Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Sitemizin Yazarları

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

 

SOSYOLOJİ ARTIK DAHA TUTKULU

Can KÜÇÜKALİ
Sitemiz Yazarı

    Toplumsal ve Siyasal Bilimler Öğrencisi
        
kucukali@su.sabanciuniv.edu

Metcalfe ve Game’in Tutkulu Sosyoloji kitabı, aynı Anthony Giddens’ın belli başlı eserleri ya da Negri & Hardt eserleri gibi kitapçılarda kolaylıkla bulunabilen bir yapıt. Bunun nedenini de sosyoloji alanında devrimci yaklaşımlar getirmesinden çok, kaynak olarak bize sunulan kitaplar dizisinden bir yapıt olmasına bağlıyorum. Son dönemde sayıları artan bu türden ‘popüler sosyolojik’ kitapların, sosyolojideki yeni trendlere uygun olarak basıldıkları bir gerçek olabilir. Fakat bu gerçekliğin ardında yatan Anglosakson kökenli sosyolojik anlayışın belirleyici rolü de ihmal edilmemelidir. Bu yazıda kısaca vurgulamak istediğim ise, Game ve Metcalfe’nin kitaplarında telkin ettikleri ‘yeni’ ve ‘devrimci’ sosyolojik anlayışın, bütünsel bir Anglosakson ekolünün basit bir tekrarı olduğu, ayrıca sosyolojiye genel olarak yaklaşımlarının da metodolojik olarak tartışmalı olduğudur.

Yazarlar, kitaplarının başında sosyolojide artık kanıksanmış olan akademisyen merkezli öğretim anlayışının, çağın gereklerine karşılık veremediğini, üstelik bu türden bir anlayışın ısrarla akademide sürdürülmesinin en önemli sebebinin, öğretim üyelerinin prestijlerini kaybetme korkuları olduğunu öne sürüyorlar. Bu görüşe göre akademinin hiyerarşik yapısının öğrencilerin üzerinde öğrenimlerinin her noktasında etki etmesi, aynı zamanda yine akademinin kurum olarak ve üyelerin iktidarını sağlamlaştırmaktadır. Bu ise, öğrenci açısından sürekli öğrenilmesi ve saygı duyulması gereken ekoller anlamına gelmektedir.

Burada öne sürülen görüşler, eserin tümü göz ardı edildiğinde aslında oldukça doğru tespitler içermektedir. Bu türden yaklaşımlar akademide sıklıkla görülen ve demokratik/katılımcı bir öğrenim sürecine sekte vuran uygulamalar olarak nitelendirilebilir. Ancak, yazarların eleştirilerini sosyolojinin ‘üstadları’ olarak bilinen düşünürlere dayandırmaları ve ‘büyük anlatılar’ olarak nitelendirilen kuramsal yaklaşımları gözden düşürme çabalarına dikkat edildiğinde, eleştirinin merkezine asıl olarak akademinin antidemokratik yapısından çok ‘toplumun bir bütün olarak algılanıp, çözümlenmesi’ çabasına dayanan Marxist, Weberyen ve Durkheimcı yaklaşımları oturttukları göze çarpmaktadır. Yazarlarımıza göre ‘zamanını doldurmuş’ kuramları kavramaları için öğrencilere yapılan baskı, onları sosyolojinin ‘tutkulu ve zevkli’ yönlerini keşfetmekten alıkoymaktadır.

Ne yazık ki her ne kadar yeni dönem sosyolojide kişiler arası ilişkiler ve küçük gruplar ön plana çıksa da, sosyolojinin yönteminin ve kapsamının belirlenmesinde bugün ‘büyük anlatılar’ olarak nitelenen ve kimi çevreler tarafından çağdışı ilan edilen kuramsal yaklaşımların payı oldukça büyüktür. Bu kuramcıların adlarının sıklıkla geçmesinin ve literatüre damgasını vurmalarının sebebi onların kişisel özellikleri değil, toplum dinamiklerinin anlaşılması konusunda yaptıkları azami katkılardır. Öyle ki, bugün hala her türlü yapıbozumcu yaklaşımın irdelediği kuramlar, çözüm noktasında kesinlikle aşılmış değildir. Böyle bir ‘aşma’ gayretinin gereksizliği üzerinde teorik yaklaşımlar üretmeye çalışmak ve bunu tutarlılık olarak nitelendirmek ise demagojidir.

Amaç bu bile olsa, sözgelimi Durkheim’ı anlamadan Durkheim’ı toptan rafa kaldırma çalışması içine girmek en hafif ifadeyle sosyal bilimlerin ‘sosyal’ olan yönünün de rafa kaldırılması anlamına gelmektedir. Böyle bir yaklaşım, sosyolojiyi tutkulu hale getirir mi bilinmez ama etkisiz hale getireceği kesin olarak söylenebilir. Bugün hala elimize her aldığımız sosyoloji kitabında (sadece sosyoloji değil, tüm sosyal bilimlerde ve hatta fen bilimlerinde) Marx’ a ya da Weber’ e gönderme ihtiyacı hissediliyorsa, bu bizim ustaları artık rafa kaldırmak yerine onları anlamak için daha fazla çaba göstermemiz anlamına gelmelidir. İster makro ister mikro düzeyde sosyoloji ile uğraşsın, bir öğrenci için toplum kuramını çeşitli perspektiflerden algılamaya çalışmak da ileriki çalışmalar açısından adeta bir zorunluluktur. Bu, örneğin Marksizmin aşılamazlığı anlamına gelmemektedir. Nitekim, kuramcının da böyle bir iddiası yoktur. Ancak, Marksizmi aşmak için önce Marksist kuramı anlamak gerekmektedir. Bu bilimin gerekliliği olarak karşımıza çıkmaktadır ve salt bir ‘ustalara saygı saplantısı’ olarak algılanamaz. Dolayısıyla ‘Tutkulu Sosyoloji’ adlı eserin yazarları, kendi entelektüel birikimlerine güveniyorlarsa, post- yapısalcı çalışmalarına ve sosyoloji dünyasına bu yöndeki katkılarına devam edebilirler. Ancak, henüz işin başında olan sosyolog adaylarına bu türden bir ‘yapıbozumcu’ metodolojiyi henüz yapıyı algılamamışken empoze etmeye çalışmak, metodolojik olarak şüpheli olduğu kadar ideolojiktir ve özellikle bu ikincisi, birincisini gölgede bırakacak derecede tehlikeli olabilir.