Sosyal Hizmet Uzmanları Web Sitesi
  

SOSYOLOJİ

 Sivil Toplum Kavramının Tarihsel Gelişimi Ve Sivil Toplum-Devlet İlişkisi

Arş. Gör. Emre Özcan/Sitemiz Yazarı
Sosyal Hizmet Uzmanı
Başkent Üniversitesi
eozcan@baskent.edu.tr

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Kültür/Sanat
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji

Meslek Elamanı Arayan Kurumlar ve İş Arayan Meslek Elamanları


Sitemiz Yazarları

   
Sivil toplum kavramının tarihsel süreç içerisinde izlediği değişimin irdelenmesi, hem modern ( ulus) devletin ortaya çıkışını açıklamakta hem de reel sosyalizmin çöküşü sonrası kavramın günlük hayatımızda ve bilimsel literatürde neden sıkça yer aldığını ortaya koymaktadır. Sivil toplum olgusunun tarih sahnesinde yer alışı ise; kavramın toplumsal yapılar ve siyasal sistemler ekseninde şekillendirilmesine dayanmaktadır. Bu doğrultuda düşünüldüğünde sivil toplum kavramı, toplumsal yapılar ve siyasal sistemler değiştikçe farklı anlam, içerik ve boyutlar kazanmaktadır. Ancak, sivil topluma ait tanımlar ve yüklenen anlamlar her ne kadar tarihsel süreç içinde farklılaşsa da kavramın, Batı’nın klasik- modern siyaset kuramlarının ve düşünce tarihinin ürünü olduğu unutulmamalıdır. Sivil toplum kavramı Batı siyasi literatüründe farklı ideolojik perspektiflerle ve toplumsal kuramlarla, bin altı yüzlü yılların sonunda modern kapitalist devletin oluşumu ve 17. yy. sonları Aydınlanma Çağı ile birlikte tartışılmaya başlanmıştır. Sivil toplum kavramıyla birlikte birey, demokrasi, sözleşme, eşitlik, özgürlük, devlet, ideoloji, kamusal alan, özel alan, gibi kavramlar da bu dönemlerin birer ürünü olarak farklı boyutlarda ele alınmıştır. Sivil toplum olgusu; “ toplumsal sözleşme” odağında kuramlarını geliştiren Hobbes, Locke ve Rousseau ile çatışmacı teorinin önemli temsilcileri olan Hegel, Marx ve Gramsci’nin görüşleri doğrultusunda yapılandırılsa da kavram ilk kez Antik dönemde Aristo tarafından kullanılmıştır. Fakat Antik Çağ’dan Modern Çağ’a kadar toplum-sivil toplum ve devlet terimleri arasında açıkça bir ayrım yapılmamıştır.

Antik Çağ’da Sivil Tolum

Sivil toplum kavramı ilk kez Antik Yunan’da Aristo tarafından kullanılmıştır. Aristo, ünlü eseri Politika’ da sivil toplum kavramını ilk kez “koinonia politike- societas civilis” şeklinde kullanmıştır. Ancak Aristo, sivil toplum kavramını “politik düzen”, “topluluk”, “kamusal alan” gibi olgulardan ayrıt edici bir tanımlama olarak kullanmamıştır. Böylece sivil toplum olgusu söz konusu diğer kavramlarla birlikte kullanılarak anlam itibariyle belirgin bir farklılık yaratmamıştır. Aristo’nun sivil toplum kavramıyla, polis
( devlet) sınırları içinde yaşayan insan toplulukları ve onların iyilik halleri anlaşılmaktadır. Aristo bu kavramdan hem insanların kendi aralarında yaptıkları sözleşmelerle bir araya gelmelerini, hem de özgür ve aralarında eşit ilişkilerin söz konusu olduğu insanların bir arada yaşamlarını anlatmaktaydı (Doğan, 2009: 32). Çünkü “koinonia” kavramı Antik Yunan’da; birlikte yaşam, dayanışma, ortaklık, paylaşım gibi değerleri çağrıştırdığı gibi her türlü insan topluluğu anlamına da gelmekteydi. Kavramın toplumsal boyutu bu şekildeyken politik boyutunda ise Aristo’nun toplum- polis (devlet) ayrımına gitmediği görülmektedir. Aristo’ya göre devlet- birey ilişkisinde, insan ancak polis yurttaşı olması halinde varlık ve değer kazanma şansını elde etmiş olurdu ve polis sınırları içinde yabancı ya da köle olarak bulunmak siyasal toplumun karar mekanizmaları içinde yer alma hakkı vermezdi ( Göze, 1998: 5). Yani Aristo’nun siyasal felsefesinde sivil toplumun ön koşulunu, devlet aygıtı üzerinde bağımsız ve özgür bireylerin söz sahibi olması oluşturmaktaydı. Aristo’nun sivil toplum yaklaşımında kuşkusuz ki devlet aygıtı, toplumu kendi sınırları dışında bırakmaz ve toplumun tüm üyelerini kapsayıcı bir nitelik gösterir. Ayrıca Antik Yunan’da sivil toplum- devlet ayrımı yapılmadığı gibi, birey ile topluluk bir bütünün ayrılamayan parçaları perspektifiyle ele alınarak kamusal alan ve özel alan ayrımının da yapılmadığı görülmektedir.


Orta Çağ’da Sivil Toplum

Orta Çağ’ın tarıma dayalı sosyo- ekonomik ilişkilerin ve siyasal yapılanmanın mevcut olduğu yönetim sistemi olan feodalizmde; toprağa egemen olan soyluların, iktidar ve gücün de sahibi olduğu görülmektedir. Bu doğrultuda Orta Çağ’ın siyasal yapısı olan toprağın sahibi olanın iktidara sahip olduğu dönemde, kamusal güç ( alan) özel güç ( alan) ve sivil toplum-devlet ayrımının kesinlikle var olmadığını söyleyebiliriz. Bu dönemin merkezi otoritenin hakim olmadığı siyasal sistemi ile oluşan “dağılmış egemenlik anlayışı” nın üstüne sivil toplum kavramının yerleştirildiği açıkça görülmektedir. Sivil toplum kavramı da bu doğrultuda yetkilerini paylaşan büyük kral ve feodal hükümdarların yanı sıra kilesinin hâkimiyet anlayışlarıyla şekillenmekteydi. Ancak Orta Çağ’ın sonlarına doğru, kentlerde ve surlarda yaşayan toplumsal kesimler, zamanla ticaretle uğraşmaya başlayıp kolektif bir yapı oluşturarak ayrı bir zümreyi meydana getirmişlerdi. Kendilerini zamanla burjuva sınıfı olarak tanımlayan bu zümre Orta Çağ’ın sonlarında ayrıcalıklı kentlerin doğuşuna sebep olmuş ve sivil toplum olgusunu kendi dünya görüşleri doğrultusunda yeniden tanımlamışlardı. Böylelikle günümüze kadar taşınan sivil toplum olgusu burjuva sınıfının temellendirdiği ve yapılandırdığı bir kavram olarak tarih sahnesinde tekrardan yer almıştır. Orta Çağ’da din adamlarında ve kilise öğretilerinde şekillenen sivil toplum kavramı, burjuva sınıfının oluşumuyla ve bu sınıfın dünyevi \ seküler öğretileriyle kavramı yeniden yapılandırmasıyla birlikte adeta el değiştirmiş ve o dönemde iktidarı dizginleyen bir güç olarak var olmuştur. Ancak modern kapitalist devletin oluşumuyla birlikte sivil toplum kavramı, egemen burjuva sınıfını betimleyen bir kavram olarak günümüze kadar varlığını korumuştur.

Aydınlanma Öncesinde Hobbes’ un Sivil Toplum Kuramı

17. yüzyılın en önemli düşünürü ve siyaset felsefecisi Hobbes sivil toplum kavramının “toplumsal sözleşme” ekseninde ele alınmasını sağlayan öncü sivil toplum kuramcılarındandır. Hobbes, “toplumsal sözleşme” teorisiyle sivil toplum devlet ilişkisini ortaya koysa da sivil toplum ile siyasal toplum ayrımını net bir biçimde vurgulamaz. Hobbes sivil toplum ve devlet konusunu betimlemek için “doğa durumu” olgusundan yararlanır. Hobbes’ un doğa durumu teriminden kasıt hem bireylerin kendi aralarındaki hem de devlet ve bireyler ( toplum) arasındaki savaş, kargaşa ve kaos hailidir. Hobbes bireylerdeki bencil, saldırgan, rekabetçi ve savaşçı halin ancak güçlü bir devlet otoritesi altında oluşturulacak toplumsal sözleşme ile sona ereceğini vurgulamıştır. Toplumsal sözleşme ile bireyler haklarını bir anlamda devlete bırakırlar. Hobbes’a göre devlet, bireylerin kendi kendini koruma anlayışını bir tarafa bırakarak herkesin güven ve huzurunu sağlayacak bir kişi veya meclisi görevlendirmek amacıyla “ karşılıklı” ve kendi iradeleriyle sözleşmeleri sonucu ortaya çıkmıştır ( Doğan, 2009: 91). Böylece temsili-katılımcı demokrasi ve yurttaşlık kavramlarına temel oluşturan teori hiç kuşkusuz ki Hobbes’un toplumsal sözleşme odağında geliştirdiği sivil toplum anlayışıdır. Devleti mutlak egemen bir güç olarak gören Hobbes; sivil toplum, siyasal toplum, politik düzen, devlet kavramaları arasında keskin çizgilerle ayrılmış bir farklılığın altını çizmez. Böylece Aydınlama Çağ’ı öncesinde ( modern kapitalist toplumun oluşumuna kadar) devlet ve sivil toplum kavramları arasında net bir ayrımın yapılmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Aydınlanma Çağı’nda Locke’ un Sivil Toplum Kuramı

Hobbes’da doğa durumu, herkesin herkese karşı savaşının olduğu anarşik bir durum olarak tanımlanırken Locke’da ise “ aksine doğa durumu barış, iyi niyet, karşılıklı yardımlaşma ve korunmanın yürürlükte bulunduğu bir durum olarak sunulur ( Sabine, 1969: 212). Locke devlet iktidarını özgürlüklerle çelişkili bir baskı aracı olarak görmesi sebebiyle devlet egemenliğinin sınırlandırılmasını savunmuştur. Locke’un teorisinde sivil toplum ve devlet aynı anlam ve amaçla kullanılmakla birlikte, sivil topluma, gelişebilmesi için devlet karşısında otonomi kazandırmak, diğer bir deyişle; sivil burjuva toplumunun temel yasalarını böylece ortaya koymak istemiştir ( Azaklı, 1997: 225; akt: Arslan, 2001: 42). Bu durum liberal anlayışın oluşmasında temel oluşturan Locke’un bir burjuva ideologu olarak anılmasını sağlamıştır. Locke için sivil toplum, bireylerin doğa durumundaki temel haklarını maksimum düzeyde koruyabilmek için sözleşme gerçekleştirdikleri bir alandır ve Locke için, doğa durumunun karşıtı olan sivil toplum geçici ve olumsuz bir alan değil, bireysel hakların bizzat yaşandığı ve korunduğu ve uygarlığın merkezini oluşturan bir alandır ( Çağa, 1996). Locke bir anlamda iktidarın ya da devlet kurumunun yetkilerinin sivil toplum çıkarına sınırlandırılmasını öngörmektedir. Locke’un sivil toplum-devlet ilişkisini ve sivil toplum kuramını ortaya koyan temel perspektifini, toplumsal sözleşme odağında sivil toplum yararına sınırlandırılan devlet egemenliği oluşturmaktadır.
Hobbes’da devlet yetkilerinin sivil toplum yararına güçlendirilmesi ve doğa durumunun sosyal eşitsizliklerin kaynağı olarak görülmesi varken Locke’da ise aksine devlet yetkilerinin sivil toplum yararına sınırlandırılması ve doğa durumunun eşitlik ve adaletin kaynağı olarak görülmesi yer almaktadır.

Aydınlanma Sonrası ve Modern Kapitalist Devletin Oluşumu İle Birlikte Sivil Toplum-Devlet İlişkisi

Modern (ulus) devletin oluşumuna kadar ki dönemde sivil toplum kavramı, devlet aygıtı ile olan benzerliği ve ayrılmaz bütünlüğüyle tarih sahnesinde yer alırken özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda kapitalizmin gelişiyle birlikte bireyi devlet karşısında özerkleştiren anlayışa paralel olarak sivil toplum- devlet ayrılığının geliştiğini söyleyebiliriz. Sivil toplum- siyasal toplum ( devlet) ayrılığının Ferguson, Paine ve Hegel tarafından oluşturulan sivil topum kuramları ile Hegel’e tepki olarak Tocqueville’ in teorileri temelinde iki ayrı koldan yapılandırıldığını görmekteyiz. Sivil toplumu devlet dışı alan olarak vurgulayan ilk siyaset felsefecisi olan Hegel’in sivil topluma verdiği mana diğer sivil toplum anlayışlarından çok daha farklı ve kendine özgüdür. Çünkü Hegel sivil toplumu uzun, karmaşık bir tarihsel gelişimin ve modern dünyanın bir ürünü olarak görmektedir. Hegel sivil toplumu, doğal özgürlük ortamı olarak değil, ataerkil aile ile devlet arasında konumlanan ve tarihsel süreç içerisinde üretilmiş olan ahlaki yaşam alanı olarak ortaya koyar ( Doğan, 2009:167). Hegel burjuva toplumu anlamında kullandığı karşılıklı bağımlılığa dayalı ekonomik gereksinimler sistemine sivil toplum anlamı vermektedir
( Doğan, 2009: 171). Bu doğrultuda Hegel’in sivil toplumu kuşkusuz ki burjuva toplumu manasını taşımaktaydı. Hegel sivil toplum- devlet ayrımını net bir biçimde ortaya koysa da devlet için, sosyo-ekonomik yaşamın düzenlenmesi ve toplumu kontrol altında tutması sebebiyle geniş bir hareket alanı öngörmektedir. Böylece Hegel devleti; sosyal eşitsizliğin, adaletsizliğinin giderilmesi ve toplumdaki temel hak ve özgürlüklerin görünür kılınması için bir araç olarak algılamaktadır. Hegel 19. ve 20. yüzyıllardaki refah devleti ve liberal öğretilerinin yaklaşımını olan sivil toplumu, “devletin yetkilerini sınırlayan kavram” olarak değil aksine devlete bağlayan bir olgu olarak ele almıştır. Hegel’in devlet-sivil toplum tezlerinden yola çıkarak onun diyalektiğine takla attırdığını açıkça belirten Karl Marx ise sivil toplum-devlet ilişkisini tarih sahnesinden hiçbir zaman silinmeyecek perspektifi olan alt yapı ( üretim biçimi ve sosyo-ekonomik ilişkiler) üst yapı (din, sanat, kültür, ahlak vb.) zeminine taşımıştır. Marx’ın toplumsal kuramlarının özünde alt yapının üst yapıyı etkilediği ve oluşturduğu ancak bu etkileşimin tek taraflı olmadığının vurgusu yapılır. Hegel’de ise durum tam tersidir. Hegel devleti sivil toplumu kontrol altında tutan aygıt olarak görürken Marx sivil toplumun devleti kontrol ettiğini belirtir. Marx’ın Hegel’in baş aşağı duran diyalektiğine takla attırdım demesi de buradan kaynaklanmaktadır. Marx kapitalist üretim tarzı ve burjuva devlet egemenliğinde sivil toplumun burjuva toplumundan ibaret olduğunu belirterek gerçek anlamda sivil toplumun kapitalizm ile birlikte vücut bulduğunu ifade eder. Çünkü Marx devleti sivil toplumun ( burjuva sınıfının) çıkarlarını koruyan ve geliştiren bir kurum olarak görmektedir. Klasik Marxsist öğretiden ayrılarak sivil toplum- devlet ilişkisine hegemonik iktidar odağında yaklaşan tek sivil toplum kuramcısı ise Gramsci’dir. Gramsci devleti tanımlamak için; sivil toplum ile siyasal toplumu bir potada eriterek siyasal toplum ile devletin baskı araçlarını ( polis, ordu, yargı vb.) sivil toplum ile de devletin hegemonya araçlarını ( kültür, etik, siyaset, ekonomi) betimlemiştir. Gramsci, Hegel ve Marx’taki tek taraflı alt yapı üst yapı ilişkisini karşılıklı bir etkileşim merkezinde ele alarak adeta Hegel ve Marx’ ı kendi sivil toplum kuramında buluşturmuştur. Sivil toplumu sadece ekonomik ilişkiler ağı olarak görmeyen ve ideal sosyalizmin yolunu da tarif eden Gramsci, sivil toplumun, devletin ideolojik ve kültürel hegemonya alnında olduğunu ve sivil toplumun bu alana denk düşerek devletin bir parçası olarak görmek gerektiğini ve devletin ikna edici rolü ile de siyasal toplumun zamanla sivil toplum içinde eriyerek devletin de ortadan kalkacağını ve demokratik sosyalizmin gerçekleşeceğini öngörmektedir (Arslan, 2001: 57).
Modern kapitalizm sonrası ve 18. yüzyılda sivil toplum- devlet ayrılığının diğer kolunu ise Tocqueville oluşturmaktaydı. Tocqueville’ i diğer sivil toplum kuramcılarından ayıran en önemli özellik günümüzdeki (refah devleti sonrası) liberal demokrasilerdeki modern sivil toplum yaklaşımına temel oluşturmasıydı. Çünkü Tocqeville devletten ve siyasal sistemden bağımsız örgütlenmelerin, toplum organizasyonlarının ve derneklerin sivil toplumu oluşturduğunu belirten ilk devlet düşünürüdür. Tocqueville’de; devletten bağımsız, çoğulcu ve öz örgütlü bir sivil toplum, demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur (Keane, 1994: 82). Bu noktada Tocqueville, ortak çıkar doğrultusunda bir araya gelen yurttaşların oluşturduğu gönüllü birliktelik, örgütlenme ve bu çerçevede oluşan derneklerin devlet dışı organizasyonlar odağında sivil toplumu oluşturduğunu belirterek bu oluşumların demokrasinin ön koşulu olduğunu vurgulamaktadır. Tocqueville, bir anlamda sivil toplumu katılımcı demokrasiye eklemleyerek liberalizmdeki günümüz sivil toplum anlayışını temellendirmiştir. Ancak Tocqueville, bu sivil kuvvetlerin devlet (siyasal sistem) ile çatışan mı yoksa uyumlaşan mı bir yapıda olacağına dair bir öngörüde bulunmasa da sivil toplumu iktidara ulaşmada bir araç olarak algılamaktadır.

20. Yüzyıl’da Refah Devleti Sonrası Sivil Toplum-Devlet İlişkisi

Feodalizmin çöküşü ve modern ( kapitalist) devletin oluşumundan sonra güçlenen burjuvazinin 18. yüzyılda, adeta dünyanın egemeni haline gelmesi toplumlarda kapitalist üretim ilişkilerini ve kar maksimizasyonunu hâkim kılarken, 20. yüzyıla gelindiğinde 29 krizi ve reel sosyalizm deneyimleri refah devleti modeline geçişin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu geçiş katı kapitalist anlayışta çatlaklara yol açarak toplumlarda sivillilik, bireysel özgürlükler, örgütlülük, katılımcı demokrasi, küçülen devlet gibi liberalizmin ürettiği kavramların yüksek sesle dile getirilmesini olanaklı hale getirmiştir. Günümüzün çağdaş (global) sivil toplum anlayışı da bu tarihsel süreç içerisinde şekillenerek kendini var etmiştir. Ayrıca refah devletinin bir ürünü olan katılımcı \ temsili liberal demokrasilerde siyaset üretmek salt olarak siyasal partilere indirgenmemiştir. Böylece sivil toplumun güçlenmesinin ve gerek kamusal alanda gerekse siyasal alanda güçlü bir aktör olarak yer almasının önü açılmıştır. Bu dönemde Locke’un bireyi devlet karşısında özer kılan sivil toplum anlayışı ile Tocqueville’in devlet dışı çoğulcu sivil toplum anlayışı birlikte düşünülerek modern sivil toplum kavramı yeniden üretilmiştir. Yeniden üretime tabi tutulan sivil toplum olgusunu Taylor’dan esinlenerek ifade eden Keyman ise en geniş kapsamıyla sivil toplumu; toplumsal sorunlara etkili ve uzun-dönemli çözüm bulma sürecine aktif olarak katılan, ve bu temelde de siyasi aktörleri bu çözümleri yaşama geçirecek politikalar üretmeye yönlendirmek için çalışan farklı gönüllü örgütlerin devlet denetimi dışında kurduğu ortak alan olarak tanımlamaktadır ( Keyman, 2004). Burada çağdaş sivil toplum kavramı, toplumsal sorunların çözümünde siyasi iktidarı etkileyen ve siyasi iktidar üzerinde baskı oluşturan devlet dışı alan olarak vurgulanmaktadır. Bu yönüyle kuşkusuz ki eksik kalan sivil toplum tanımına Keyman siyasi ve ahlaki değer yükleyerek şu şekilde tanımlamaktadır: “Bir toplumun kendisini ve eylemlerini bir bütün olarak, devlet iktidarının baskısı ve denetimi altında olmayan gönüllü örgütler yoluyla örgütlemesi.” ( Keyman, 2004). Bu tanımlamanın temelini Hegel’ deki sivil toplumu devlete bağlama \ eklemlendirme anlayışının aksine Locke’ un sosyal değer sistemleri açısından düşünüldüğünde sivil toplumu devletten üstün tutma anlayışı oluşturmaktadır. Hiç kuşku yok ki Keyman da Locke’un sivil toplum kuramında olduğu gibi sivil toplumu demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olarak görmektedir. Çünkü liberal demokrasilerde devleti ve toplumu totaliter yapıya karşı koruyan en önemli savunucu kuşkusuz ki güçlü sivil toplumun varlığıdır. 20. yüzyılda sivil toplumun devlete karşı bir yapılanma olarak karşımıza çıkmasının en önemli göstergelerinden biri de budur. Ancak demokrasi demişken burada uzun bir parantez açmak gerekiyor. Sivil toplum dediğimizde mutlaka demokrasi kavramı akıllara gelmez. Fakat iki kavram arasında organik bir bağ olduğu ve iki kavramın da birbirini beslediği çok açıktır. Demokrasi dediğimizde soyut olarak devleti, sivil toplum dediğimizde de somut olarak toplumu algılamaktayız. Demokrasi ve sivil toplum kavramları aydınlanma sonrası ve 18. yüzyılda liberalizmin ve modern (kapitalist) devletin birer ürünü olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır. Ama tarihsel olarak demokrasi ile kapitalizmin birbirini güçlendiren ve olgulaştıran iki kavram olduğunu söyleyebiliriz. Küreselleşme, modern dünya, bilgi çağı, bireysel özgürlükler, sivillik, çok kültürcülük gibi kulağa hoş gelen kavramlar toplumlarda Batı’nın şekillendirdiği “ dünyalı, çağdaş, medeni” gibi sınıflandırmalar için birer kriter olarak gelişirken bu “dünyalılık” halinden temel hak ve özgürlüklerin, emeğin, üretenlerin, yoksulların nasibini almadığını görmekteyiz. Modernizeden ve sivil toplumdan ( sivillilikten) payını alan daimi burjuvazi olmuştur. Toplumlar daha zengin ve daha güvenli hale gelirken, insanlar statülerinin ve siyasi katılımlarının tanınması gibi maddi olmayan amaçlara yönelmekte özgürleşmektedirler ( Fukuyama, 1993: 62). Çünkü sivil toplum kavramının piyasa ile bağlantılı olarak tarih sahnesinde yer almaya başladığını düşünürsek liberal demokrasilerde sivil toplum, liberal devletlerin kendi menfaatleri doğrultusunda idealize ettikleri bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun en büyük göstergeleri olarak da sivil toplumun temel hak ve özgürlükler, sosyal eşitlik ve adalet ekseninde değil anti- politik merkezdeki taleplerinin varlığıdır. Liberal toplumlarda sivil toplumun temel hak ve özgürlükler, eşitlik, adalet, gibi amaçlar doğrultusunda harekete geçip siyasi iktidara baskı oluşturması olanaklı kılınmazken, sivil toplumun salt olarak temsili demokrasi odağında özgür kılındığı görülmektedir. Çünkü toplumdaki sosyo-ekonomik koşulları eşit kılmak adına düzenlenmeyen yasaları hak ve özgürlüklerin savunucusu olan sivil toplumun oluşturması gerekir. Yani yasalar siyasi iktidara baskı oluşturan, siyasi iktidarı sınırlayan temel hak ve özgürlükler talebindeki sivil toplum tarafından yapılır ve böylece siyasal \ hukuksal özgürlükler sosyo- ekonomik alana taşınırsa gerçek katılımcı ve çoğulcu demokrasiden ve güçlü sivil toplumdan söz edebiliriz. Güçlü ve özgür sivil toplumun ön koşulu temsili demokrasiden ziyade sivil toplumun politik alandaki doğrudan inisiyatifi, siyasetin nesnesi değil öznesi olan sivil toplum ve bunun çıktısı olan bireyler arasındaki sosyo-ekonomik eşitliğin varlığıdır.
Devlet kurumları; yasa çıkarma, yeni politikaları yürürlüğe koyma, tikel çıkarlar arasındaki kaçınılmaz çatışmaları açık seçik bir şekilde çizilmiş olan yasal sınırlar içinde tutma ve sivil toplumun yeni eşitsizliklere ve tiranlıklara kurban gitmesini engelleme araçları olarak kabul edilmelidir ( Keane, 1994: 37). Bir anlamda devlet sivil toplum ayrımı ya da tamamen özerk sivil toplum anlayışının eşitsizlik noktasında son bulabilmesi ihtimalinin devlet ile sivil toplum arasındaki uzlaşı gerçeğine dönüşmesi gerekmektedir. Devlet ile sivil toplum ayrılığını ortadan kaldıran önemli durumlardan biri de, sosyo-ekonomik eşitsizliği güçlendiren, her türlü ayrımcı, baskıcı vb. anti- demokratik yapıdaki sivil toplumun varlığıdır. Anti-demokratik sivil toplumun gelişmemiş liberal demokrasilerde artan milliyetçilik ve dinsel gericiliğe paralel olarak ivme kazandığını söyleyebiliriz. Bu noktada da sivil toplum devlet ayrılığının ve çatışmasının değil uzlaşısının gerekliliği açıktır.
Bu doğrultuda devlet sivil toplumun alanını, eylemlerini belirlerken unutulmamalıdır ki devlet de siyasal eylemlerinin meşruiyeti için sivil toplumun onayına ihtiyaç duyar. Sivil toplum ile devlet arasındaki ilişki bu sebeple karşılıklı çıkarlar doğrultusunda hiç kuşku yok ki samimiyetsizdir. Bu yapay ilişkideki bir diğer öğe de özerklik konusudur. Liberal demokrasilerde yasalar çerçevesinde devlet karşısında özerkliği korunan sivil toplumun taleplerinin de tepeden inme olduğu gözlemlenmektedir. Toplumsal ihtiyaçları, temel hak ve özgürlükleri temel almayan ama daima devlet karşısında özerk olan sivil toplum anlayışının talepleri de devletin ve piyasanın çıkarlarına uyumlaşabilecek yapıda olup dezavantajlı grupların istekleriyle örtüşmediğinden tepeden inme olacaktır. Çünkü özellikle gelişmemiş liberal devletler sivil toplumu yukarıdan demokratikleşme projeleriyle şekillendirmektedir.
Modern sivil toplum tanımlarında genellikle iki bileşene vurgu yapılmaktadır: Birincisi, bireyi siyasal toplum karşısında özerk kılan anlayış doğrultusundaki “devlet denetimi dışında kalan alan” iken ikinci özne olarak ise ortak çıkar doğrultusunda hareket eden aktif örgütlü yapı şeklinde betimlenmektedir. Bu iki öğe dışında unutulmaması gereken bir diğer olgu da sosyal sorunların çözümünde sivil toplumun siyasi iktidarı etkilemeyi hedefleyen baskı ve çıkar grupları olduğudur. Bu üç unsura tek bir tanımda yer veren Keane ise sivil toplumu şu şekilde tanımlamaktadır: “ En soyut anlamıyla sivil toplum, üyeleri öncelikle devlet dışı faaliyetlerle-ekonomik ve kültürel üretim ev yaşamı ve gönüllü birlikler- uğraşan ve bu faaliyetler aracılığıyla devlet kurumları üzerinde her çeşit baskı ve denetimi uygulayarak kendi kimliklerini koruyan ve dönüştüren kurumların oluşturduğu bir bütün olarak kavranabilir ( Keane, 1994: 35- 36). Şerif Mardin de, sivil toplumun ortaya çıkmasında, devlet dışında süren hayatın akışının garanti altına alınması ve ekonomik faaliyetlerin özerk bir konuma sahip olması diye iki noktanın altını çizdikten sonra sivil toplumu batı Avrupa tarihinde önemli bir sosyal aşamayı ve tarih felsefesi alanında bir tartışmayı hatırlatan özellikli bir kavram olduğunu ifade etmektedir ( Akt: Abay, 2004: 272). Taylor ise sivil toplumun özelliklerini üç noktada toplamaktadır:
1- Genel anlamda devlet tarafından yönlendirilmeyen bireylerin özgür iradeleriyle örgütlenmelerin varlığı.
2- Dar anlamda toplumda sivil toplum kuruluşlarının kendi aralarında devletin yönlendirmesi olanaksızın koordineli davranabilmeleri.
3- Sivil toplum kuruluşlarının devlete alternatif faaliyetler üretebildiği, devlet politikalarını etkileyebildiği örgütlenmelerin var olduğu toplumsal durum.
Taylor 2. ve 3. anlamda sivil toplumda kamuoyunun büyük bir öneme sahip olduğunu tespit etmektedir ( Akt: Doğan,2009: 366).
20. yüzyıldaki bir çok farklı sivil toplum tanımından anlaşılan ise sivil toplum; devlet müdahalesini kabul etmeyen yada siyasal iktidarın belirleyici olmadığı, bireylerin ve grupların herhangi bir makamdan izin almadan kendi irade ve istekleri ile örgütlenebildikleri, bireylerin ve grupların kendi kaderlerini tayin edebildiği, maksimum düzeyde bireysel özgürlüğü hedefleyen, maksimum düzeyde aktif demokratik katılımın olduğu, buna karşılık askeri ve sivil bürokrasinin de minimum düzeyde olduğu, her türlü sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel etkinliklerin örgütlü olarak gerçekleştirilebildiği organizasyonel bir faaliyet alanıdır ( Abay, 2004 : 273).
18. ve 19. yüzyıllar sanayi devrimi sonrası feodalizmden kapitalizme geçiş sürecini belirleyen ulus devletlerin tarih sahnesinde baş aktör olarak yer aldığı yıllarken 20. yüzyıl ise artık refah devlet modelinin dünya siyasetinde söz sahibi olduğu yıllardır. Sivil toplum kavramı da bu dönemin bir ürünü olarak refah devletinin ve liberalizmin çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılarak şu anki mevcut anlam, içerik ve boyutunu kazanmıştır. Siyasal literatürde ve kamusal alanda sıkça vurgulanan sivil toplum olgusu şüphesiz 21. yüzyılda da değişen siyasal yapılar ve sosyo-ekonomik ilişkiler odağında farklı boyutlarıyla yeniden üretime tabi tutulacaktır. Sivil toplum kavramının İlk Çağ’dan 20. yüzyıla kadarki tarihsel yolculuğundaki dönüşümlerini ve farklılıklarını referans noktalarıyla ve nedenleriyle detaylandırırken kavramın yeni bir boyut kazandığı son noktanın reel sosyalizmin yıkılışı olduğunu düşünüyorum. Çünkü sivil toplumun son zamanlarda bilimsel literatürde bu kadar çok tartışılmasının temel nedeni Doğu Bloğu sonrası kazandığı yeni anlamlardır.

Reel Sosyalizmin Ardından Sivil Toplum

Doğu Bloğu’nun iflasından sonra, bir büyük savaştan da zaferle ayrılarak kendini tarihin galibi ilan eden pazar ekonomisi ve onun öğretileri sivil toplumu da kendi kapitalist üretim ilişkileri ile uyumlu hale getirerek yeniden yapılandırmıştır. Reel sosyalizmin bu çöküşü sonrası küreselleşme ve neo-liberal politikalar odağında dünya siyaset sahnesi, serbest piyasa fetişizminin saldırısına maruz kalmıştır. Bu saldırılardan sonra adeta yıkıma uğrayan ise; Doğu Bloğu’nun yıkılışıyla referans noktalarından mahrum kalan adalet, eşitlik, dürüstlük gibi kavramlar olmuştur. Bu kavramların artık siyaset sahnesinden uzaklaşmasıyla birlikte liberal demokrasiler sivil toplum olgusunu bu değerlerden yoksun bir şekilde yeniden üretime tabi tutmuştur. Bu süreçte liberalizm ve onun saldırılarını maskeleyen ise özgürlük, katılımcı-temsili demokrasi, çok kültürcülük ve (global) sivil toplum gibi kavramlar olmuştur. Ancak askeri vesayetten ve siyasetten arındırılmış sivil toplum, katılımcı demokrasi gibi kavramlara sıkça vurgu yapanlara bu söylemlerinin ve insan onuru-özgürlüğünün ilk koşulunun eşitlik ve maddi zaruretten kurtulmak olduğu hatırlatılmalıdır.
Kapitalist üretim ilişkilerine en çok direnç gösterilmesi gereken çağda yaşıyoruz. Kuşkusuz ki kapitalizm ürettiği bazı doğmaları normalleştirerek ve eleştiriye tabi tutmayarak toplumun önüne sunmaktadır. Wall Street Journal’ da geçen bir ifade ile “Ortaçağ’da kilise, geçtiğimiz iki yüzyılda kilise neyse bugün şirket o.” ( Mert, 2001:216). Kapitalizmin dogmatizmden kast ettiğim de tam olarak Orta Çağ’ın skolâstik düşünce yapısından ayrılmazlığıdır. Reel sosyalizm sonrası dünyadaki siyasal ve bilimsel literatürde, kamusal alanda yeniden canlanan, sıkça dillendirilen sivil toplum kavramı da bu doğmaların bir ürünü olarak düşünülebilir. Doğu Bloğu’nun çöküşü sivil toplum kavramını yeniden canlandırma, tartışılma ve anlamlandırma ihtiyacını doğurmuştur. Ancak sivil toplum kavramının 1990’lı yıllar sonrası yaygınlaşmasını salt olarak Sovyetler Birliği’nin çöküşüne bağlayamayız ama sivil toplum kavramının yeniden yapılandırılmasını salt olarak Doğu Bloğu’nun çöküşüne bağlayabiliriz. Sivil toplum kavramının yeniden üretilmesinde Keyman refah devletinin krizi, Batı’daki post modernizasyon süreci, küreselleşme odağındaki neo-liberal politikalar, Batı’daki “üçüncü yol” olarak bilinen siyasal akım ekseninde dört öğenin altını çiziyor ( Keyman, 2004). Bu ve benzeri aktörlerin yanında göz ardı edilmemesi gereken ise; sosyo-ekonomik kalkınma, sosyal eşitlik-adalet, temel hak ve özgürlükler alanındaki sorunları çözmede refah devletinin yetersiz kalışı liberal demokrasilerin sivil topluma sarılmasını ve sivil toplumu yeniden diriltmesini gerekli kılmıştır. Son tahlilde böylece sivil toplum olgusu adeta liberalizmin sığındığı bir liman olarak refah devletinin kalkınma aracı haline gelmiştir. Bu doğrultuda sivil toplum ve sivil toplum kuruluşları sosyal devletin misyonunu üstlenen ve sosyal devletin alanını daraltan ( alanına nüfuz eden) devlet dışı organizasyonlar olarak reel sosyalizm sonrası tarihteki yerini güçlendirmiştir. Çünkü devletten bağımsız olarak örgütlenmiş ve yapılandırılmış kitlelerden- gruplardan oluşan sivil toplum ağı refah devletinin ve liberalizmin çıkar ve amaçlarını idealize eden temel öğelerden biridir. Bu doğrultuda Doğu Bloğu’nun yıkılışının ardından sivil toplum kavramının liberalizme işlevsel bir nitelik kattığını söylemek yerinde bir tespit olur kanımca. Reel sosyalizm sonrası sivil toplumun bir diğer misyonu da bireyleri ve grupları özgürleştirmek değil adeta burjuva demokrasilerini güçlendirmek olmuştur. Burada karşımıza çıkan tabloda sivil toplumun refah devlet modelinde, kendisini pazar ekonomisine ve kapitalist üretim ilişkilerine karşı konumlandırmadığını görmekteyiz. Sivil toplum; piyasa ekonomisini dönüştüremeyeceğine hatta böyle bir gayede olmadığına göre ve özellikle siyasal iktidarlara bir baskı \ çıkar grubu olarak var olamadığına göre ancak metalaşan sosyal hakların savunucusu halini alabilir. Bu noktada sivil toplum “özgürleştirici bir yapıda mı yoksa uyumlaştırıcı bir yapı da mı” sorusunun cevabı Sovyetler Birliği sonrası elbette ki uyumlaştırıcı sivil toplum olacaktır. Modern kapitalizmin biçimlendirdiği kavramlardan biri olan sivil toplumu siyasal toplumdan tamamen ayırmak; sosyo- ekonomik ilişkilere, temsiliyet anlayışına, sosyal haklara baskı \ çıkar grupları olarak müdahale edememekle eş değerdedir. Sosyo- ekonomik ilişki kalıplarına, temel hak ve özgürlüklere müdahil olamayan sivil toplum anlayışından kapitalizme işlevsellik katan, liberalizmle uyumlu bir sivil toplum olgusunun ortaya çıkacağı açıktır. Ayrıca güçlenen neo-liberal ve emperyalist politikalar, iktidarların sivil toplumun taleplerini dikkate almasını engellemektedir. Böylece kitlelerin ve halkın taleplerinin, özellikle sivil toplumun isteklerinin siyaset sahnesine ve sosyo-ekonomik alana taşınmaması, siyaset üzerinde belirleyicilik oluşturamaması Erkilet’e göre sivil toplumun kapitalist dünya sistemi açısından en önemli işlevinin depolitizasyon olduğunun göstergesidir( Erkilet, 2008: 76- 77 ). Çünkü reel sosyalizm sonrası örgütlü siyaset, kitle grevleri, sözleşme gibi etkili baskı mekanizmaları tarih sahnesinden yok olma ile yüz yüze gelmiştir. Bu baskı araçlarından uzak bir sivil toplum ağı ise hiç kuşkusuz ki apolitik yapıda olacaktır. Çünkü Doğu Bloğu’ nun yıkılışından sonra oluşan tek kutuplu dünyada temel hak ve özgürlüklere, sosyal eşitlik ve adalete, insan haklarına yönelen sosyo-ekonomik ve sınıfsal sivil toplum istekleri yer almamaktadır.



KAYNAKÇA

Abay, A. Rıza, “Sivil Toplum Ve Demokrasi Bağlamında Sivil Dayanışma Ve Sivil Toplum Örgütleri” 3.Ulusal Bilgi, Ekonomi ve Yönetim Kongresi, 24-26 Kasım, Eskişehir, 2004.

Arslan, Osman, Sivil Toplum ve Türkiye Gerçeği, Bayrak Yayınları, İstanbul, 2001

Ayferi, Göze, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, İstanbul, 1998, Beta Yayınları, Genişletilmiş 8. Baskı

Çağa, Ömer, Sivil toplum ve Liberalizm, 1996, Diyalog Dergisi

Doğan, İlyas, Sivil Toplum Anlayışı ve Siyasal Sistemler, Barış Platin Kitapevi, Ankara, 2009

Erkilet, Alev, Sivil Toplum Söyleminin Kapitalist Dünya-Sistemi Açısından En Önemli İşlevlerinden Biri Depolitizasyondur, Sivil Toplum Kavramı Tartışmaları, Kaktüs Yayınları, Ed: Murat Şentürk, Aynur Erdoğan, İstanbul, 2008

Fukuyama, Francis, Kapitalizm ve Demokrasi: Gözden Kaçırılan Bir Bağlantı, Siyasal Kitapevi, Ankara, 1992

Keyman, Fuat, Türkiye’de ve Avrupa’da Sivil Toplum, İstanbul Bilgi Üniversitesi, STK Eğitim ve Araştırma Birimi, Sivil Toplum ve Demokrasi Konferans Yazıları no 3.

Keane, John, Demokrasi ve Sivil Toplum, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1994,

Mert, Nuray, Hep Muhalif Olmak, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001

Sabine, George, Siyasal Düşünceler Tarihi 2, Sevinç Matbaası, İstanbul, 1969

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org