Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org


 

SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ-ULUSLAR ARASI YARDIM
PROGRAMLARI VE "YOKSUL"LUK

 SHU.Suzan OKTAY ,SHU Serbilgül BAKIR ,SHU Yasemin KOTAN
 

Yoksullukla  ilgili yapılan  tanımlamalarda, Mutlak
Yoksulluk, Göreli  Yoksulluk, Sübjektif -Objektif
Yoksulluk, Gelir Yoksulluğu, İnsani Yoksulluk,
Kırsal-Kentsel Yoksulluk, İnsani Yoksulluk, gibi
kavramlar  kullanılmaktadır. Aslında  yoksul olma
durumu  tüm  bu  kavramların  ötesinde sermayedar
tarafından  bilinçli ve  sistemli  bir şekilde
kaynakların kendi  çıkarları  doğrultusunda
kullanılmasıyla oluşan bir insanlık durumu ve insan
hakkı sorunudur. Bütün bu yoksulluk tanımlarının
yapılmasında bu olguyu ortaya çıkaranların payı
oldukça büyüktür.
Endüstri Devriminin getirdiği  gelişme,  servet ve
üretim artışında yeni doğan işçi sınıfı adil bir pay
alamamıştır. Varsıllığın ve yoksulluğun yan  yana yer
aldığı bu  toplumlarda emek ve anamal birbirlerinden
kesin biçimde ayrılmış iki karşıt sınıfı
oluşturuyordu.
  Endüstri Devrimiyle oluşan liberal düşünceye göre,
piyasa mekanizması ve  fiyatlar sistemi her türlü
ekonomik  ve sosyal   sorunu " sihirli bir  el gibi"
kendiliğinden düzenlemektedir. İşsizlik, bölüşüm,
ücret,  refah  dağılımı,  ekonomik  ve sosyal gelişme
sorunları, piyasa   mekanizmasının otomatik işleyişi
içinde  en  ideal çözümlere  kavuşmaktadır. Bu
düşünceye  göre  girişimcilerin çıkarlarıyla toplumun
çıkarları aynı yönde  ve bir uyuşma içinde olduğundan,
sınıf çelişkileri ve sınıfsal  savaşımlar; kısacası
sosyal sorunları bulunmayacak ve  o  nedenle de
devletin ve kamusal otoritelerin ekonomik ve sosyal
yaşama karışmasına gerek kalmayacaktır. Ekonominin
doğal yasaları ve işleyişi içinde piyasa mekanizması
ve fiyatlar sistemi sosyal sorunu kendiliğinden
çözecektir.
      Oysa yeni gelişen sanayi merkezlerinde bir
proletarya sınıfının hızla oluşması, sefalet
ücretleri, yaygın işsizlik, emeğin aşırı sömürülmesi
ve  refah  artışından  adil pay alınamaması, kötü
sağlık koşulları yetersiz  iş  güvenirliliği ve
işçilerin  sefaletiyle  sonuçlanan  ekonomik  krizler
liberal düşünceye  olan  inancın  sarsılmasını  ve bu
düşüncenin geçersizliğini ortaya koymuştur.  Piyasa
mekanizması ve fiyatlar   sisteminin kendi serbest
işleyişine  bırakılmasının, sosyal farklılıkları
arttırdığı toplumu birbirinden  kesin olarak ayrılmış
iki sınıfı böldüğü ve bu iki sınıf arasındaki
gerginlik çekişme ve savaşımları giderek çoğalttığı anlaşılmaya başlanmıştır.
Liberalizmle  oluşan  sosyal  sorunun çözümüne karşı
önemli  ayrımları  içeren  sosyalist politika
yaklaşımı ve sosyal politika yaklaşımı olmak üzere iki
yaklaşım ortaya çıkmıştır  Marksist doktrine  göre
-sosyal  sorunun-  emeğin  sömürülmesinin  ve  bunun
yol  açtığı sınıf savaşımlarının kaynağı üretim
araçları üzerindeki  özel mülkiyettir. Sınıf çatışması
üretim araçlarına sahip olanlarla ( anamalcı)
olmayanların çalışmasıdır. Oysa üretim araçları
bireysel değil, sosyal gücü oluşturur. İşte kapitalist
toplumlarda sınıf farklılıkları, böylece anamalcı
sınıfın ayrıcalıklı konumu üzerinde oluşmaktadır.
Sosyal politika akımı da sosyalist politika akımı gibi
liberalizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Sosyal
politikada parlamenter demokrasi ve  kapitalist
piyasa ekonomisinin temel  kurumlarını koruyarak bir
dizi reformlarla, ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri
kaldırmayı ve endüstri toplumunu bir refah toplumuna
dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Bu akım da  temel kişisel
özgürlükleri ve  çalışmayı özendiren güdüleri
koruyarak,  sosyal eşitsizlikleri  azaltmayı  ve
üretim süreçlerinde  tekelleşmeyi önlemeyi hedef
almaktadır.  Daha  adil  bir  gelir bölüşümü
sağlamaya ve  herkesin  toplumun olanaklarıyla uyumlu
adil bir yaşam düzeyine kavuşturulmasını
amaçlamaktadır.
       Ekonomik  büyümenin   dengeli   olabilmesi  ya  
da sosyal  sorunları  çözerek  büyümenin
gerçekleştirilebilmesi için sosyal politikalara
ihtiyaç vardır. İşte o zaman ekonomik ve sosyal
gelişme -kültürel gelişme de dahil- bir bütünlük
içinde gitmekte ve ekonomik üretim artışı sosyal refah
artışına dönüşmektedir.
        Yoksulları  koruyucu  sosyal  politikalar  olarak
tüketicinin   korunması,  toprak   reformu,
kooperatifçiliğin  desteklenmesi,  yoksullukla
savaşım, sosyal  güvenliğin yaygınlaştırılması, toplu
konut   uygulamaları,  personel  reformu,  tekelci
çokuluslu  şirketlerin   ekonomik  güçlerinin
dengelenmesi, gelir dağılımındaki eşitsizliklerin
giderilmesi servetin geniş kitlelere
yaygınlaştırılması, vergi reformu, tarım reformu,
eğitim, sağlık, kentleşme, konut ve çevre politikası,
tarım, kredi kırsal yerleşme  politikaları gibi daha
geniş  kapsamlı  ve makro ölçekli sosyal politikalar
ya da toplum politikaları önem kazanmaktadır.
        Devlet,  gruplar arasındaki eşitsizliği önlemek
-yoksulluk önleyici-   için  sosyal politikalarını
uygularken  çeşitli yöntemlerden  yararlanmakta  olup
bunlardan  biri  kurumsal  düzenlemelerdir. Arasında
sosyal sigortalar kurumu, sosyal  güvenlik sistemi,
işsizlik sigortası,  iş ve işçi  kurumsal düzenlemeler
arasında Sosyal  Sigortalar Kurumu, Sosyal Güvenlik
Sistemi,  İşsizlik  Sigortası,  İş Bulma Kurumu gibi.
       Sosyal güvenlik  sistemi aslında yoksulluğu ve
insanların  maddi yönden geleceklerinden emin olamama
korkusunu önleyici  bir kurumlaşma olup, çağdaş sosyal
politikanın da  en önemli konusunu oluşturmaktadır.
(Güven, 1995:45)
        Sosyal yardımlar çağdaş  devletin,  yoksul
sınıfları  koruyucu yöndeki sosyal sorumluluğunun  bir
gereği olarak uygulanmakta ve alanda genellikle
yoksulluk programları olarak  nitelendirilmektedir.
Devlet  sosyal  çağdaş devlet anlayışı  nedeniyle  söz
konusu yardım  programlarını uygulamakla yükümlüdür.
Ancak  bu yoksulluk  programlarını  yerine
getirmediği  (dış  borçlar, yapısal  uyum programları,
savunma giderlerine ayrılan payın  artması vb.) ya  da
getiremediği durumlarda bu  tip  ihtiyaçların
giderilebilmesi  için  sistem  kendi  araçlarını
yaratır  ve  böylelikle  sosyal  yardım
özelleştirilir.
        Bu araçlar dünyada NGO  olarak tanımlanırken
Türkiye' de sivil toplum kuruluşu ya da örgütü  olarak
    adlandırılır.  NGO (Non-Govermental Organisation)
dilimize çevrildiğinde hükümet-dışı  örgütler
anlamındadır. Türkiye'de devlet dışı bir örgütlenme
kolay kabul edilebilir olmadığı için STK  (sivil
toplum kuruluşları) olarak tanımlanmaktadır.
   Başkaya'ya  göre soruna açıklık getirmek ve kavram
kargaşasını aşmak için 3 farklı sivil toplum
anlayışından söz edilebilir.  Bunlardan ilki burjuva
dünya  görüşüdür ki burada asıl  olan bireyin gelişim
özgürlüğüyle ilgilidir.  Girişimcinin girişim
özgürlüğünün gerçekleştiği  koşullarda her şeyin
yoluna gireceği var sayılır. O  zaman  işletme sivil
toplumun  temel eksenini oluşturmaktadır. Onu
çevreleyen, ona  eklemlenen  ve  işlevleri ideolojik
olan bir dizi kurum (okullar,kilise,cami,medya,kamu
hizmetleri yapan kuruluşlar  vb.) oluşturulur.
    Gönüllü kurumların işlevi sistemin zaafını gidermek,
ayıbını örtmektir. Elbette böylesi bir dünya  görüşü
ve toplum anlayışı söz  konusuyken devletin esas
işlevinin özel mülkiyeti korumak ve girişim
özgürlüğünü güvence altına almakla sınırlı olması
doğaldır.
   Naif-iyilikçi  sivil toplum  anlayışında  
sistemin  olumsuz sonuçlarıyla  mücadele  edilir.Ama
olumsuzlukları yaratan kötülüklerin kaynağı  olan
asıl nedenler tartışma konusu yapılmaz. Mesela  hayır
kurumları bu tür naif iyilikçi sivil toplum
kuruluşlarının tipik örneğini oluşturur. Şimdilerde bu
tür kurumlara  büyük  iş düşmektedir. Zira neoliberal
politikalar sonucu  her geçen gün işsizlerin,
yoksulların,    açların,  yaşamak   için asgari
gelirden yoksun  olanların,  başını  sokacak bir evi
olmayanların, içecek temiz  sudan mahrum olanların,
tedavi olacak olanaklardan yoksun olanların  sayısı
her geçen gün artıyor. Bunların sayısı hızla artarken
bu amaçla faaliyet gösteren sivil toplum  örgütlerinin
büyümesi ve sayısının artması  son derece normaldir.
Kapitalizmi, neoliberal politikaları  ve politikaların
ortaya çıkardığı yıkımı tartışmadan, geçerli
paradigmaya dokunmadan sistemin ortaya  çıkardığı
olumsuz sonuçlarla mücadele etmek nihai bir çözümü
temsil edemez. Sokak çocuklarının  sorunlarıyla
ilgilenen bir sivil toplum örgütü belki birkaç çocuğu
sokaktan kurtarabilir ama her geçen  gün daha fazla
çocuğun sokağa  düşmesini engelleyemez.
   Sorunu aşağıdan yukarıya,  dolayısıyla sınıfsal
bir perspektiften yaklaşan üçüncü anlayış ise sivil
toplumu sosyal  üretim  ilişkiler  bütünlüğü  içine
yerleştiren  anlayıştır.   Bu  anlayış;  toplumsal
olumsuzlukların ve kötülüklerin  nereden,  nasıl
kaynaklandığı, eşitsizlik üreten ve onu sürdüren
egemenlik ilişkilerinin neler olduğunu tartışır.
Toplum eşitsizlik ve sömürü temeli üzerine oturmaya
devam  ederken;  sistemin   özüne  dokunmadan,
kurumları  dönüştürmeden,  alternatif  ilişkileri
yaratmadan, sonucu değiştirmenin mümkün olmadığını
savunur.  Bu sivil toplum anlayışı sonuçlarla  ilgili
olduğu kadar nedenleri de  her aşamada tartışmanın
odağında tutar. (Başkaya,2003)
Bir başka  sınıflandırma  ise  sivil  toplum örgütleri
için yapılmıştır.  Yukarıda saydığımız  sivil toplum
biçimlerine göre şekillenen ve onların içinde hayat
bulan sivil toplum kuruluşları aşağıdaki biçimde
sınıflandırılmıştır. (Tosun,2001)
           Devletle beraber ve ona edemlenerek
           Devletle temas içinde ama ondan bağımsız
(sadece varlığını tanıyarak)
           Devletin karşısında ve onunla savaş içinde
           Devletle ilişkisiz ve onunla savaş içinde
de bulunmadan

    Ülkemizde  bu  4 tür  örgütün de bulunduğunu
söyleyebiliriz.  Benimsenecek konumlandırma
stratejileri devlet ile sivil toplum kuruluşlarının
ilişkilerinin  gergin ya da ılımlı olmasına bağlıdır.
Bu ilişkinin boyutu sivil toplum kuruluşunun hareket
alanın genişliğinde etkili  olmaktadır. Sivil toplum
kuruluşları devlete  yakın olmak istediklerinde
genellikle yönetim kurullarında  merkezi ya da yerel
yönetimden üyelere yer verirler. Burada ki
tercihlerinin nedeni kamu kaynaklarının dağıtım
sürecinde yetkileri etkilemektir. Bu faydacı bir
tutumdur. Bunun bir diyet borcu  yaratabileceği de
olasıdır.
Bu 4 alternatif içinden  sivil toplum örgütü istediği
yaklaşımı  benimseyecektir. Bu  yaklaşımların aynı
zamanda sivil toplum örgütlerinin  uluslararası
işbirliğine bakış açısında  da belirleyici olması
beklenir. Oysa genel olarak yaklaşımların herhangi
birinde yer alan sivil toplum kuruluşları yukarıda
saydığımız nedenlerle (devlete karşı- uluslar arası
işbirliğine açık, devletin yanında onun görevlerini
üstlenici veya devletle  temas içinde,bağımsız
olduğundan kaynak sağlamak amacıyla) uluslar arası
işbirliğine sıcak bakabilmektedir.
Uluslar arası İşbirliğinde  Sivil Toplum Örgütlerinin
Yeri
   Üçüncü  dünyayla  işbirliği,  İkinci  Dünya
Savaşı'ndan   sonra   doğdu.  Amerika  Birleşik
Devletleri'ndeki Marshall  Planı'nın ardından böyle
bir  işbirliği girişimi geldi. İktisadi  ve insani
olmaktan çok politik  ve stratejik bir amacı vardı:
Özellikle bağımsızlığını yeni  kazanmış ülkelerin
sosyalizme  geçmesini  önlemek. Aynı  zamanda zengin
sanayileşmiş   ülkeler haline gelebileceği varsayılan
geri kalmış  ve  yoksul  toplumlara, batılı tarzdaki
lineer  büyüme anlayışı sunuldu.  Oysa gerçeklik
bambaşkaydı: Giderek  büyüyen  bir  asimetri  ortaya
çıktı.  Birleşmiş Milletler sektörel (FAO,UNESCO vs.)
ya da bölgesel  (Bölgesel Kalkınma Bankaları) olarak
uzmanlaşmış birçok örgüt kurdu.  Bugün  bu  örgütlerin
hem  ideolojileri  hem  de işleyişleri bakımından
tümüyle  gözden geçirilmesi gerekmektedir.  Son birkaç
on yılda örneğin Latin Amerika önemli oranda
borçlanmış ve işbirliğine  ayrılan  kaynaklar
daralmıştır.. Buna bir de Yapısal  Uyum
Programları'nın dayatılması eklenmiştir.. Bugün
hükümetlerin yetersizliğinden dolayı, yoksulluğa karşı
mücadele eden ulusal ve
uluslar arası resmi kuruluşlar programlarını ucuza
gerçekleştirebilmek için sivil toplum kuruluşlarına
umut bağlamışlardır. Sivil toplum örgütlerinin
projelerinin çoğu başarısız olmuş, ortaklaşa finansman
uygulaması sonucunda  sivil toplum  kuruluşları
hükümet  insiyatifleri ve uluslararası işbirliği yapan
kurumlar   giderek  birbirine  benzemeye  başlamıştır.
Kalkınma  da   işbirliğinde  iki  ana hat
belirginleşmiştir. Kalkınma için kaynak transferi ve
ticari- teknolojik mübadeleler,  bununla birlikte
işbirliği hükümetlerden çok sivil topluma kaymıştır.
(Corsino, 2001: 43)
Son 20 yıldır üçüncü dünya ülkelerinde bireysel proje
ve programlarla yoksulluk yönetimi için esnek ve ucuz
bir sistem kurulması amaçlanmıştır. Uluslar arası
yardım programları tarafından finanse edilen çeşitli
sivil toplum kuruluşları, yerel hükümetlerin pek çok
işlevini aşama  aşama üstlenmiştir. (Eğitim, sağlık,
sosyal hizmet) Devlet, sosyal güvenlik,  sosyal hizmet
alanlarından çekilerken sosyal yardım-özel yardım
programlarıyla yoksulların zorlukla da olsa hayatta
kalmaları sağlanarak köklü toplumsal değişim ve kaosun
oluşma riski bastırılmıştır (Özdek,2003).
    1999'a kadar uluslar arası gündemde yer alan
yoksulluğun azaltılması hedefi 1999 yılından sonra
kapsamlı  bütüncül  bir  programa  dönüştürüldü.  Yeni
kalkınma  vizyonunun  üç  temel  ilkesi
bulunmaktadır. Bunlardan ilki  kredi verenler arasında
merkezileşmenin sağlanması ve  kalkınma ortaklığının
kurularak  eşgüdümlü  çalışmaya yönelinmesidir.  Bu
merkezileşme  IMF  ve DB'nın kılavuzluğunda
olacağından kreditörler  aracılığıyla  üçüncü  dünya
ülkelerinin  IMF  ve  DB'na bağımlılığının da artması
kaçınılmazdır.
İkinci ilke özelleştirmedir.. Hükümetler kalkınma
alanının oyuncularından yalnız biridir.  Rolleri
hukuksal çerçevenin yaratılması ve sürdürülmesi ile
sınırlıdır. Kalkınma alanının diğer oyuncuları çok
taraflı ve iki taraflı katılımcılar sivil toplum ve
yabancı-yerel sektör'dür. Yeni kalkınma gündeminde
ağırlık  sivil toplum kuruluşlarına geçmiştir. Bu da
özelleştirmenin bir başka boyutudur.
   Üçüncü ve son ilke diğerlerini  de tamamlar
biçimde yerelleşme ilkesidir ki bu boyutu ayrıntılı
olarak ele alınacaktır.
   2000'li yıllara kadar izlenen kalkınma işbirliği
ilişkilerine ilişkin eleştireler, programı hazırlayan
DB'da dahil olmak üzere son dönemde yoğunlaşmıştır.
DB'na göre yardım verenler parayı stratejik olarak
yönlendirmiş, jeopolitik  çıkarlarına  göre yardımda
bulunmuşlardır. Söz konusu koşullu yardımlar yalnızca
yardım alan ülkelerdeki politik dönüşümleri
sağlamalarına yaramıştır. 1980-1990 yıllarında
uygulanan kalkınma işbirliği programlarının dayattığı
yapısal uyum programları, yeni dünya düzenine uygun
yapılanmanın sağlanması, artan küreselleşme karşıtı
hareketler ve yoksul  kitlelerin muhalefeti nedeniyle
uyum programlarını uygulamadan kaldırmayı zorunlu
kılmıştır. Bu zorunluluk yeni kalkınma vizyonuna
ihtiyaç doğurmuştur.
   Milenyuma  kadar  izlenen  kalkınma  işbirliği
programları  yoksulluğu   azaltma  amacına
odaklanmamış, yeni pazarlar açma, sömürüye ortam
hazırlama, neoliberal politikaları ve piyasa dostu
reformları yaygınlaştırma ve yoksulluğun artması
dışında bir işe yaramamıştır.
Yeni kalkınma vizyonunda temel kavramlar olarak yer
alan özelleştirme, ticari liberalleşme ve sosyal
yardım kavramları sivil toplum desteğiyle ve
aracılığıyla meşruluk kazanacağından programda sivil
toplum örgütlerine önemli bir rol yüklenmektedir.  
Yeni  kalkınma stratejisinde azgelişmiş ülkelerin kar
getirebilecek  bütün sektörleri uluslararası sermayeye
yatırım  alanı olarak açılacak tarımdan kamuya tüm
sektörler  dışa bağımlı kılınacaktır. Bu kararın
alınmasında   yardım  alan ülkelerin yardımları resmi
olarak etkili kullanmaması ve yoksulluğun azaltılması
programların doğru uygulanmaması gerekçe olarak
sunulmaktadır.
Özelleştirme,  bu programlarda ekonomik büyümenin ön
koşulu olarak sunulmakta ve kalkınmada başat rolü
üstleneceği vurgulanmaktadır.
Ancak madalyonun diğer yüzüne bakıldığında azgelişmiş
ülke şirketlerinin uluslararası şirketlerle rekabet
gücünün  yetersizliği nedeniyle yerli yatırımcılar
yerine uluslararası şirketlerin bu ülkelerde yeni
pazarlar edineceği görülecektir.
   Aynı zamanda yeni kalkınma programında yer alan
sosyal sermayenin güçlendirilmesi kararı yine sivil
toplum  örgütlerine  dayandırılmaktadır.  Sosyal
sermayenin  geliştirilmesiyle  yoksulluğun azalacağı
varsayımından hareket eden yeni kalkınma vizyonunda,
sosyal sermeye kavramı, bireylerin özel yaşam
alanlarındaki dayanışma ve yardımlaşma ağları olarak
ifade edilmekte, etnik bağlar, aile ve  komşuluk
ilişkileri  cemaatler temelindeki  geleneksel  
ilişkilerin geliştirilmesi  gerekliliğini
öngörmektedir.
Dünya bankası yoksulların sosyal  kurumlarını inşa
etmek  gerektiğinden  söz ederken, sosyal sermeyenin
dış destek kullanarak yaratılmasını ve
geliştirilmesini gerekli görülmektedir. Bu dış destek
sivil toplum kuruluşları ve dinsel örgütler
aracılığıyla sağlanacaktır. (Özdek,2003)
Bu karar bir yandan olumlu  bir biçimde  sivil
toplumun güçlenmesi,  dayanışma ve bağlılığın artması
gibi görünürken öte yandan kişisel alanları bile
sosyal sermaye olarak görmekte, sosyal devlet
anlayışını sivil toplum kuruluşlarına devretmekte,
yoksulluk sorununun çözümünü  yine  yoksula
bırakmakta, geleneksel iktidar  yapılarının  korunması
ve değişimin geleneksel çizgide oluşmasını teşvik
etmekte,  sivil toplum kuruluşları  aracılığıyla bu
anlayışın  yaygınlaşması sağlanarak, amaca ulaşılması
hedeflenmektedir.
Bütün bu programların hayata geçirilmesi sırasında
programların insani tarafını vurgulayacak ve gerçeği
yanılsamaya dönüştürerek uluslar arası sermayeyi
aklayacak ve çalışmaları meşrulaştıracak  aktör olarak
sivil toplum kuruluşları seçilmiştir.
Sivil toplum kuruluşlarının bilinen işlevi sivil
toplumun  sesi olmak ve gerçekleri vurgulamakken, bu
işlev sisteme payanda olarak  sesin  yükselmesini  
önlemek ve toplumsal talepleri    en aza indirgemeye
dönüşmüştür.
   Halen yoksullukla ya da yoksulluğun sonuçları ile
ilgili çalışmalar yürüten pek çok  sivil toplum
kuruluşu uluslararası yardım programlarının
projecilerine dönüşmüş  ve  sosyal  devlete alternatif
olmuşlardır. Artık devletin kalkınmada öncelikli
olarak yerine getirmekle yükümlü  olduğu sosyal
işlevleri giderek sivil toplum kuruluşları
yüklenmektedir.(Yıkılmaz,2003)
   Daha demokratik  yapılar diye öne çıkan söylemler,
piyasa  sisteminin varlığının  devamı  için uygun
siyasi yapıyı oluşturma amacını gerçekleştirmeye
çalışmaktadır. Çünkü neo-liberal ideolojinin esas
unsurlarından  biri devletin  iktisadi  alana  kaynak
dağılımı  ve sosyal  güvenlik amacıyla müdahalesine
karşı çıkması ve sosyal devlet anlayışını
reddetmesidir.
   Demokratikleşme ya da yoksulluğu  azaltma adı
altında sivil toplum kuruluşlarına verilen destek
aslında neo-liberal politikaların yerelleşmesine ve
yaygınlaşmasına zemin hazırlamaktadır.
   Manipulasyonu  çok daha kolay olan sivil toplum
kuruluşlarına destek verilerek sosyal devletten
boşalan  yerlere STK'ların yerleştirilmesi  hem
kaynak-fmansman  rahatlığı  yaşayan sivil  toplum
kuruluşlarının çıkarlarına hem  de uluslar arası
sermeyenin  amaçlarına hizmet etmektedir. Ki  bu
boyutunu ele aldığımızda sivil toplum örgütleri için
katılımcılık ve katılımcılığın gerçeklik boyutları da
tartışılmalıdır.

Sivil Toplum Kuruluşları ve Katılımcılık
        Sivil toplum kuruluşlarında 2 tip katılımcılıktan
söz edilebilir.
         1.   Örgüt içi katılımcılık
Sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarına kendilerini
adayan kişilerin temel özelliğini uzun süre
gönüllükleri  ve  en  azından hayırseverlikleri olduğu
düşünülmüştü.  Ancak  sivil  toplum kuruluşlarının
faaliyetleri kurumsallaştıkça, nispeten gayri  resmi
bu örgütlenme çerçevesine bağlı kalması imkansızlaştı.
Çünkü gönüllü faaliyetleri dışlamamakla birlikte
kalıcı bir çekirdek oluşturmak gerekiyordu. Sivil
toplum kuruluşlarının çalışmalarının niteliği gereği
bu  çekirdek genel olarak orta sınıflardan
gelmektedir. Bu kişilerin çok karakteristik, ideolojik
çizgileri vardır. Bu çizgide verilen öncelik ekolojik
kaygılar, demokrasi, kişisel değerlerin   öne
çıkarılması ya  da tam tersine  politik
radikalleşmedir. Dolayısıyla  halk sınıflarından
kişiler bir sivil toplum kuruluşunda görev aldığında
bu genel olarak orta sınıfa geçişin bir imkanıdır.
Onlar için gerçek bir  toplumsal terfi söz konusudur
         2.  Halk Katılımı
    Sivil toplum  kuruluşlarına önemli  miktarda kamu
kaynağı  tahsis edilmesi  toplum üzerinde önemli
sonuçlar yarattı. En göz önünde  olan durum sivil
toplum kuruluşlarının çoğalmasıdır.  Uluslar arası
finansmanın artmasına bağlı olarak kurulan çok sayıda
sivil toplum kuruluşu bu kaynakları paylaşma imkanına
ve devlet kurumlarının işlevlerindeki daralma
ölçüsünde  de bu kaynaklardan yararlanma
zorunluluğuna yanıt veriyordu. Uluslararası bağış
kurumlarının müşterisi olma rekabeti içinde sivil
toplum kuruluşlarının temsil ettikleri çeşitli bakış
açılarının büyük bir bölümü yok oldu. Adı geçen
rekabetin görünümlerinden biri de doğrudan doğruya
yoksullarla çalıştıkları bahanesini öne süren sivil
toplum kuruluşlarının uluslar arası bağış kurumlarının
desteğini de alarak daha önce halk örgütlerine ait
olan politik alanı gasp etmeleridir.  Bu örgütler;
sendikaları kooperatifler, yerel halkın
federasyonları, emekçilerin, köylülerin  politik
mücadelesinden  doğmuştu.  Ve ulusal hükümetler
karşısında bu kesimlerin politik ifadelerinin  
başlıca aracıydılar.
Yapısal  uyum  programlarının ardından  devlet
organlarının daralması,  bu  organların halk
örgütlerinin  taleplerine yanıt verme kapasitesini de
daralttı. Halkın  devlet politikalarını  etkileme
potansiyelini azalttı.  Uluslar arası bağışçı
örgütlerin toplumsal refahın arttırılması  ve
yoksulluğun hafifletilmesi adına sivil toplum
kuruluşlarının finanse etme tercihi ki bu tercih
yoksullara ulaşmada en  etkin kuruluşun  sivil  toplum
kuruluşları  olduğu olgusuna  dayanıyordu. Bu
yoksulların politik tecridini arttırdı. Sivil toplum
kuruluşları 1980'li yıllarda yaşanan politik halk
hareketlerine katılmakta pek istekli olmadılar. Tüm
bunlar kalkınmayı yoksulların kendi yaşamları
üzerinde söz  sahibi olmak için gösterdikleri
çabalardan kaynaklanan bir süreç olarak gören bakış
açısı ile pek uyumlu değildir.
Yerelleşme
Yeni kalkınma vizyonunun  üçüncü ilkesi olan
"yerelleşme"  ile  ilgili reformların temel amacı,
değişen istihdam biçimlerine karşı yanıt verebilme
isteği, aynı zamanda uzun dönemli işsizliğin neden
olduğu sosyal dışlanmanın önlenmek istenmesidir.  Bu
oluşuma eş anlı olarak yerel işbirliği olarak
adlandırabileceğimiz  sosyal tarafların ve  diğer
grupların katıldığı sorunlara yerel  düzeyde  somut
çözümlerin  arandığı  bu  süreç eşlik  etmektedir.
Ulaşılmak istenen amaç  sistemlerin etkinliğini
arttırarak, daha uyumlu bir işlerliğe kavuşturulmasını
sağlamaktır.
   Performans  hedefleri ile  uyumlu yönetim
anlayışının kurumlar üzerinde yeni baskılar yarattığı
savunulmakta  yaratıcı,, sorun  çözücü  karakterleri
ağır basan kurumlar   haline  getirilmesine
çalışılmaktadır.  Bu noktada  temel çözüm olarak yerel
uyumun sağlanması  yönünde yapıların oluşturulması öne
sürülmektedir.
   Hükümetler,  sosyal dışlanma  ve  refah  devletine
bağımlılığı  azaltmak  için  geliştirdikleri
stratejilerin  sonucuna ulaşması yönünde temel bir
engel olan iletişim  eksikliği gidermek için yerel
kuruluşlarla ve sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte
ortak bir gündem  yaratmak için önemli çabalar
göstermektedirler. Bu anlayış yerel uyuma, aynı
zamanda çeşitli yerel komitelerin gelişimine etki
etmekte ve böylece istenilen esneklik sağlanmaktadır.
Sonuçta daha esnek kurumsal düzenlemeler, daha yerel
istihdam politikalarının temel unsuru olmaktadır.
       Bu noktada yerel boyutun artan öneminden beklenen
yararlar şu şekilde  sıralanmaktadır.Yerel aktörlerin
kendi bölgelerinde  sorunlarını  tanımlamak ve
anlamak, temel başvuru kaynaklarını oluşturmak, ulusal
ve yerel kuruluşların oluşturduğu programların bir
bütünlük içinde uygulanması sonucu sinerjinin artması
ve politik oluşumlarının etkinliliğinin artmasıdır.
        Bunun yanı sıra yerel istihdam programlarının
beraberinde getirdikleri bir takım dezavantajlar da
bulunmaktadır. Bu noktada söz konusu hizmetlerin
etkin  işlerliğinin  sağlanamamasının bölgeler
arasında  eşitsizliği arttıracağı  bu  ortaklık
anlayışının, bazı  ortaklar  tarafından  sorumluluğun
diğerlerine olanak sağlayan kötü kullanımlara yol
açabileceği, bu işbirliği anlayışının oldukça yüksek
dayanışma  yetisi  gerektirdiği  bunun  sağlanamaması
durumunda  ise  istenilmeyen  bir  başka bürokrasinin
oluşacağı öne sürülmektedir.
        Kalkınma gündeminin yerelleşmeye yönelmesi, her
ülkenin ve yerel birimin sunduğu farklı fırsatlara
göre yatırım yapılması ve kredi açılması anlamına
gelmektedir.  Bu anlamda yeni strateji, eşitsiz bir
"kalkınma"  anlayışına dayanmaktadır. Kuşkusuz
1950'ler  sonrasında gündeme gelen kalkınma
stratejileri de eşitlikçi değildir. Ancak önümüzdeki
dönem için saptanan yeni strateji, üçüncü dünyanın
kendi  içinde  de  eşitsizliği  arttırma
potansiyeline  sahiptir.  Kalkınma  gündeminde
yerelleşmenin  asıl  anlamı  ise,   üçüncü   dünya  
ulus   devletlerinin   rolünün  azaltılmasında
odaklanmaktadır.
   Daha fazla yerellik, üçüncü  dünya hükümetlerinin
kalkınmadaki rollerini ortadan  kaldırmaya ve yerel
birimlerle uluslararası sermaye arasında  doğrudan
hiyerarşik bağlar kurmaya yönelmiştir. Bu  çerçevede
yeni strateji  , üçüncü dünya ulus devletlerinin kendi
ekonomileri ve hakları üzerindeki denetimini kabul
eden 1945 sonrasındaki sistemden kopuş sürecini
hızlandırabilecek ve sermayenin bugünkü ihtiyaçlarına
cevap veren bir uluslar arası sistemin örgütlenmesine
katkıda bulunabilecektir (Özdek,2003).
Bu açıdan  bakıldığında sivil toplum kuruluşları
aracılığıyla  sorunlar yerelleşmekte ve  sorunların
mikro boyutta çözümü yoluna gidilmektedir. Mikro
düzeyde  sorunların çözülebileceği yanılgısryla makro
düzeyde sorunların asıl nedenleri göz ardı
edilmektedir. Bu nedenle de yoksullukla mücadele
ettiğini söyleyen sivil toplum kuruluşları yoksulluğun
sonuçları ile ilgilenmekte ve yoksulluğun asıl
nedeninin anlaşılmasını engellemektedirler.  Bu yolla
sorunların yerel boyutlarda kalmasını sağlarken diğer
taraftan da toplumun apolitize edilmesine araç
olmaktadırlar.
O HALDE NASIL BİR SİVİL TOPLUM KURULUŞU?
        Yoksullukla  çalışan  mevcut  STK' lar,
yoksulluğun  ortaya  çıkışının  asıl nedenleri ile
değil, yoksulluğun  çıktılarıyla (  örneğin; korunmaya
muhtaç çocuklar, sokak çocukları, evsizler, giyinme ve
barınma sorunları gibi sorunlarla) uğraşmaktadırlar.
Ancak  STK'ların bu çalışma yöntemleri asıl sorunu
çözmemekte aksine günü kurtarmaya yönelik politikalar
üretmelerine neden olmaktadır.  Asıl olması  gereken
sorunun kendisi  ile  uğraşmaktır.  Bunun  için de
yoksulluğun meydana getirdiği sorunları  yaşayan  asıl
kitleyi yani yoksulları  dışlamadan bir örgütlenme
şeklinin  benimsenmesi gerekir. Bu örgütlenme
şeklinde bireysel yoksullukların ve sorunların
giderilmesi yerine toplumsal yoksulluk sorununun
giderilmesi ile uğraşılmalıdır.  Ayrıca yoksullardan
oluşan STK'ların eşgüdüm ve  işbirliği  içinde
hareket  etmeleri  önemlidir.  Ancak   böyle  bir  
hareket  evrenselleşerek küreselleşmenin alternatifi
olabilir.
   Yoksulların politik karar alma süreçlerine
katılımı ülkelerin kalkınmasının geleceğidir. Böyle
bir katılım,  ulusal  ve  yerel   kalkınmayla  ilgili
kararlar   için  gereklidir.   Bu   nedenle,  sürecin
demokratikleşmesinden yana olan ve yoksulluğu eksen
alan  bir kalkınma desteklenmelidir. Ayrıca bu
yoksulluk örgütlenmeleri ekonomik eşitsizliklerin
cehennemi döngüsüne ve doğanın tahrip edilmesine dur
diyebilecek  kalıcı   kalkınmayı   ve demokrasiyi
destekleyen  politik  kurumsal  reformların
savunulmasında başı çekmelidir.
        Yoksulların karşı karşıya kaldıkları ağır
sorunlar, anti demokratik hükümet sistemlerine ve
kalıcı olmayan,  işe  yaramaz, uygunsuz  ve eşitsizlik
yaratan kalkınma  stratejilerinin  uygulanmasından
kaynaklanmaktadır.
    Dolayısıyla kalıcı kalkınmanın getirdiği
kazanımlarm hakkaniyetli bir şekilde yeniden
dağılımını sağlayacak  stratejiler oluşturulmalıdır.
Bu  stratejiler, dünya ticaret  sisteminde revizyon ve
askeri harcamaların kısıtlanması şeklinde
öngörülebilir.
        STK'lar çevrenin, ekonominin, ve toplumun
tahribine yol açan kurum ve politikalar karşısında
eleştirel tavır sergilemelidirler.Örneğin doğal
kaynakların çıkarılmasında  ve çevrenin tahribindeki
rolleri nedeniyle uluslar arası şirketlere de
eleştiriler yöneltmelidirler. Uluslar arası mali
kuruluşları da ülke ekonomilerine  ait kaynakları
uluslar arası şirketlerin sömürüsüne açtıkları için
eleştirmelidirler.
       STK'ların demokrasiyi ve kalıcı kalkınmayı
harekete geçirebilmeleri, ağ şeklinde örgütlenmeleri
için, hükümetlerle  ilişkilerini düzenlemeleri, bölge,
vilayet, ilçe,  ve  mahalle düzeyindeki kalkınma
planlaması komitelerine katılmaları, ekonomik bakımdan
kendine yeterliliği  desteklemeleri, üyelerini
seferber  etmeleri,  yapılandırmaları  ve  üye
sayısını  arttırmaları önemlidir. Bunları yapmadıkları
taktirde demokratik potansiyelleri sınırlı kalacaktır.
Sivil Toplum Kuruluşların en yoksul grupların lehine
baskı uygulamak, onlar adına hareket etmek, devlet,
bürokratlar ve yerel seçkinler iktidarına   karşı
alternatif bir gücü temsil etmek için kalkınma amaçlı,
özerk taban örgütlerinin ve sivil toplum
kuruluşlarının yoğun bir ağının bulunması şarttır.
           Taban örgütlerinin baskı uygulayabilmesini
sağlamak ve hükümetleri taban örgütlerinin eylemlerine
minnettar kalmaya zorlamak amacıyla, ayrıca bu
örgütlerin örgütsel, teknik ve yönetim kapasitesini
güçlendirmek için sivil toplum kuruluşlarının eylemde
bulunmasına ihtiyaç vardır. Öte yandan, sivil toplum
kuruluşları taban örgütlerinin kapasitesini
güçlendirerek ve geliştirerek, bu örgütlerin, özgül
yerel koşullardaki kaynakları yönetebilmelerine ve
denetleyebilmelerine de imkan tanımadırlar.
(Gordon,2001:167-187)

KAYNAKÇA
   1.  Başkaya, F.(2003)  "Sivil Toplum ve Sivil
Toplum Kuruluşları Söylemi",Özgür Politika,
       www.ozgurpolitika.org/allhab.htlm.. 15,08,2003
   2.  Başkaya,F.(2003)   "Emperyalizmin   Yeni  
Gözdeleri   STK'lar"    Özgür    Forum,
       www.ozgurpolitika.org/allhab.htlm. 04/06/2003
   3.  Corsino,D.(2001)  "Uluslararası  
İşbirliğinde STÖ'lerin  Payı,  Sivil  Toplum
Örgütleri,
       Uluslararası İşbirliğinde Sivil Toplum
Örgütleri" ,  Sivil Toplum Örgütleri Neoliberalizmin
       Araçları mı Halka Dayalı Alternatiflerin mi ?
Çev. Işık Ergüden, Demokrasi Kitaplığı, İST.
   4.  Eser,U. (1993) "Türkiye'de Sanayileşme" İmge
Kitapevi,ANK.
   5.  Gordon,  S.  (2001) "Meksika'da  STÖ'lerin  
Politika Kültürü", Sivil  Toplum Örgütleri
       Neoliberalizmin araçları mı Halka Dayalı
Alternatifler mi?, Çev. Işık Ergüden, Demokrasi
       Kitaplığı, İST.
   6.  Güven,S. (1995) "Sosyal Politikanın Temelleri"
Özge Kitabevi, I. Basım,Bursa.
   7.  Özdek,  Y.  (2003) "Küresel  Yoksulluk  ve
Küresel Şiddet  Kıskacında İnsan  Hakları"
       TODAİE,
http://www.sendika.org//makale/yozdek/yoksulluk/todaie.htlm
23,06,2003
   8.  Tosun Erdoğan, G. (2001) "Demokratikleşme
Perspektifinden Devlet-Sivil Toplum İlişkisi -
       Türkiye Örneği" Alfa Yayınevleri, İST.
   9.  Yıkılmaz,N. (2003) "NGO" Sosyal Araştırmalar
Vakfı, http://www.sav.org.tr/. 26,03,2003

 

 

 


 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

©Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi