal ve küresel ölçekli şiddet, yeryüzünü dehşet ve felâkete boğmaktadır. Gezegenin ekolojisi kuşatma altındadır ve geleceği de tehlikededir.

Yeni ekonomik düzen biçiminde de adlandırılan küresel ekonomik ilişkilerin ihtiyaç duyduğu “ulus devletin” küçülmesi ve özellikle gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin kıskacına alarak gelir dağılımındaki eşitsizliklerin daha da arttırarak bürokratik mekanizmaları erozyona uğratarak yolsuzluk olgusuna dikkat çekmektedir. Yoksulluk, 1980’lerden itibaren gündeme gelen küresel ekonomik politikalar ile bu açıdan doğrudan ilişkili görünmekte olup, gelişmiş-az gelişmiş ayırımını gözetmeksizin evrensel boyutlara ulaşmıştır. Kuşkusuz daha az gelişmiş ülkelerde daha yoğun ve daha kronik olan yoksulluk, daha gelişmiş ülkelerde oransal olarak kısmen daha az ya da belli kesimler açısından daha yoğun olmakla birlikte yine de vardır.

Günümüzde sefalet kıtlıktan değil zenginliğin adaletsiz dağılımından kaynaklanmaktadır. İnsanlığın dörtte birini oluşturan sanayileşmiş kesim, dünya zenginliğinin % 85’ini elinde tutmaktadır. G7 ülkeleri gezegenimizin nüfusunun %11’ini oluşturmakta ancak dünya zenginliğinin üçte ikisine sahip olabilmektedir. 1975 ilâ 1995 arasında ABD’nin zenginliği %60 artmış, ancak bu artış nüfusun %1’inin tekelinde kalmıştır. Gezegenimizdeki 358 varlıklı insan 2.3 milyar yoksul insanın geliri kadar bir serveti paylaşmaktadır. Bu, bütün toplumun eninde sonunda varlıklı insanların imkanlarını paylaşacağı yolundaki liberal kuramı yanlışlaşmaktadır : Daha fazla zenginlik, daha çok fakirlik demektir. Dünya Ticaret Örgütü güney ülkelerinden yabancı yatırımcıların önündeki engellerin kaldırılmasını talep etmektedir. Liberal yapısal uyum programlarının bedeli, çoğu yerde, toplumsal istikrarsızlıkta artış ve kitlelerin yaşam koşullarının kötüleşmesi olmaktadır. Bu talepleri karşılamayan ülkeler kenara itilmekte, ihmâl edilmekte veya uluslararası devrelerden çıkarılmaktadır .

Yoksul insanlar genellikle dünya üzerinde Afrika ve Asya kıtalarında yaşamaktadır. Dünyada en yoksul 50 ülke nüfusun %20 sini oluştururken, gelirin %2 sine sahiptir. Ama dünya nüfusunun en üst gelir grubundaki %20 dünya gelirinin %83’ünü oluşturmaktadır. Pek çok ülkede yapısal uyum programlarının kötü beslenme ve işsizliği yaygınlaştırdığı, bunun da bireyler ve aileler için psikososyal sorunlar ürettiği dile getirilmiştir Küreselleşmenin yol açtığı ekonomik adaletsizlik yüzünden onarılmaz sosyal çelişkiler dünyaya yayılmaktadır. Sorun zengin ülkelerin yoksul ülkeleri istismarından daha çok, sermayenin küreselleşmesiyle emek gücünün istismarı olarak göze çarpmaktadır. Küresel sefalet oranı gibi işsizlik oranları da yükselmiştir. 1989 yılında her beş kişiden biri ‘mutlak sefalet’ sınırları içinde yaşamaktadır : Bu, Dünya Bankası’nın ifadesiyle ‘çalışamayacak noktaya kadar kötü beslenmeden muzdarip olmak’ demektir. Dünyada hâlâ bir milyar kişi yeterli besin, temiz su, temel eğitim ve sağlık hizmetlerine sahip değildir. Ulus-devletler içinde de zengin ve yoksul sosyal grupları bölen ekonomik uçurumlar giderek büyümektedir. Brezilya’da ‘en tepedeki’ %20, ‘en alttaki’ %20’nin 26 misli daha fazla kazanmaktadır. Küresel ekonomik politikalar ulus-devletlerin zengin kesimlerin ekonomik statüsünü pekiştirmektedir. Son yirmi yılda yoksul ülke ve toplulukların ekonomik olarak zayıflaması bir dizi küresel ekonomik güçle ilişkilendirilmektedir. Yoksul ülkeler kendilerinin etkileme şansı olmadığı ‘dış’ etkenlerce kolayca biçimlendirilebilmektedir. 1970’lerden başlayarak kapitalizmin ekonomik mantığı kendisini sosyal sorumluluklardan soyutlamaya başlamıştır. Küreleşme toplumun kum saati modelini öne çıkarmakta, para üst kürede yoğunlaşırken toplumun ezici çoğunluğu aşağı katmana düşmektedir. Orta sınıf yerinden edilmekte, zenginler ve yoksullar arasındaki uçurum kapanmaz bir durum almaktadır. Sefalet ve yoksulluk, açlık ve kötü beslenmeye yol açmaktadır. Asya, Afrika ve Latin Amerika’ da ekili alanlar dünya mahsulünün yarısını karşılarken bu bölgelerde en az yarım milyar insan yiyecek yeterli miktarda besin bulamamakta; bu da kronik enerji yoksunluğu içinde yaşamalarına yol açmaktadır. Her yıl 15 milyon insan açlıktan ölmekte, kötü beslenme dünya nüfusunun yaklaşık %24’ünün hayatını hemen her gün etkilemektedir. Açlık, yiyecek kıtlığından değil insanların gerekli besini elde edememesinden kaynaklanmaktadır. Uzamış açlık ve kötü beslenme, kronik protein yoksunluğuna, hastalığa, bitkinliğe, bilişsel bozukluklara, normal çocuk gelişiminin engellenmesine, stres ve moral bozukluğuna yol açmaktadır .

Sanayileşmiş ülkelerde yoksulluk oranı % 7-17 arasında değişmektedir. Bunun sonucu en az işsizliğin % 7 ile İsveç’te olduğu görülmüştür. Ve yine BM Kalkınma Programına göre 3 milyardan fazla insan günde 2 dolardan az gelirle yaşamaktadır. Başka bir verisi ise dünya nüfusunun 1 milyar 300 milyonunun günlük geliri bir dolardan yani yoksulluk sınırının çok çok altındadır.

Günde 100 bin insan açlık ve yan etkilerinden ölüyor. Sadece 2000 yılında 36 milyon kişi bu nedenle yaşamını yitirdi. Bulaşıcı hastalıklardan ölen insan sayısı günde 50 bindir. Her 6 dakikada bir, gerekli A vitamini alamadığı için bir insan kör oluyor. 6,2 milyar insandan 826 milyonu sürekli yetersiz besleniyor ve kronik açlık çekiyor. 1 milyar insan temiz suya ulaşamıyor. 2,4 milyar kişi yeterli sağlık koşullarından yoksundur. Yılda 4 milyon insan ishalden ölüyor. 1,1 milyon Afrikalı çocuk HIV virüsü taşıyor. Avrupa ile Afrika kıtaları arasında ortalama insan ömrü bakımından tam 25 sene fark vardır. ABD ve AB ülkelerinde 1 yılda sadece parfümler için harcanan toplam parayla tüm dünya nüfusunun açlık sorununun çözülebileceği söyleniyor. 2000 yılında dünya çapında silahlanmaya harcanan paranın sadece % 1’i bile açlık sorununu gidermeye yetiyor.

Küresel sosyal değişimle birlikte sosyal sorunların da yoğunlaştığı bilinmektedir. Sokak şiddet, alkol ve yasal olmayan madde kötüye kullanımı, ev içi şiddet, şehrin kenar mahallelerinin kaynaması gibi sosyal sonuçlar ruh salığı alanına depresyon, travma sonrası stres bozukluğu, intihar vb. biçimlerde yansıyor. Ruh sağlığı açısından bakıldığında küresel sosyal değişimin pek de hayırlı olmadığı söylenebilir. Bu etkenler bireyleri zayıflatan, aileyi ve topluluk bağlarını tahrip eden bir kısır döngü yaratmışlardır. Ruh sağlığı sorunlarına karşı bir kalkan işlevi gören yapıların güçsüz düşmesi, ruhsal bozuklukların dünya ölçeğinde çok büyük bir artış göstermesine yol açmıştır.

         ..........................................................................DEVAM EDİNİZ

   ©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak göstermek ve izin almak etik kuraldır.


               UYARI!
©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.