2 - BÖLÜM
ENGELLİLER VE TOPLUMBİLİM
Engellilik, artık saklanıp gizlenecek bir durum olmaktan kurtulup; tartışılan,
konuşulan ve çözüm önerileri sunulan bir olgu haline dönüşmüştür. Yani
gündemdeki bir toplumsal olgu olarak sosyal bilimlerin temel ilgi alanlarından
biri haline gelmiştir. Bireyler tek başlarına değil çevreleriyle birlikte var
olur. Kendisinin toplum içinde kabul gördüğünü, önemsendiğini hissettiği anda
var olur.
Sosyoloji için engelliler önemlidir. Çünkü engelliler toplumun bir parçası
olmasına rağmen dışlanan kesimi oluşturmaktadır. Kimi zaman dışlanmakta kimi
zaman da yok sayılmaktadır. Ama şu bir gerçektir ki engelliler vardır ve
bizlerden biridir.
Modern toplumla birlikte, sosyal çevreye kendini kabul ettirme önemli hale
gelmiştir. Yine modernlikle birlikte tek tip insan yaratılmıştır. Böylece gerek
televizyon, gerek gazete, gerekse diğer tüm haberleşme araçlarıyla birlikte dış
görünüşün çok önemli olduğu bir dünya yaratılmış oldu. Sürekli göz önünde ve çok
değerli olan kusursuz bedenler, onlar için bir yıkım ayrıcalık kaynağı oldu.
Hem ekonomik gücü çok az olan ve hem de eğitim seviyeleri düşük olduğu için
dışlanan engelliler, modern toplumun “kusursuz bedene” değer veren anlayışıyla
başka bir açıdan da dışlanmayla karşı karşıya kalmıştır.
Yani, modern toplumla birlikte toplumun beklentileri de farklılaşmıştır.
Engelliler engelsiz gibi olmaya itilmiştir. Zaten modern mimari planlamalar da
engelliler düşünülmeden yapılmıştır. Engelliler belli alanlarda kalmaya,
yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Teknolojinin belki de en büyük yararı üretilen
teknolojik araçlarla engelliler toplum içine daha kolay katılabilir olmuşlardır.
Engellilerden genellikle yapabileceklerinden daha fazlası beklenmektedir.
Böylece onlar üzerinde bir baskı kurulmaktadır. Normalleşmeye çalışan engelliler
kurumlara bağlı hale gelmişlerdir.
Sosyoloji’nin birçok bilimle bir ilişkisinin olduğu bir gerçektir. Zaten
bilimlerin toplumsal yapı ya da olayları tek başına açıklamasını beklemek yanlış
olacaktır. Sosyoloji, birçok alt bilim dalları olan bir bilimdir. Bu alt
bilimler Kocacık’ın da belirttiği gibi bilgi, ekonomi, sanayi, kent, ahlak, din,
hukuk, eğitim, aile, siyaset, köy toplumbilimi diye gruplandırmak
mümkündür.(Kocacık, 2003:17–18) Bu alt dallar insanları ve yaşamlarını farklı
açılardan ele alır. Yine Kocacık’ın belirttiği gibi bu alt dallar insanı;
Ekonomi ..................üretim ilişkileri içinde,
Tarih ........................geçmiş içinde,
Psikoloji....................birey olarak tek başına,
Sosyal psikoloji.........grup içinde,
Antropoloji................ kültür içinde,
Siyaset bilimi..............yönetim biçimi ilişkileri içinde ,
Sosyoloji.....................örgütsel ve grupsal ilişkileri yönünden toplum
içinde ele alır.(Kocacık ,2003 ,s. 21)
Bu açıdan engelliler konusuna; yani, engellilerin sosyoloji içindeki yerine
bakacak olursak özellikle de günümüz de onlara daha çok önem verildiği ortaya
çıkacaktır.
Örneği, din sosyolojisi açısından engellilik, din ve engellilik arasındaki
ilişkiyi incelemektedir. Kula, engellilik konusunu dini başa çıkma açısından ele
alarak incelemiştir.
Kula, “ dini başa çıkma bireyin yaşamında karşılaştığı kişisel ya da sosyal
problemleri anlamada ve onları çözümlemede kullanılan karmaşık ve değişik bir
süreç içerisinde dinin olumlu rolünün vurgulanmasıdır. (Aktaran Kula, 2005,
s.60)
Yani engellilik durumu karşısında bireyin yaşadığı sıkıntılarla başa çıkmada
dinin rolü büyük bir etkiye sahiptir. Dini başa çıkmada yapılan ilk faaliyet ise
dua etmektir. Çünkü böylece ilahi güçten yardım istenir.
Kent sosyolojisi açısından engellilik, daha çok engelli bireylerin yaşam
alanlarını, sağlanan olanakları, toplumsal ilişkileri açısından ele alır. Hukuk
sosyoloji açısından engellilik daha çok onlara verilmiş ya da verilmesi gereken
hukuki haklarla ilgilidir. Eğitim sosyolojisi engelli bireylerin daha çok
rehabilite içinde olup olmadığı, engellilerin eğitim ve topluma uyum süreçlerini
ele alır.
Sağlık sosyolojisi açısından engellilik, daha çok ülkemizdeki sağlık
koşullarının yetersizliği üzerinedir. Cirhinlioğlu’nun belirttiği gibi gelişmiş
ülkelerde, tıp bilgilerinin ancak sosyolojik bilgilerle uygulanabilir ya da
hedefine ulaşabilir olduğu genel kabul görmektedir.( Cirhinlioğlu, 2001:7) Ancak
ülkemizde sağlık konusunda önemli eksiklikler ve boşluklar vardır. Özellikle de
engelliler için sağlanan olanaklar hem çok kısıtlı hem de çok yetersiz
düzeydedir.
Sosyologlar son yıllarda engelliler ve engellikle ilgili farklı tartışmalar
yapmaktadır. Bu tartışmaların esas konusu ise engellilerin kendilerine özgü
kültürünün olup olmadığıdır.
Bu soruya cevap olabilecek çalışmaların sonucu şöyledir; “engelli bireylerin ℅
74’ ünün kendini toplumun diğer bireylerinden farklı , ℅ 45’ inin kendini bir
azınlık mensubu olarak gördüğü saptanmıştır. Bazı engelliler ise “engelinin”
yaşamı kendini ifade etmede önemli bir etkisi olmadığını ifade etmişleridir.
Hatta engelini “yaşamında yapabileceklerinin lezzeti” olarak görenler de
vardır.” ( Aktaran:Aysoy, 2004:37)
“ Kültür; değerleri, töreleri, adetleri, gelenekleri, dili, tarihi ve
deneyimleri, folkloru nedeniyle bir arada olma ruhu ve kimliği olarak
tanımlanacak olursa işaret dili, Braille alfabesi, engelliler ile kutlanan özel
günler, sol ayağım filmi veya görme engelli sanatçıların yaptıkları resimler
gibi sanat eserleri engelli bireylerin günlük yaşamdan hikâyelerini kapsayan
arşivler, oluşturdukları politik ve sosyal baskı grupları yapılan araştırmalarda
kendilerini genel içinde ayrı hissetmeleriyle farklı bir kültürlenmeden
bahsetmek mümkündür.” ( www.ozida.gov.tr )
Ancak onların kendilerine göre farklı alanlarla uğraşmalarının, kendilerine ait
değerlerinin, kültürlerinin vb. olması, onların gereksinimlerinin farklı
olmasından kaynaklanmaktadır.
Toplumun üzerine düşen görev de engellilerin bu farklı gereksinimlerinin
farkında olup, ona göre yaşam alanları yaratmaktır. Sosyologların görevi ise
topluma, engellilerin toplumun bir parçası olduğu bilincini kazandırmaktır.
Toplumun engellilere yönelik ön yargılarını yıkmaktır.
Toplumun ön yargıları engellilere yapılan ayrımın temelini oluşturmaktadır.
Yersiz önyargılarla gereksiz yere engellilere bir “ etiket” yapıştırıyorlar.
Engelli bireyleri için kullanılan özürlü, kör, sağır, sakat gibi nitelendirmeler
onların kişilikleri ile durumları arasında özdeşim kurmalarına neden olur. Bu
durum ise ayrı bir yıkım ve soyutlanmaya yol açar. Etiketlenmeye maruz kalan
engelliler hem kendileri hem de aileleri açısından bir olumsuzlukla karşılaşır.
Hem etiketleme hem de farklı şekildeki nitelendirmeler yaratarak toplumun
bütünlüğünü bozar. İşte tüm bu nedenlerden dolayı engelliler sosyoloji açısından
önemlidir. Toplumun engellilerin kendi başlarına bir şeyler yapabileceklerini
hissettirmesi gerekir. Bu açıdan sosyolojinin bireyleri, dolayısıyla da toplumu
bilinçlendirmesi gerekir. Bunun içinde önce olan sorunu ortaya koyup sonra da
çözüm önerileri getirilmelidir.
ENGELLİLER VE AİLELERİ
Aile, toplumun en küçük ve temel birimidir. Ancak aile yapısı ülkeden ülkeye,
kültürden kültüre farklılık gösterir. Böyle farklılıklar olsa da aile temel bir
yapıdır ve bu yapı hep esas olandır.
Bilindiği gibi ailenin temel yapısını da çocuklar oluşturur. Çocuklar, aile
yapısının korunması ve soyun devam etmesi görevini üstlenir. Doğal olarak da
beklenti sağlıklı bireylerin dünyaya getirilmesidir.
Yeni evlenen bireylerin aileleri, evlilikten hemen sonra bebek haberi almayı
beklerler. Beklentinin sebebi de soyun en iyi şekilde devam etmesini
sağlamaktır.
Tabiî ki hiçbir anne baba bebeğinin engelli doğabileceğini düşünmek istemez.
Bebek ne kadar can yakın ve yetenekli olursa olsun, herhangi bir engelinin
bulunması istenmeyen ve beklenmeyen bir durumdur. Doğacak bebekten beklenti en
az kendileri kadar sağlıklı olabileceğidir. Ancak bebek herhangi bir engelle
doğmuşsa ilk yaşanan şok, kabullenememeleridir. Çünkü henüz bebek daha doğmadan
geleceğine yönelik hayal kurulur. Ne tarz giyineceği, hangi futbol takımını
tutacağı, hangi okullara gideceği ve hatta hangi mesleği seçeceği bile önceden
düşünülür.
Bir bebeğin dünyaya gelişi herkese umut ve neşe verecektir. Sağlıklı bir bebek
görmeye gelinilir, hediyeler vs. getirilir. Ama eğer bebek engelliyse aile
üzüntü, acıma, öfke gibi olumsuz duygu ve düşüncelere kapılır. Bebeğin doğum
haberini ilk aileye veren kişinin, engelli bir bebeğin doğduğunu söylerken
gösterdiği tepki de çok önemlidir.
Bir anne yaşadığı olayı şöyle ifade etmiştir; “hemşire, bir kızım olduğunu
sinirli bir tavırla söyledi bana. Yani “harika bir kızınız oldu” demedi ve
kızımı aceleyle kucağıma bıraktı. Doktorlarda yanımda uzun süre kalmamaya gayret
etti. Kocamla birlikte kızımızın yüzüne, tıpkı hemşirenin bize baktığı gibi göz
ucuyla çarçabuk bakıp kafamızı çevirdik. Şimdi kendimi affedemiyorum. Kızım o
kadar tatlı ki” ( Sinason, 2002:30 )
Yani yaşanılan ilk şokla doğan ‘kabullenmeme’ durumu git gide ‘ unutulmaya’
kadar gidiyor. Çünkü kabullenilmeyen bir bebeğin unutulmaya çalışılması bir
kurtuluş gibi görülür.
Engelli bebek üzüntü verdiği anne ve babasının gözlerinden bunu fark eder. Yani
bebek kendini üzüntü veren olarak görmeye başlayacaktır.
Yine bir anne engelli bebeğiyle arasındaki ilişkiyi şöyle anlatmıştır; “Mary 10
haftalık olunca küçük bebekleri olan bazı dostları ziyarete gitmiştik. Öteki
bebeklerin tümü annelerine gülümsüyor ve anneleri de onlara aynı şekilde
karşılık veriyordu. Birdenbire küçük Mary’nin hiç gülümsemediğini ve gözlerimin
içine baktığını fark ettim. Öteki mutlu bebekleri izlerken, Mary’nin
huzursuzluğunu algıladım ve hem kendimin hem de kızımın ne denli mutsuz olduğunu
fark ettim. Bir anda kalbim Mary’ye karşı sevgiyle doluverdi. Onu sımsıkı
kucakladım ve onu çok sevdiğimi söyledim. Konuşmaya başladığım zaman başka
tarafa bakıyordu. Ama sonunda şaşkın bir ifadeyle bana dönüp yüzüme baktı. Belki
de ilk kez birbirimize bakıyorduk. Bir hafta sonra Mary de gülümsemeye başladı.”
( Sinason, 2002:36–37)
Yani anne ve bebek arasındaki ilişki anne karnında başlayıp devam etmektedir.
Anne ve bebek arasında kurulan sıkı bağın, bebeğin gelişiminde önemli bir
payının olduğu bir gerçektir. Tıpkı annesinin kendisini sevdiğini anlayan
Mary’nin gülümsemeye başlaması gibi.
Engelli bir bebeğe sahip olmanın yarattığı diğer bir etki de eşler arasında
yaşanan gerginliktir. Bebeğin ciddi bir engelinin olması eşler arasında
boşanmaya bile yol açmaktadır. Çünkü baba, o çocuğu kendindeki bir sorunun
sonucu, cinsel gücünün yetersizliği olarak görmektedir. Hatta kendi çocuğuna
bakmak bile istemez.
Bazı çiftler de boşanmasa bile, baba ya evi terk eder ya da tüm sorumluluğu
anneye bırakır. Fakat bunların yanı sıra engelli bebeğin yetiştirilmesinde,
bebeğin her şeyiyle ilgilenip anneye yardımcı olan babalar da vardır.
Engelliler ile ilgili bir kuruluşta çalışan Coroham, “neden bilmiyorum ama
Derek’in engelli olması benim için önemli bir sorun değildi. Karımın hamileliği
boyunca henüz doğmamış bebeğimle aramda bir bağ kurulmuştu ve herhangi bir
terslik olsa bile onu seveceğimi biliyordum. Doğumdan sonra ancak iki hafta izin
alabildim, ama her akşam işten eve gelince bebeğin bakımını üstlenerek karıma
yardımcı olmaya çalıştım. Kendi işim nedeniyle, babaların her şeyden ellerini
çekip çocukların bakımını tümüyle eşlerine yıktıklarını görüyordum. Bu durum
bebeğin gelişmesini güçleştiriyor. Ben oğlumun tümüyle bağımsız olmasını
istiyorum ve bunu sağlamak için de ona yeterli zaman ayırmaya çabalıyorum.” diye
açıklamıştır görüşlerini. ( Sinason,2002:38)
Farklı bir durum da engelli bebek, eşler arasında cinsel gerginliğe yol açar.
Hatta bazı ilkel düşünceye göre, bebek anne ve babanın sevişmesi sonucunda
oluştuğu için cinsel birlikteliğin sakıncalı olduğudur. Böyle ilkel düşüncelerin
yok olmasını sağlayacak ise aile kuruluşlarıdır. Bu kurumlar anne ve baba
olmanın, aile olmanın gerektirdiklerini ve yapılması gerekenleri açıklar. Zaten
yapılan hataların, endişeye kapılmanın en büyük sebebi bilgisizliktir. Bu
bilgisizlik beraberinde acıma duygusunu getirir.
Engelli çocuğu kabullenemeyen aileler, çocuğu ile iletişim kanallarını kapatır,
etkili bir iletişimden uzak kalan çocuk ise daha öncede belirttiğim gibi mutsuz
olur. Yani çocuk sorunlu bir aile ortamında büyür. Aile onun isteklerine
duyarsız kalır. Zaten ailelerin karşılaştığı en büyük sorun çocuğun
kabullenilmesi ve engelinin anlaşılmasıdır. Çünkü bu sorunlar aşılırsa hem
çocukla güçlü bir iletişim sağlanır, hem de böylece gelişimi hızlanır.
Engelli çocuğunu kabullenemeyen aileler, onu dışarı çıkarmazlar, eve
hapsederler. Bu durumların önüne geçilmesi için ailelere uzmanların desteği
sağlamalıdır. Böylece kabullenme süreci aşılmış olacaktır.
Aileler engelli çocuklarının istekleri doğrultusunda, daha doğrusu konan engel
türünün teşhisi doğrultusunda kendilerini geliştirmeli, yeni uygulamalar
bulmalı, onlara nasıl yardım edeceklerini belirlemelidirler.
Diğer bir aile modeli de “kabullenen” ailelerdir. Çocuklarına konan engelli
tanısından sonra bu engel ile barışık yaşama yolunu seçerler. Aile üyelerinin
birindeki bir engel tüm aile bireylerini etkilediği için, tüm aile fertlerinin
bu durumla barışık yaşaması gerekir. Kabullenen ailelerde karmaşık duygulardan
uzaklaşma görülür. Böylece duruma uygun davranıp, çözüm üretebilme sürecine
geçmiş olurlar.
Ailede engelli bir çocuk iki alanda etkili olur. Bunlar duygusal ve ekonomiktir.
Ekonomik açıdan engelli çocuğa daha çok kaynak ayrılması, diğer çocuklarda
olumsuz düşüncelere yol açabilir. Ayrıca çocuklar ailelerin zamanın çoğunu
engelli kardeşlerine ayırmalarından hoşnut olmayacaklardır. Hatta kendilerini
sevilmeyen, değersiz çocuk olarak görebilirler.
Böyle bir durumun yaşanmaması için aileler, engelli olmayan çocuklarına onu
sevdiklerini ve onlar için önemli olduklarını hissettirmeleri gerekir. Zaten
engelli olmayan kardeşle kurulan iyi bir iletişim, onun da aileye engelli
kardeşi için destek olmasını sağlayabilir.
Engelli çocuğun her türlü gereksinimini karşılamaya çalışan annelerdir. Ama
aslında baba da bu konuda anneye destek olmalıdır. Engelli çocuğun babanın
gösterdiği ilgiyle, bu çocukların eğitim ve rehabilitasyonda daha başarılı
oldukları görülmüştür.
Engelli bir çocuğa sahip olan ailelerin gösterdiği bir diğer tepki de onu
normalleştirmeye çalışmalarıdır. Sinason şöyle demiştir: “bazen ana babalar
çocuklarını alabildiğince normal görünebilmeleri için değiştirmeye çabalarlar,
çünkü onların çok farklı görünmelerine dayanamazlar. Bir kısmı çocuklarının
sonun da bu değişiklikten emin oldukları için öfke ve ıstıraplarıyla başa
çıkabileceklerini bilirler.” (Sinason,2004:79)
Bu konuda ailelerin kapıldığı yanlış duyguları, yine engelli olan 23 yaşındaki
Jeffrey hissettiklerini şöyle anlatıyor: “ Doktorlar ve fizyoterapistler sürekli
olarak canımı acıtıyorlardı ve annemle babam da hiç ara vermeden bir şeyler
yapmamı istiyorlardı. Ama daha sonra ilk doktorumu görmeye gittiğimde, hayretler
içinde kaldığını fark ettim. Benim yürüyebileceğim doktorun aklına hiç
gelmemiş.” (Sinason, 2004:79)
Genellikle de bir engelli çocuğun ameliyatı söz konusu ise, onun ne düşündüğü
önemli değildir. Belki görünüş açısından değişiklik olabilir ameliyatla ama bu o
çocuğun engelli olduğu gerçeğini değiştirmez. Zaten asıl olan da, ona göre hayat
düzeni oluşturmak, çözüm önerileri getirmektir.
Araştırmalar da varılan genel yargıları şöyle özetlemek mümkündür.
Engelli çocuğa sahip annelerin yaşları genellikle 33–39 arasındadır. Bunun
sebebi olarak da iş yaşamı ve sosyal çevre edinme durumlarının ortaya çıktığı
görülmektedir.
Engelli çocuğa sahip annelerin eğitim durumları oldukça düşüktür. Genelinin
ilkokul mezunu veya okuma yazma bilmediği görülür. Bu annelerin de engelli
çocukları hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları görülür.
Engelli çocuğa sahip annelerin genellikle de ev hanımı oldukları görülmektedir.
Zaten bu durumda eğitim durumuna bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.
Engelli çocuğa sahip babaların da genellikle işsiz oldukları, sağlık
güvencesinin olmadığı yerlerde ve hatta kaçak olarak çalıştıkları görülmüştür.
Engelli çocuğa sahip ailelerin gelir düzeyleri de düşüktür. Engelli çocuğa sahip
ailelerde engelin öğrenilmesinde ilk yaşanan şoktur. Bunun bazıları takdir-i
ilahi, kimileri verilen bir ceza, kimileri de çaresizlik olarak algılar.
Engelli bir çocuğa sahip ailelerin yaşadıkları kaygı “ biz ölünce çocuğum ne
olacak” tır. Onları emanet edebilecekleri bir yer olsun isterler.
Bu varılan genel yargılara getirilen çözüm önerileri ise şöyledir:
Engelli çocuğa sahip annelerin eğitim düzeyleri düşük olmasından dolayı,
çocukların engelli hakkında yeterli bilgileri yoktur. Bu nedenlerle öncelikle bu
annenlerin eğitimleri için projeler oluşturulmalıdır. Tüm engelli durumları
kapsayan hem nedenleri hem de çözüm önerileri gibi konuları içeren seminerler
düzenlenmelidir. Engelli çocuğa sahip aileleri her alanda ve anlamda
biçimlendirmek ve onlara yardım etmek gerekmektedir. O annelere çevre ile uyumlu
kendisi ile barışık olarak yaşamı öğrenme bilinci kazandırılmalıdır. Engellilik
alanında yapılan bilimsel çalışmalar yakından takip edilmeli, elde edilen
bilgilere tedavi programlarında uygulanmalıdır.
Engelli olmanın bir hastalık olmadığı, asıl amacının engelli çocuğun
bağımsızlığını kazanabilmesi için kendisine yeterli hale gelmesi amaçlanmalıdır.
Aile bu amaç doğrultusunda hem psikolojik hem de sosyolojik açıdan
hazırlanmalıdır.
Sonuçta bir engelli çocuğun sosyal yaşama kazandırılması görevi büyük ölçüde
ailelere düşmektedir. Bunun yanı sıra ailelere bilgi verme, destek olma gibi
alanlarda da kuruluşlara önemli pay düşmektedir.
..............................................................................DEVAM
EDİNİZ
1 - BÖLÜM 2 - BÖLÜM
3 - BÖLÜM