Sosyal Hizmet Mesleği

Sosyal Hizmet Alanları

Sosyal Kaynak
Bilgiler

İnsan Kaynakları

       
   
   


Prof.Dr. Arash Pirat
  ( Saygı ile ...)



 

Cemil SATILMIŞ   / Sosyal Hizmet Uzmanı

 cemils-03@hotmail.com
 

 
 
 

 

TIBBİYELİ
 

         Hayatta bazen bizi etkisi altına alan duyguların adını koyamayız. Bizi esir alan duygu o kadar yoğun ve rahatsız edicidir ki; onu yaratan kaynağa ulaşmadan, onu realize ve sistematize etmeden bir adım yol alamayız.

Duygunun kaynağına dair yaptığımız tespit, tahlil isabetli olmasa da yol alabilmek için hesabı kapatmak gerekir. İşte ben bu duygu halini Başkent Üniversitesinde çalışırken tanıma fırsatı bulduğum Arash Pirat’ın ölüm haberini alınca yaşadım.

Kendisi başarılı bir bilim insanı olup vefat ettiğinde Başkent Üniversitesi Yoğun Bakım Bilim Dalı Başkanı, Türk Yoğun Bakım Derneği Üyeliği gibi bir çok tilt taşıyordu.1999 yılında çalışmaya başladığım Başkent Üniversitesinde, o zaman henüz bir asistan olan Arash Pirat hakkında bildiklerim, herkes gibi isminden hareketle gark olduğum merak sonucu öğrendiğim uyruğuyla ilgiliydi. Ki o da İranlı olmasıydı. Ölümünün ardından yazılıp çizilenlerde de özel hayatına dair fazla bilgi bulamadım.

Bir tek Zafer Öner Hoca’nın kendi sosyal medya hesabından yaptığı paylaşım var ki; Başkent Üniversitesi’nin vefat ilanının altına da bu yazı eklenmiş. Şimdi dönüp baktığımda Arash Abi ile bu konularda konuşmadığımızı hatırlıyorum.

 Ancak evlenme kararı aldığım dönemde, yaptığımız sohbetlerde; ben eşimin ailesiyle, benim ailem arasındaki kültürel farktan duyduğum endişeyi paylaştığımda; onun kendisini örnek göstererek bunun ne kadar yersiz bir endişe olduğunu söylediğini hatırlıyorum. Bir de hastaneden bir ekiple Gençlerbirliği Tesislerinde yaptığımız futbol maçları vardı, Arash Abi’nin de olduğu.

Bu arada hekimlik gibi pozitif bir bilim ile hayatını sosyal bilimlerin gelişimine adayan, yaşamları ile de örnek olan doktorlar ile ilgili düşünmeye ve Arash Abi’yle aralarında bir bağ kurmaya çalıştığımı gördüm. Bunun en güzel örneği Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dır. Çünkü o tıp doktorluğunu bir meslek olarak icra ederken insan türünün biyolojik ve sosyolojik evrimiyle ilgili muazzam bir literatür yaratmış gerçek bir devrimcidir.

Gerek insanın biyolojik bir tür olarak evrimi gerek toplumun hareket yasaları ( ki bu bağlamda antik çağ toplumlarının hareket yasaları konusundaki katkıları ile öne çıkar) konusundaki çalışmaları ve bununla bağlantılı politik faaliyetleri doktorluk mesleğinin önüne geçmiştir elbette. Doktorun bu meslek seçimi ile bilimsel faaliyetleri arasında bir bağ olduğunu düşünüyorum.

Yaşam kronolojisi incelendiğinde politik faaliyetlerine tıp eğitiminden önce başladığı; buradan hareketle meslek olarak doktorluğun bilimsel çalışmalarında belirleyici olduğunu iddia etmek güç ise de, biz tersinden bir sürecin; yani bilimsel yönü ve çalışmalarının onu bu mesleğe yönlendirmiş olabileceğini düşünüyoruz. Bunu da yaşadığı dönemde tıp biliminin hem bilimsel literatür takibinde hem yabancı dil vesilesiyle kaynak taramada bir avantaj sağladığı tespitine dayandırıyoruz. Giderek süreç içesinde tıp biliminin analitik yöntemi de sosyolojik olguların incelenmesinde Doktoru besleyen bir zemin sunmuş olacaktır.

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi 14 Mart Geleneksel Tıp Dergisi-14.03.1970 tarihli sayısında çıkan Tıbbiyeli- Harbiyeli yazısında Tıbbiyeli ’den Bilimin Çocuğu olarak bahseder Doktor. Tıbbiyeli ile Harbiyeli’yi ikiz kardeşe benzeterek; ‘Evet: biri öldürüyor, biri yaşatıyor!’ der. Analojiyi açıklarken diyalektiğe başvurduğu açıklamasında; ‘Düz ve düzmece mantık için, yaşamak: sırf yalınkat yaşamaktır, ölmek de ölmektir… Tıp biliminin ve Tıp sanatının ise her gün laboratuvarda, klinikte belirttikleri bunun tersidir. Camda (in vitro) deneylerimizde, Canda (in vivo) hasta başı gözlemlerimizle görür, yakalar, kavrarız. Yaşamak denilen şey Anabolizma (yapıcı prose) ile Katabolizma (yıkıcı prose) nin bir arada bulunuşudur.

Hücre (selül) için katabolizmasız anabolizma, yahut anabolizmasız katabolizma olmazsa, tıpkıyla, Uzuv (organ) için ölümsüz yaşamak yahut yaşamazsız ölüm yoktur.’ ifadelerini kullanır. Devamında Tıp ve Harp Sanatının görece ileri bir düzeyde oluşlarını açıkladığı satırlar şöyledir: ‘Batı ile en çok ve en yakın davranış-düşünce ilişkisi Harbiyeli ile Tıbbiyelinin işidir. Tıbbiyeli-Harbiyeli öncülüğünde bu durumun etkisi önemsiz olamaz. Ancak bu etki teknik etkidir.

Tıbbiyeli ile Harbiyeliyi öncüleştiren asıl Sosyal etkenler Tarihimizden gelir. Beş yüz yıllık Osmanlı gelenek -göreneğince Türkiye’nin her Sosyal ve Politik sarsılışında dört başlı “Sunuf-u Devlet”ten özellikle ikisi: İlmiye (Bilimciller) ile Seyfiye (Kılıçlılar) başrolü oynamışlardı. Tıbbiyeli Bilimcil’di, Harbiyeli Kılıççıl’dı.

Bilim ve Kılıç temsilcileri önünde ilerici, gerici, dost, düşman ayağını denk atmalıydı. Antika Tefeci-Bezirgan müstebitliklerine karşı olduğu gibi, Modern Komprador vurgun ve zorbalıklarına karşı da, henüz kabuk bağlamamış Harbiyeli ve Tıbbiyeli yürekler güçlü güçlü çarpardı. Geçmiş gelecek soygun, azgınların kanlı irinli dalgaları, Tıbbiyeli-Harbiyeli denilen inanç ve enerji kalesinin eteklerine her çarpışta kırılırdı.’

Gerçekten de Osmanlı Modernleşmesi incelendiğinde tüm modernleşme hareketlerinin ordudan başladığı görüleceği gibi; dikkat çeken başka bir yön ise tıp alanı da dahil bu gelişme dinamiklerinin Rumeli menşeili veya gayri Müslüm azınlıklar marifetiyle taşındığı olacaktır. Bir bütün olarak bakıldığında ise tıp biliminin özellikle birinci dünya savaşı ve sonrasında bir sıçrama yaşadığı gözlenecektir.

Tabii bunda savaş cerrahisi diyebileceğimiz spesifik olgunun katkısı yadsınamaz. Hikmet Kıvılcımlı 1902 yılında Kosova'nın Priştine şehrinde doğdu. Bu dönemde yaşanan Balkan Savaşları sebebiyle ailesiyle birlikte Anadolu'ya göç etti. I. Dünya Muharebesi sırasında işgalci İtilaf Devletleri'ne karşı mücadele etti. Savaşın sona ermesinin ardından da 1925 yılında İstanbul Askeri Tıbbiyesi'ne girerek doktor oldu.

Dönem aynı zamanda ülkede tıbbiyenin kurumsallaştırılmaya çalışıldığı ve bunun için Hitler’in iktidar yürüyüşüyle beraber Almanya’yı terk eden Yahudi doktor bilim insanlarından yardım alınmağa başladığı yıllardı. 1931'de, İsviçre'de Cenevre Üniversitesi eski Rektörlerinden Pedagoji Profesörü Albert Malche'i İstanbul Üniversitesi Reformu için rapor hazırlamakla görevlendirildi. Malche, raporu ile ilgili incelemeler için 1932'de Türkiye'ye geldi. Raporunu tamamlayarak 29 Mayıs 1932'de Türk Hükümetine sundu ve İsviçre'ye döndü. Bu çerçevede Zürich'te teşekkül eden "Yabancı Ülkelerdeki Alman Bilim Adamlarının İhtiyaç Birliği’nin (=Notgemeinschaft deutscher Wissenschaftler im Ausland) bir temsilcisi olarak patoloji profesörü Dr. Schwartz 1933 yılı Temmuz ayının 5'inde İstanbul'a geldi ve matematik profesörü Kerim Erim tarafından karşılandı.

 Oradan Ankara'ya giderek Maarif Vekili Dr. Reşit Galip'le yapılan toplantıda İstanbul Üniversitesinde öğretim üyelikleri için Almanya'yı terk eden ünlü Alman profesörlerini teklif etti. 6 Temmuz 1933'teki bu toplantıda 30 Alman profesörün İstanbul Üniversitesi'ne öğretim üyesi olarak çağrılması, hatta verilecek aylıklar kararlaştırıldı ve buna dair protokol imzalanırken, Prof. Dr. Schwartz'ın hatıratında belirttiğine göre, Maarif Vekili Dr. Reşit Galip şu konuşmayı yaptı:

"Bu gün emsalsiz bir işin yapıldığı çok önemli bir gündür. 500 yıl önce İstanbul fethedildiğinde, Bizans bilim adamları İstanbul'u terk etmişlerdi. Buna mani olunamamıştı. Bunların çoğu İtalya'ya gittiler. Bunun sonucu Rönesans doğdu. Bugün bunun tam tersi olarak, Avrupa'dan ilim adamlarının İstanbul'a gelmesinin hazırlığını yaptık. Bunun ülkemize katkıda bulunacağına ve bir yenilik getireceğini ümit ediyoruz. Siz Avrupalı ilim adamları, bize ilminizi, metodlarınızı getirin, gençliğimize ilerlemenin yollarını gösterin. Size teşekkürlerimizi ve saygılarımızı sunuyoruz."

Modern Türkiye’nin kuruluş sürecinde Yahudi Bilim insanlarının rolleri derken; tebaadan- yurttaşa doğru giderken aydınlanma hareketinin taşıyıcılarının da genelde Balkan- Rumeli kökenli oldukları gerçeğiyle karşılaşırız. Bunun edebiyat alanındaki örneği ise Sabahattin Ali’dir. 25 Şubat 1907 Gümülcine doğumlu olup İstanbul İlköğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra 1928 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nca Almanya ‘ya gönderilir. Döndükten sonra çeşitli okullarda Almanca öğretmenliği ve çeşitli devlet kademelerinde memurluk yaptıktan sonra Bakanlık emrine alınır. İstanbul’da Markopaşa adlı mizah gazetesi çıkarır.1948’de bir yazısı yüzünden tutuklanır ve üç ay hapis yatar.

Burada konumuz itibariyle dönemi tüm sosyolojik özellikleriyle ortaya koyan(Kuyucaklı Yusuf) ve sosyal psikoloji alanında harika örnekler sunan(Kürk Mantolu Madonna) ve yine evrimsel psikolojik bir roman olan (İçimizdeki Şeytan) gibi kült eserleri ortaya çıkaran bilimsel altyapıdır. Ki bizce yine bilimsel altyapıyı sunan dil bağlamı ile yine tıp alanıdır.

Nitekim yine yazarın Sırça Köşk adlı öykü kitabında bu izler buluna bilinir: Böbrek, Cankurtaran, Hakkımızı Yedirmeyiz adlı öykülerin her biri bir sağlık sistemi eleştirisi oldukları kadar, Dekolman içerden sayılabilecek kadar akademiktir. Öyküde Ankara’da hastane sahibi bir yakının yanında kalmak durumunda kalan kahramanımız, bildiği yabancı dil sayesinde hastaneye gelip giden doktorlara ufak tefek çeviriler yaprak harçlığını çıkarmaya ve akrabasına yük olmamağa çalışır. ‘Bazan, o günlerde bir dış gebelik ameliyatı yapacak olan doktor, bana Kadının Fizyolojisi ve Patolojisi adlı 20 ciltlik Almanca eserden beş on sahifelik bir makale verir, satırı bir kuruştan tercüme ettirirdi.

Koskocaman bir lügat büyüklüğündeki kitabın sahifesini böylece kırk sekiz kuruşa Türkçeye çevirmiş olurdum. Bazan da herhangi bir tıp mecmuasındaki yedi sekiz sahifelik makaleyi götürü olarak iki buçuk liraya tercüme ederdim.

 Daha o zamanlar vizitelerine beş lira, on lira alan doktorlar, benim, bilmediğim tıp terimlerini bulmak için beş altı lügat karıştırarak üç günde yaptığım bir tercümeye verdikleri bu iki buçuk lirayı bile çok görürler, eksiltmeye çalışırlardı. Ama bir gün onlardan bunun acısını çıkardım.’ ‘O sıralarda büyük zatlardan birinin gözleri hastalanmıştı. Ankara’nın çeşitli göz mütehassısları baktılar, İstanbul’dan profesörler geldiler.

Bu mühim zatın gözlerinde dekolman dedikleri mühim hastalığın bulunduğunu tespit ettiler. Göz yuvarlağının içinde, sarı noktanın yanlarında bir tabaka çatlamış, yerinden ayrılmış imiş. Pek tehlikeli olduğu söylenen bu hastalığın yakın zamanlara kadar tedavisi mümkün değilmiş.

Ancak beş altı sene evvel çok ince bir ameliyatla bu derde deva bulmaya uğraşmışlar, söylendiğine göre, muvaffak da olmuşlar. Bizim memlekette şimdiye kadar hiç yapılmamış olan bu çok ince ve tehlikeli ameliyatı, hele böyle pek mühim bir zatın üzerinde tecrübe etmeyi bizim doktorlardan hiçbiri gözüne kestiremiyordu. Bunun için İstanbul’da bulunan Alman Yahudisi bir profesörün çağrılması münasip görüldü.

Adam, Almanya’da bu ameliyatı birçok kereler yaptığını söyleyerek bu mühim zatı da derdinden kurtarmayı kabul etti.’ Almanca tıp mecmualarını karıştırırken tam da dekolman amaeliyatıyla ilgili bir makaleye rastlayan kahramanımız bunun önemini kavrayıp oradaki doktorlarla paylaşınca sıkı bir pazarlık sonucu istediği ücrete işlerine çok yarayacak ve akıllarınca ameliyatı yapacak profesörü köşeye sıkıştıracak bilgileri edineceklerini düşünen doktorlara çeviriyi yapar.

 ‘Her zaman olduğu gibi, beş altı lügat yardımı ile çok kere tıp terimlerinin önce Fransızcasını, sonra Türkçesini araya araya, gece saat ona doğru tercümeyi bitirdim. Doktorlar salonda bezik oynuyorlardı. Yanlarına gidince merakla makalenin tercümesini dinlemeye başladılar. Bazı kelime ve tabirleri, doktorluk dili üzere tashih ettiler.

 Sonra hep bir araya toplanıp cümle cümle okumaya ve aralarında münakaşaya koyuldular.’ Ertesi gün ameliyattan önce ameliyatı yapacak profesörle bir araya gelen doktorlar bu taze bilgilerini ne kadar çok şey bildiklerinin kanıtı olarak kullanmaya kalktıklarında hiç beklemedikleri bir sonuçla karşılaşırlar. Meğerse makale ameliyatı yapacak profesöre aitmiş.’-Ben bütün bunları son çıkan Haftalık Tıp Gazetesi’nde yazdım. Fakat biliyorsunuz, Yahudi olduğumuz için imzamızı koyamıyoruz!- der profesör sohbetin sonunda.’
Yazı serüveni beni ilginç noktalara götürdü.

Bu süre boyunca yaptığım tarama ve okumalar edebiyat ve tıp arasındaki ilginç sayılabilecek bir bağlantıyı keşfetmemi sağladı. Aslında Hikmet Kıvılcımlı’dan hareketle kurduğum askerlik ve doktorluk arasındaki ilişkiye dair örneğin benzerini, doktorluk ve edebiyat arasında buluyordum. Hatta edebiyat alanında ve dahi tıp tarihi literatürüne dair bir keşif yaptığımı hissediyordum. Yukarıda bahsi geçen Sabahattin Ali öyküsü olan Dekolman’daki tıbbi veriler öncesinde anlattığım Yahudi bilim adamları öyküsüyle paralellik içeriyordu. Bu beni öyküde geçen dekolman ameliyatının gerçek olduğu noktasına taşıdığı gibi bu doktorun kimliği konusunda bir araştırmaya sevk etti. Yaptığım araştırma beni Kör Uçuşu adlı bir hikayeye götürdü.

Hikayenin yazarının biyografisi doğru yolda olduğumu gösteren işaretlerle doluydu.
Gültekin Yazgan 10 yaşındayken gözünde oluşan bir sıkıntı dolayısıyla görme yetisini yitirir. Ancak azmi ve yaşama sevinci ile hayattan kopmadığı gibi Altı Nokta Körler Derneği ve TURKGÖK gibi örgütlerin kuruluşunda yer alarak engelli hakları noktasında çok önemli çalışmalara imza atar. Gültekin Yazgan’ın oğlu olan Psikiyatrist Yazgı Yazgan’ın da konuk olduğu Türk Oftalmoloji Derneğinin bir toplantsına katılan Prof Dr. Süleyman Kaynak; Cerrahpaşa Hastane sürecine dair edindiği bilgiler ışığında 1930’larda Gültekin Yazganı amaeliyat eden hekimin olsa olsa Pr. Igersheimer olabileceği sonucuna ulaşır. ‘Konuya yönelik yaptığım araştırmada incelediğim Prof. Dr. Gülhan Slem’in Oftalmoloji Tarihi kitabında,’’1879’da doğan, Ord. Prof. Joseph Igersheimer 1954 yılında Franfurt’tan İstanbul’a gelmiştir’’ deniyor.

O halde 1933’te gelmiş olamalı ve tedavi bir ihtimalle Igersheimer tarafından yapılmış olmalı, diye düşünüyorum’. ‘Igersheimer nasıl ki Nazi rejimi tarafından Frankfurt Üniversitesi’nden uzaklaştırılmış ve Atatürk’ün girişimleri ile Türkiye’ye gelmiş ve ilk dekolman ameliyatlarını yapmış ise yine Nazi rejiminin dolaylı baskılarına bağlı olarak 1939 yılının kasım ayında, arkasında yetiştirdiği çok sayıda öğrencisini bırakarak ülkemizden ayrılmıştır. Yaşamının sonrasını Boston’da Tuft Üniversitesinde geçirmiş, Boston’un Birleşik Amerika’daki önemli retina cerrahisi merkezlerinden birisi olmasına katkıda bulunmuştur.’ şeklinde yazısını sürdürmüştür Prof. Dr. Süleyman Kaynak.

Burada ilginç olan nokta Sabahattin Ali’nin Dekolman öyküsünde bahsettiği hekimin kimliği konusunda yaptığım araştırmanın cevabını buluyor olmamdı. Çünkü gerek dönem yani 1933-1939 arası; gerekse de bilimsel çalışmaları Sabahattin Ali’nin Dekolman adlı öyküsünde geçen doktorun Prof. Igersheimer’den başkası olamayacağını ortaya koyuyordu. Bu şekilde hem Sabahattin Ali’nin adı geçen öyküsündeki kişiler, yer ve zamanın gerçekliğini tüm çıplaklığıyla görmüş oluyordum. Diğer taraftan tıp bilminin edebiyat ile iç içe geçmişliğine dair muazzam bir örnekle tanıklık ediyordum.

Arash Abi’den hareketle yaptığım yolculuk beni bambaşka yollardan yeniden kendine çıkarmıştı. Oftalmoloji Derneği’nin yukarda bahsi geçen toplantısında bir katılımcı daha vardı ve ismi hiç yabancı gelmiyordu kulağıma. Prof. Dr. Pınar Aydın yine Başkent Hastanesi’nde çalıştığım dönemde Göz Hastalıkları Bölüm başkanıydı. Aklıma gelen ‘dünya iyi insanların yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor’ söylemi ve gözümün önündeki Arash Abi’nin silueti ve yüzümdeki tebessümle hesabı kapatıyordum.

 
 
 
 
 
 

 




Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye  

sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.