Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ BAĞLAMINDA TÜRKİYE’DE HETEROKSİ İNANAÇLARIN DURUMU ÜZERİNE SOSYOLOJİK BİR BAKIŞ -1
-Alevilik Örneği-
Vefa AKDOĞAN
vefaakdogan@gmail.com


Birlik Fikrinin Düşünsel Arka Planı

Tarihin solgun yapraklarını insanların hayal dünyası renklendirmektedir.hiç bir zaman elinde olan ile yetinmeyen insanoğlu daima ilersini,yükseğini ve fazlasını istemiştir. Bu istek insanı maceradan maceraya sürüklemekle kalmamış, içinde yaşadığı coğrafyaya şekil ve oluşturduğu tarihe yön vermesini sağlamıştır. Kimi zaman hakimiyet duygusunun dürtüsüyle atını mahmuzlayan kralların gözünün iliştiği her mekana kendini kabul ettirme fikri, zoraki bir birliği oluşturmuş, kimi zamanda inançları uğruna ‘feetih’i gerçekleştirmek için çaba güsterilmiştir. Ama her halükarda tarihin ışık tuttuğu ilk dönemlerden günümüze kadar birlik fikri insanoğlunun zihnini sürekli meşgul edegelmiştir.
Birlik Fikrinin Düşünsel Arka Planı

Tarihin solgun yapraklarını insanların hayal dünyası renklendirmektedir.hiç bir zaman elinde olan ile yetinmeyen insanoğlu daima ilersini,yükseğini ve fazlasını istemiştir. Bu istek insanı maceradan maceraya sürüklemekle kalmamış, içinde yaşadığı coğrafyaya şekil ve oluşturduğu tarihe yön vermesini sağlamıştır. Kimi zaman hakimiyet duygusunun dürtüsüyle atını mahmuzlayan kralların gözünün iliştiği her mekana kendini kabul ettirme fikri, zoraki bir birliği oluşturmuş, kimi zamanda inançları uğruna ‘feetih’i gerçekleştirmek için çaba güsterilmiştir. Ama her halükarda tarihin ışık tuttuğu ilk dönemlerden günümüze kadar birlik fikri insanoğlunun zihnini sürekli meşgul edegelmiştir.

           

   Kant, tarihin bir amaca, insanın potansiyelleri içinde zaten mevcut olan ve bütün tarihe bir anlam kazandıran bir son hedefe sahip olduğuna inanıyordu. Bu nihai amaç insan özgürlüğünün gerçekleşmesiydi. Çünkü Kant “içinde özgürlüğün dış yasalarla azami ölçüde karşı konulamaz bir kuvvetle bağlanmış bir şekilde bulunacağı bir toplum, yani tam adil bir sivil anayasa, doğanın insana verdiği en yüksek görevdir” diyordu. Bu amaca ulaşılmasını ve bütün dünyada yayılmasını tarihsel ilerlemenin bir ölçütü olarak kabul ediyordu. (Fukuyama;1999: 70)
Kant’ın ifadesiyle özgürlük peşinde koşan insanoğlunun, bütün insanların bağlı olduğu bir yasayı gerçek kılma çabalarının hiç eksik olmadığı görülmektedir. Böyle bir girişimi xerxes, Pers İmparatorluğu adına gerçekleştirmek için kolları sıvamıştı. Ne var ki Yunanlılara yenilmesi (M.Ö.480-479) onun “dünya birliği” rüyasının erken bitmesine sebep oldu. Perslilerin bu korkunç saldırılarını püskürten Yunanlıların, uluslararası bir siyasal düzen için yaptıkları atılım Atina ve dostları tarafından Atina liderliğinde Delian Birliğin’ni kurmak oldu. Delian Birliği’nin Persli bir modelden esinlenerek kurulmasını oldukça şaşırtıcı bulan Arnold Toybee, yaklaşık dört yüz yıl süren Greko-Romen Medeniyetinin gerilemesini, Greko-Romen toplumunun kendi elleriyle kendilerini yaralaması olarak nitelendirir.(Toynbee;1991:54-55)
Gerçektende Atina’dan yola çıkarak Afganistan’a kadar giden ve her gittiği yeri hakimiyet bölgesi ilan eden Büyük İskender’in girişimi, bir dünya düzeni kurma girişimidir. Roma İmparatorluğu da benzer bir dünya düzeni kurma teşebbüsünde bulunmuştu. Roma bunu “Pax Romana” yani Roma Barışı olarak ifade ediyordu. Bir başka ifadeyle bu Roma’nın istikrar ve barış içinde hakimiyeti demektir. (Bulaç; 2001: 206)
Milliyetçi Türk Tarih tezlerine göre ise Türklerin bir birlik kurma teşebbüsleri şöyle anlatılmaktadır; Türkler, dekorlarının insan kanıyla renklendiği bu tarih sahnesine ilk çıkışlarından başlayarak, dünyanın dönmekten usandığı güne kadar asla vazgeçmeyecekleri bir görevleri olduğuna inanıyorlardı. “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi” (Turan; 1978: I-II) Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Fikri, zamanla muhtevasından bir şey kaybetmeden yeni anlamlar kazanarak günümüze kadar her milliyetçinin vicdanını beslemeyi başarmıştır. İlk zamanlarda bu mefkure, erişilmez bir ülkü olan “Kızıl Elma” dır. Bu dünyaya sahip olma ve ona yön verme arzusu, İslam ile tanıştıktan sonra “Nizam-ı Alem” ideolojisi olarak ifadesini bulacaktır. Nizami Alem, dünyaya Türklerin önderliğinde, adalet ve insani duygulara uygun birlik ve düzen getirme anlayışının adıdır. Bunun için Osmanlı Hakanlarına “Padişah-ı Cihan” yani dünyaya hükmeden Padişah unvanı verilirdi. Bu anlayışın kökleri tarihin ilk derinliklerinden beslenir, zira Kaşgarlı Mahmud’a göre Alp Er Tunga’da bir “Ajun Beği” dır, yani Cihan Padişahı. Bütün tarih boyunca dünyanın tamamı Türk Hakanının düzeninin içinde yer almasa da nizam-ı alemin sembolü olan padişahın birlik fikrinin ilgi alanındadır. (Öztuna; 1983: 377)

İnsanların düşünü süsleyen birlik fikri, ne hazindir ki, bütün tarih boyunca kanlı savaşların gölgesinde şekillendirilmek zorunda kalınmıştır. Tarihin derinliklerinden sürüp gelen savaşların meşru olmadığını haykıran bir tek cesur sese, maalesef şahit olamıyoruz. Savaşın meşruiyetinin kaldırılmasına esas olan engel, barışın gerçekleşe bilme ihtimali hususunda ki güven eksikliğidir. Bu konudaki motivasyon, anlayış, değer ve davranışların temelinde, “dünya özünde kıtlıklarla doludur” veya “diğer ırk ve renklerin mensupları yabancıdır” türünden bilinç dışı inançlarla ilgilidir.(Harman; 2000: 175) Şunu da hemen belirtmek gerekir ki, dinler, “çatışma ve gerilim kültürü” nü insanlığa miras bırakmışlarsa da, pek çok güzel şeyin yanı sıra önemli bir ölçüde birlik fikrinin yeniden tesisine de hizmet etmişlerdir. (Aydın; 1996: 117) Bu arada İslam dininin “birlik” fikrine katkısını görmezden gelemeyiz. Bütün insanların Allah huzurunda “bir tarağın dişleri” gibi eşit olduğu esasından hareket eden İslam, insanlığın yararına olan her türlü çabayı desteklemektedir. (3 / 64) Bu seslenişin olumlu bir cevap bulduğunu söylemek henüz erken. Ama Toynbee’nin de işaret ettiği gibi, İslam zor bir görevi yerine getirmek için hala beklemektedir. (Toynbee; 1991: 79)

AB ve Enstrümanları: Demokrasi, İnsan Hakları, Laiklik, Temel Özgürlükler

Fransız Devrimi ile birlikte kilisenin yolu devlet ile bir daha birleşmemek üzere ayrılmış oldu. Burjuvanın gerçekleştirdiği ve tarihin akışının değiştiği bu devrimde, krallar ile kilisenin cenaze namazları birlikte kılındı. Bu tarihi gerçek şu özdeyişle ifade edildi: “Son kralı, son papanın bağırsakları ile bağladılar”. (Hanefi; Cabiri; 1995: 160)
Asıl hürriyet kavramını yeni bir anlama kavuşması J.J Rousseau (1712-1778) sayesinde olmuştur. Ona göre, insan sıfatına bağlı ve sadece o sıfattan gelen bir hürriyet vardır. Yani hukukun, yani ahlakın, yani demokrasi hukuk ve ahlakının temeli bu hürriyet anlayışıdır. İnsanların hepsi eşittir, kimse başka bir kimseden ne daha üstün, nede aşağı değildir. Bütün insanlarda konuşan vicdan aynıdır. İçinden gelen sese kulak vermek, hissettiklerini söylemek, düşüncelerini dile getirmek her insanın hakkıdır, kimse bu iradeyi baskı altına alamaz. (Rousseau; 1968: 49) Rousseau’nun geliştirdiği hürriyet anlayışı Avrupa’da yeni bir oluşumun müjdecisiydi: Ferdiyetçilik.
Ferdin öne çıkmasıyla birlikte, onun hakları da söz konusu edilmeye başlandı. İnsanın doğuştan elde ettiği “tabii hakları” vardı, bunlar hiçbir zaman görmezlikten gelinemezdi. Bu fikrin mayasını çalan düşünür John Locke’dir. O, “Of Civil Govement”(1960) “Sivil Yönetim Hakkında” adlı eserinde, yaşamanın, hürriyetin ve mülk sahibi olmanın insanın tabii haklarından olduğunu söyler. Locke’un bu tabii haklar teorisi, sonradan demokratik eşitliğin amentüsü olarak kabul görmüştür. (Başgil; 1961: 274)
Meşhur İngiliz filozof Thomes Hobbes (1588-1679), bu günkü anlamda çağdaş bir demokrat değildir belki, ama kararlı bir liberardı ve felsefesi Modern Liberalizmin kaynağını oluşturur. Çünkü o, egemenliğin meşruiyetinin, krallara Tanrı tarafından verilmiş haklar yada egemenliğin doğal bir üstünlüğüne değil, yönetilenlerin haklarına dayandığı şeklindeki temel ilkeyi ilk geliştiren kişi olmuştur. Ama Hobbes’ten farklı olarak Locke, insanın yalnızca fiziksel haklarına, değil aynı zamanda rahat ve potansiyel olarak müreffeh bir varlığa da hakkı olduğuna inanır. Sivil toplum, yalnızca toplumsal barışı değil, aynı zaman da “çalışanların ve akıllıların” hakkını da güvence altına almalı, özel mülkiyet kurumu aracılığı ile herkese refah sağlamalıdır. (Fukuyama;1999: 165) İnsanların batılı anlamda hür olmaları demek, soylulara yani toplumdaki konumları ve mal varlıkları devlet içindeki görev ve yerlerine bağlı olmayan kimselere ait ayrıcalıkları, başkaları ile paylaşır hale gelmeleri demektir. (Kılıçbay; 1992: 19)
Liberal demokrasinin önemi, hem liberal ve hem de demokrasinin geleneklerini içermesinden gelmektedir.Demokrasinin halk egemenliği ve çoğunluğun iktidarını dayanak yapması, liberal gelenekten gelen çoğulculuk ve hukuk devleti ilkeleriyle dengeleniyor.Böylece liberal demokrasi , bireysel hak ve özgürlükleri koruyan bir sistem olarak hareket etme imkanını yakalamış bulunuyor.(Keyman;1998:46)
Günümüz insanı, bir zamanların hayal hanesine ait olan bu temennileri kısmen yaşamanın zevkini tatmaktadır.Evrensel değerler olarak kabul ve takdim edilmeye başlanan eşitlik, özgürlük, insan hakları ve demokrasinin temel , günümüzde birlik ve barışı sağlamanın en güvenilir enstrümanları olarak kabul edilmeye başlanmıştır.Bu enstrümanlardan yükselen nağmelerin evrensel bir koro tarafından seslendirilmesi, insanlık marşının ölümsüzlüğüne işaret olacaktır.
Tarihte birlik fikrine yapılan atıflar ve bu düşünce uğruna atılan adımlar , çok defa bekleneni verememiştir.ABD’nin kurulması ile birlik fikrinin hayal sayılamayacağı gürüldü.Bunun üzerine farklı bir kara parçasında ve de coğrafya bütünlüğü avantajının da yardımıyla yeni bir birliğinin oluşturulabileceği fikri gelişti:Avrupa Birliği
Avrupa Birliği ile ilgili fikirlerin ilk tohumlarını Dante ve Piere Dubois atmışlardır.Dante 1310 yılında yazdığı “moranchia” adlı eserinde Avrupa’da savaşların önlenmesini, Romanın yeniden canlandırılarak tek bir yöntemin kurulmasıyla Avrupa birliğinin gerçekleşebileceğini savunmuştur.Buna karşılık Dubois ise Katolik Avrupa idarecilerinin ortak bir konsey kurmalarını ve aralarındaki bütün uyumsuzluklarda bu konseyin aracı olarak atanmasını teklif etmiştir.Dante’nin teklifi, onun romantizminin bir etkisi olarak görülüp fazlaca kale alınmazken, Dubois’in ise fransa’nın çıkarlarını ön plana çıkaracağı gerekçesiyle uygulanabilirlikten uzak görülmüştür.(Bozkurt;1997:44)
Tarih boyunca birbirleriyle rekabet içerisinde olan ve zaman zaman da amasız savaşlara tutuşan Avrupa ülkeleri, 1648 yılında westfalya antlaşması imzalamışlar, bu antlaşma. Avrupa’da sürüp gelen din ve mezhep savaşlarına son verip Protestanlığa yasal bir zemin hazırlamanın yanında, iki önemli sonucu da beraberinde getirmiştir:Birincisi,dünya hammadde yataklarına ve değerli maddelere ihtiyacı olan Avrupa devletleri tarafından istils edilebilecek ve aralarında paylaşacaktır.İkincisi, sömürgeci ülkeler, kendi aralarında paylaştıkları sömürgelere göz dikmeyecek, birbirlerinin alanlarına müdahale etmeyeceklerdir.(Bulaç;2001:186)
Bu antlaşma ilk bakışta şimdiye kadar yapılanların bir benzeri gibi görünüyorsa da,doğurduğu sonuçlar açısından çok farklı olduğu ortadadır.Bu antlaşma ile ilk kez Avrupalılar tarafından “öteki”nin varlığı ve alanı belirlenmiş olmaktadır.böylece çeşitli Avrupa ülkeleri ilk ciddi beraberlik ve uzlaşma adımlarını atmış oluyorlardı.Bu antlaşma ile başlayan büyünün bozulması fazla sürmeyecektir, zira Avrupa da çok sayıda örgütlenmiş güçlerin varlığı devam edip geliyordu.(Canbolat;1998:45)
Avrupa kavramının kökleri ile ilgili tartışmalarla karşılaşmak mümkündür.Bu kavramın eski Yunan mitolojisine uzandığı ifade edilse bile , Avrupa’ya ait olma duygusu daha çok modern zamanlarda ortaya çıkmıştır.(Bozkurt;1997:15) Avrupa Birliği yolundaki en önemli tekliflerden birisi ünlü Fransız devlet adamı Jean Monet’in “Avrupa Kömür Çelik Topluluğu”dur.Bu teklif dönemin Fransa Dışişleri Bakanı olan Robert Schuman tarafından “schuman planı” adı altında Fransa ile birlikte Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un katılımıyla gerçekleştirilmiştir.Yani ulusçuluğu insanlık suçu ve iki büyük savaşın sorumlusu ilan edip Avrupa’yı yeniden kurmak isteyenler, Avrupa Konseyi gibi birkaç deneme ile hüsrana uğrasalar da mücadeleyi elden bırakmamışlar bugün AB diye bilinen oluşumun temellerine ilk harçları 1951’de Paris’te Avrupa Kömür ve Çelik Birliğini ve 1957’dede Roma’da AET’yi kurarak, yalnızca altı üye ile atmışlardı. Bu serüven sadece altılardan onbeşlere sayının artması ile de sonuçlanmadı.Ulus-devlet formu egemenlik haklarının devrinden sonra sınırların kaldırılması ve ortak para birimini uygulamasına kadar uzanan yeni bir “sui generis” birlik yapısı ortaya koyarken, Avrupa kimliğinde tüm bu gelişmeleri de içeren, hatta insan hakları, demokrasi ve çoğulculuk gibi kendini tanımlarken olmazsa olmaz denilen başka boyutlarda kazanmıştır.Gündeme giren yeni kimlik parametreleri yeni bir bayrak, yeni bir toprak,yeni bir Pazar ve yeni bir para ile sınırlı değildir;yeni bir hukuk, yeni bir egemenlik ve yeni bir vatandaşlık anlayışı da Avrupa kimliğini yeniden tanımlamakta, dinamik bir inşa sürecide biteviye devam etmektedir(Çalış;2001:15) AB Müktesebatında Din

Avrupa Birliği ve gelişmiş ülkelerde din ile devlet ilişkilerine ve din eğitiminin nasıl yapıldığına baktığımız zaman, bu konuya üç farklı şekilde yaklaşımda bulunulduğunu görmekteyiz.
Bunlardan birincisi; devletin belli bir dini yapıyı benimsediği modeldir. Bu modele İngiltere, Portekiz ve İtalya örneğini verebiliriz. Bu tür devletlerde kabul edilen dinin devlet yönetimindeki ağırlığı ve ilgisi diğerlerine göre daha farklıdır. İngiltere’de devletin resmi dinini Anglikan Kilisesi temsil eder.
İkincisi ; Fransa’da görülmektedir. Din ile devlet işlerinin tamamen ayrıldığı ülkelerdir. Bu ülkede, Din özel bir olgu olarak kabul edilir ve dini kurum ve kuruluşların devlet ile hiçbir ilişkileri yoktur. Devlet din işlerine karışmaz ve müdahale etmez, devletin eğitim kurumlarında din eğitimi verilmez.
Üçüncü model ise, bu iki şeklin karışımıdır. Devlet dini kurumların kendi adına çalışmasını kabul ederek, bunlara ayrıcalık tanır. AB’ndeki Ülkelerin büyük çoğunluğu bu kategoridedir. Dolayısıyla devlet bu kurumları ve burada çalışanları destekler, maaşlarını verir. Bu açıdan diğer devlet görevlileri ile aralarında bir fark yoktur. Türkiye’deki dinin pozisyonunu da bu gruptan sayabiliriz. ( Er; 2001: 125)
Şimdi AB’nin değişik ülkelerindeki din ve kültür yaklaşımlarından bahsedelim. Almanya’da din ve devlet işleri ayrılığı vardır.Bunun yanında kilise vergisi var.Dini reddetmeye karşı kanunlar var. Bunlar kilisenin bütün boyutları ile ulusal yaşamda ve kültür yaşamında yer almasına yol açıyor.Belçika’da dini topluluklar olarak, Katolik, Protestan, Musevi, Müslüman hatta Budistler var.Bunlar,felsefi ve dini topluluklar olarak sistemin yani, Belçika sosyal, kültürel, ekonomik sisteminin sütunları olarak kabul ediliyorlar.Bu durum resmi sütunlaşma olarak görülmektedir.Mesela, yeni bir dini gurup ortaya çıkıp topluluk oluşturduğunda, buna izin veriliyor.Bu Belçika sosyal yaşamının bir sütunu olarak kabul ediliyor.Belçika devleti resmen kiliseden ayrı değil, ulusal bir dini olmamasına karşın, Katoliklik Belçika kraliyet ailesinin inancı yahut resmi resmi dini.
Hollanda’da başat din dogmatik olmamak kaydıyla Protestanlık. Hollanda kraliyeti Protestan ama, laik değerlere sahip. Yalnız en toleranslı toplum Hollanda olarak gözüküyor.Çünkü, dini çoğulculuk, çok kültürlülüğü kabul etmiş.Yani herhangi bir dini topluluğu Hollanda kültüründe yaşatabiliyor.Hem çok dinli hem de çok kültürlü bir yapı Hollanda.(Köni;2000:95)Ama Hollanda anayasasına göre din ve devlet işleri birbirinden ayrılmıştır ve bunun iki türlü etkisi olmaktadır.Öncelikle ister Hıristiyan olsun ister Musevi olsun, bütün din adamlarının iş kanununda özel bir statüleri vardır. Normal çalışanlarla aynı statüde olmadıkları için, dini guruplar, dini liderler ve ayrı dini guruplar arasında meydana gelebilecek her türlü problemin çözümünde devlet yönetimi onlara aracı olmamaktadır.Bu problemler dini olarak tanımlanırlar.Bu sebeplerden dolayı Hollanda anayasasındaki hükümlere göre din görevlileri Hollanda’da geçerli kanunlar tarafından korunmamaktadırlar, onlar aralarındaki anlaşmazlıklarını çözmek için kendi aralarında temyiz mahkemesi kurmuşlar. Hollanda’da devlet yönetimi ister Hıristiyan olsun ister Musevi veya herhangi bir başka dine bağlı olsun, din adamlarının eğitimi veya formasyonlarına karışmaz. Bu kişilerin eğitim ve her türlü formasyon programı o gurupların kendi ellerindedir.(Koningsveld;2000:296)
İspanya ve İtalya’ya gelince ;bu iki ülke kültür olarak aynı tarihsel geleneklere sahip. Katoliklik ve Vatikanlık burada çok önemlidir.İspanya’da 1978 anayasası devletin bir resmi dini olmadığını söylemekle birlikte, Katolik dini eğitim devlet tarafından sağlanıyor.Protestan Danimarka ve İsveç, bunlar, bir kısmı Protestan, Danimarka luteryan kiliseye bağlı.Protestanlar üniversite de ders vermekteler.Bu da Danimarka kültürünün bir parçası.İrlanda derinlemesine Katolik. Günlük yaşamında dinin etkisinin büyük olduğu bir ülkedir.Boşanma gibi, gebeliği önleyici haplar, okullarda din eğitimi, kadınların siyasal rolü gibi konularda dini kültürün İrlanda’da etkisi büyük.(Köni;2000:96)
Avrupa ülkeleri içinde en tutucu ülke, Yunanistan’dır.Ortodoks kilisesi ile devlet arasında herhangi bir ayrım yok, Avrupa’nın sevdiği bir üye.Ortodoks kilisesi, aynı zamanda siyasal yaşamda çok yoğun bir rol oynuyor.(Köni;2000:96)
                                                                          DEVAM EDİNİZ

Bu yazı aynı zamanda http://www.toplumvesiyaset.com/ sitesinde de yayındadır.
 

 


Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri Bağlamında Türkiye’de Heteroksi İnanaçların Durumu Üzerine Sosyolojik Bir Bakış -2

         UYARI!
©
Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.

Google