SOSYOLOJİ
(Toplum Bilimi )

TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ BAĞLAMINDA TÜRKİYE’DE HETEROKSİ İNANAÇLARIN DURUMU ÜZERİNE SOSYOLOJİK BİR BAKIŞ
-Alevilik Örneği-
Vefa AKDOĞAN
vefaakdogan@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

   
Birlik Fikrinin Düşünsel Arka Planı

Tarihin solgun yapraklarını insanların hayal dünyası renklendirmektedir.hiç bir zaman elinde olan ile yetinmeyen insanoğlu daima ilersini,yükseğini ve fazlasını istemiştir. Bu istek insanı maceradan maceraya sürüklemekle kalmamış, içinde yaşadığı coğrafyaya şekil ve oluşturduğu tarihe yön vermesini sağlamıştır. Kimi zaman hakimiyet duygusunun dürtüsüyle atını mahmuzlayan kralların gözünün iliştiği her mekana kendini kabul ettirme fikri, zoraki bir birliği oluşturmuş, kimi zamanda inançları uğruna ‘feetih’i gerçekleştirmek için çaba güsterilmiştir. Ama her halükarda tarihin ışık tuttuğu ilk dönemlerden günümüze kadar birlik fikri insanoğlunun zihnini sürekli meşgul edegelmiştir.
Birlik Fikrinin Düşünsel Arka Planı

Tarihin solgun yapraklarını insanların hayal dünyası renklendirmektedir.hiç bir zaman elinde olan ile yetinmeyen insanoğlu daima ilersini,yükseğini ve fazlasını istemiştir. Bu istek insanı maceradan maceraya sürüklemekle kalmamış, içinde yaşadığı coğrafyaya şekil ve oluşturduğu tarihe yön vermesini sağlamıştır. Kimi zaman hakimiyet duygusunun dürtüsüyle atını mahmuzlayan kralların gözünün iliştiği her mekana kendini kabul ettirme fikri, zoraki bir birliği oluşturmuş, kimi zamanda inançları uğruna ‘feetih’i gerçekleştirmek için çaba güsterilmiştir. Ama her halükarda tarihin ışık tuttuğu ilk dönemlerden günümüze kadar birlik fikri insanoğlunun zihnini sürekli meşgul edegelmiştir.


Kant, tarihin bir amaca, insanın potansiyelleri içinde zaten mevcut olan ve bütün tarihe bir anlam kazandıran bir son hedefe sahip olduğuna inanıyordu. Bu nihai amaç insan özgürlüğünün gerçekleşmesiydi. Çünkü Kant “içinde özgürlüğün dış yasalarla azami ölçüde karşı konulamaz bir kuvvetle bağlanmış bir şekilde bulunacağı bir toplum, yani tam adil bir sivil anayasa, doğanın insana verdiği en yüksek görevdir” diyordu. Bu amaca ulaşılmasını ve bütün dünyada yayılmasını tarihsel ilerlemenin bir ölçütü olarak kabul ediyordu. (Fukuyama;1999: 70)
Kant’ın ifadesiyle özgürlük peşinde koşan insanoğlunun, bütün insanların bağlı olduğu bir yasayı gerçek kılma çabalarının hiç eksik olmadığı görülmektedir. Böyle bir girişimi xerxes, Pers İmparatorluğu adına gerçekleştirmek için kolları sıvamıştı. Ne var ki Yunanlılara yenilmesi (M.Ö.480-479) onun “dünya birliği” rüyasının erken bitmesine sebep oldu. Perslilerin bu korkunç saldırılarını püskürten Yunanlıların, uluslararası bir siyasal düzen için yaptıkları atılım Atina ve dostları tarafından Atina liderliğinde Delian Birliğin’ni kurmak oldu. Delian Birliği’nin Persli bir modelden esinlenerek kurulmasını oldukça şaşırtıcı bulan Arnold Toybee, yaklaşık dört yüz yıl süren Greko-Romen Medeniyetinin gerilemesini, Greko-Romen toplumunun kendi elleriyle kendilerini yaralaması olarak nitelendirir.(Toynbee;1991:54-55)
Gerçektende Atina’dan yola çıkarak Afganistan’a kadar giden ve her gittiği yeri hakimiyet bölgesi ilan eden Büyük İskender’in girişimi, bir dünya düzeni kurma girişimidir. Roma İmparatorluğu da benzer bir dünya düzeni kurma teşebbüsünde bulunmuştu. Roma bunu “Pax Romana” yani Roma Barışı olarak ifade ediyordu. Bir başka ifadeyle bu Roma’nın istikrar ve barış içinde hakimiyeti demektir. (Bulaç; 2001: 206)
Milliyetçi Türk Tarih tezlerine göre ise Türklerin bir birlik kurma teşebbüsleri şöyle anlatılmaktadır; Türkler, dekorlarının insan kanıyla renklendiği bu tarih sahnesine ilk çıkışlarından başlayarak, dünyanın dönmekten usandığı güne kadar asla vazgeçmeyecekleri bir görevleri olduğuna inanıyorlardı. “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi” (Turan; 1978: I-II) Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Fikri, zamanla muhtevasından bir şey kaybetmeden yeni anlamlar kazanarak günümüze kadar her milliyetçinin vicdanını beslemeyi başarmıştır. İlk zamanlarda bu mefkure, erişilmez bir ülkü olan “Kızıl Elma” dır. Bu dünyaya sahip olma ve ona yön verme arzusu, İslam ile tanıştıktan sonra “Nizam-ı Alem” ideolojisi olarak ifadesini bulacaktır. Nizami Alem, dünyaya Türklerin önderliğinde, adalet ve insani duygulara uygun birlik ve düzen getirme anlayışının adıdır. Bunun için Osmanlı Hakanlarına “Padişah-ı Cihan” yani dünyaya hükmeden Padişah unvanı verilirdi. Bu anlayışın kökleri tarihin ilk derinliklerinden beslenir, zira Kaşgarlı Mahmud’a göre Alp Er Tunga’da bir “Ajun Beği” dır, yani Cihan Padişahı. Bütün tarih boyunca dünyanın tamamı Türk Hakanının düzeninin içinde yer almasa da nizam-ı alemin sembolü olan padişahın birlik fikrinin ilgi alanındadır. (Öztuna; 1983: 377)

İnsanların düşünü süsleyen birlik fikri, ne hazindir ki, bütün tarih boyunca kanlı savaşların gölgesinde şekillendirilmek zorunda kalınmıştır. Tarihin derinliklerinden sürüp gelen savaşların meşru olmadığını haykıran bir tek cesur sese, maalesef şahit olamıyoruz. Savaşın meşruiyetinin kaldırılmasına esas olan engel, barışın gerçekleşe bilme ihtimali hususunda ki güven eksikliğidir. Bu konudaki motivasyon, anlayış, değer ve davranışların temelinde, “dünya özünde kıtlıklarla doludur” veya “diğer ırk ve renklerin mensupları yabancıdır” türünden bilinç dışı inançlarla ilgilidir.(Harman; 2000: 175) Şunu da hemen belirtmek gerekir ki, dinler, “çatışma ve gerilim kültürü” nü insanlığa miras bırakmışlarsa da, pek çok güzel şeyin yanı sıra önemli bir ölçüde birlik fikrinin yeniden tesisine de hizmet etmişlerdir. (Aydın; 1996: 117) Bu arada İslam dininin “birlik” fikrine katkısını görmezden gelemeyiz. Bütün insanların Allah huzurunda “bir tarağın dişleri” gibi eşit olduğu esasından hareket eden İslam, insanlığın yararına olan her türlü çabayı desteklemektedir. (3 / 64) Bu seslenişin olumlu bir cevap bulduğunu söylemek henüz erken. Ama Toynbee’nin de işaret ettiği gibi, İslam zor bir görevi yerine getirmek için hala beklemektedir. (Toynbee; 1991: 79)

AB ve Enstrümanları: Demokrasi, İnsan Hakları, Laiklik, Temel Özgürlükler

Fransız Devrimi ile birlikte kilisenin yolu devlet ile bir daha birleşmemek üzere ayrılmış oldu. Burjuvanın gerçekleştirdiği ve tarihin akışının değiştiği bu devrimde, krallar ile kilisenin cenaze namazları birlikte kılındı. Bu tarihi gerçek şu özdeyişle ifade edildi: “Son kralı, son papanın bağırsakları ile bağladılar”. (Hanefi; Cabiri; 1995: 160)
Asıl hürriyet kavramını yeni bir anlama kavuşması J.J Rousseau (1712-1778) sayesinde olmuştur. Ona göre, insan sıfatına bağlı ve sadece o sıfattan gelen bir hürriyet vardır. Yani hukukun, yani ahlakın, yani demokrasi hukuk ve ahlakının temeli bu hürriyet anlayışıdır. İnsanların hepsi eşittir, kimse başka bir kimseden ne daha üstün, nede aşağı değildir. Bütün insanlarda konuşan vicdan aynıdır. İçinden gelen sese kulak vermek, hissettiklerini söylemek, düşüncelerini dile getirmek her insanın hakkıdır, kimse bu iradeyi baskı altına alamaz. (Rousseau; 1968: 49) Rousseau’nun geliştirdiği hürriyet anlayışı Avrupa’da yeni bir oluşumun müjdecisiydi: Ferdiyetçilik.
Ferdin öne çıkmasıyla birlikte, onun hakları da söz konusu edilmeye başlandı. İnsanın doğuştan elde ettiği “tabii hakları” vardı, bunlar hiçbir zaman görmezlikten gelinemezdi. Bu fikrin mayasını çalan düşünür John Locke’dir. O, “Of Civil Govement”(1960) “Sivil Yönetim Hakkında” adlı eserinde, yaşamanın, hürriyetin ve mülk sahibi olmanın insanın tabii haklarından olduğunu söyler. Locke’un bu tabii haklar teorisi, sonradan demokratik eşitliğin amentüsü olarak kabul görmüştür. (Başgil; 1961: 274)
Meşhur İngiliz filozof Thomes Hobbes (1588-1679), bu günkü anlamda çağdaş bir demokrat değildir belki, ama kararlı bir liberardı ve felsefesi Modern Liberalizmin kaynağını oluşturur. Çünkü o, egemenliğin meşruiyetinin, krallara Tanrı tarafından verilmiş haklar yada egemenliğin doğal bir üstünlüğüne değil, yönetilenlerin haklarına dayandığı şeklindeki temel ilkeyi ilk geliştiren kişi olmuştur. Ama Hobbes’ten farklı olarak Locke, insanın yalnızca fiziksel haklarına, değil aynı zamanda rahat ve potansiyel olarak müreffeh bir varlığa da hakkı olduğuna inanır. Sivil toplum, yalnızca toplumsal barışı değil, aynı zaman da “çalışanların ve akıllıların” hakkını da güvence altına almalı, özel mülkiyet kurumu aracılığı ile herkese refah sağlamalıdır. (Fukuyama;1999: 165) İnsanların batılı anlamda hür olmaları demek, soylulara yani toplumdaki konumları ve mal varlıkları devlet içindeki görev ve yerlerine bağlı olmayan kimselere ait ayrıcalıkları, başkaları ile paylaşır hale gelmeleri demektir. (Kılıçbay; 1992: 19)
Liberal demokrasinin önemi, hem liberal ve hem de demokrasinin geleneklerini içermesinden gelmektedir.Demokrasinin halk egemenliği ve çoğunluğun iktidarını dayanak yapması, liberal gelenekten gelen çoğulculuk ve hukuk devleti ilkeleriyle dengeleniyor.Böylece liberal demokrasi , bireysel hak ve özgürlükleri koruyan bir sistem olarak hareket etme imkanını yakalamış bulunuyor.(Keyman;1998:46)
Günümüz insanı, bir zamanların hayal hanesine ait olan bu temennileri kısmen yaşamanın zevkini tatmaktadır.Evrensel değerler olarak kabul ve takdim edilmeye başlanan eşitlik, özgürlük, insan hakları ve demokrasinin temel , günümüzde birlik ve barışı sağlamanın en güvenilir enstrümanları olarak kabul edilmeye başlanmıştır.Bu enstrümanlardan yükselen nağmelerin evrensel bir koro tarafından seslendirilmesi, insanlık marşının ölümsüzlüğüne işaret olacaktır.
Tarihte birlik fikrine yapılan atıflar ve bu düşünce uğruna atılan adımlar , çok defa bekleneni verememiştir.ABD’nin kurulması ile birlik fikrinin hayal sayılamayacağı gürüldü.Bunun üzerine farklı bir kara parçasında ve de coğrafya bütünlüğü avantajının da yardımıyla yeni bir birliğinin oluşturulabileceği fikri gelişti:Avrupa Birliği
Avrupa Birliği ile ilgili fikirlerin ilk tohumlarını Dante ve Piere Dubois atmışlardır.Dante 1310 yılında yazdığı “moranchia” adlı eserinde Avrupa’da savaşların önlenmesini, Romanın yeniden canlandırılarak tek bir yöntemin kurulmasıyla Avrupa birliğinin gerçekleşebileceğini savunmuştur.Buna karşılık Dubois ise Katolik Avrupa idarecilerinin ortak bir konsey kurmalarını ve aralarındaki bütün uyumsuzluklarda bu konseyin aracı olarak atanmasını teklif etmiştir.Dante’nin teklifi, onun romantizminin bir etkisi olarak görülüp fazlaca kale alınmazken, Dubois’in ise fransa’nın çıkarlarını ön plana çıkaracağı gerekçesiyle uygulanabilirlikten uzak görülmüştür.(Bozkurt;1997:44)
Tarih boyunca birbirleriyle rekabet içerisinde olan ve zaman zaman da amasız savaşlara tutuşan Avrupa ülkeleri, 1648 yılında westfalya antlaşması imzalamışlar, bu antlaşma. Avrupa’da sürüp gelen din ve mezhep savaşlarına son verip Protestanlığa yasal bir zemin hazırlamanın yanında, iki önemli sonucu da beraberinde getirmiştir:Birincisi,dünya hammadde yataklarına ve değerli maddelere ihtiyacı olan Avrupa devletleri tarafından istils edilebilecek ve aralarında paylaşacaktır.İkincisi, sömürgeci ülkeler, kendi aralarında paylaştıkları sömürgelere göz dikmeyecek, birbirlerinin alanlarına müdahale etmeyeceklerdir.(Bulaç;2001:186)
Bu antlaşma ilk bakışta şimdiye kadar yapılanların bir benzeri gibi görünüyorsa da,doğurduğu sonuçlar açısından çok farklı olduğu ortadadır.Bu antlaşma ile ilk kez Avrupalılar tarafından “öteki”nin varlığı ve alanı belirlenmiş olmaktadır.böylece çeşitli Avrupa ülkeleri ilk ciddi beraberlik ve uzlaşma adımlarını atmış oluyorlardı.Bu antlaşma ile başlayan büyünün bozulması fazla sürmeyecektir, zira Avrupa da çok sayıda örgütlenmiş güçlerin varlığı devam edip geliyordu.(Canbolat;1998:45)
Avrupa kavramının kökleri ile ilgili tartışmalarla karşılaşmak mümkündür.Bu kavramın eski Yunan mitolojisine uzandığı ifade edilse bile , Avrupa’ya ait olma duygusu daha çok modern zamanlarda ortaya çıkmıştır.(Bozkurt;1997:15) Avrupa Birliği yolundaki en önemli tekliflerden birisi ünlü Fransız devlet adamı Jean Monet’in “Avrupa Kömür Çelik Topluluğu”dur.Bu teklif dönemin Fransa Dışişleri Bakanı olan Robert Schuman tarafından “schuman planı” adı altında Fransa ile birlikte Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un katılımıyla gerçekleştirilmiştir.Yani ulusçuluğu insanlık suçu ve iki büyük savaşın sorumlusu ilan edip Avrupa’yı yeniden kurmak isteyenler, Avrupa Konseyi gibi birkaç deneme ile hüsrana uğrasalar da mücadeleyi elden bırakmamışlar bugün AB diye bilinen oluşumun temellerine ilk harçları 1951’de Paris’te Avrupa Kömür ve Çelik Birliğini ve 1957’dede Roma’da AET’yi kurarak, yalnızca altı üye ile atmışlardı. Bu serüven sadece altılardan onbeşlere sayının artması ile de sonuçlanmadı.Ulus-devlet formu egemenlik haklarının devrinden sonra sınırların kaldırılması ve ortak para birimini uygulamasına kadar uzanan yeni bir “sui generis” birlik yapısı ortaya koyarken, Avrupa kimliğinde tüm bu gelişmeleri de içeren, hatta insan hakları, demokrasi ve çoğulculuk gibi kendini tanımlarken olmazsa olmaz denilen başka boyutlarda kazanmıştır.Gündeme giren yeni kimlik parametreleri yeni bir bayrak, yeni bir toprak,yeni bir Pazar ve yeni bir para ile sınırlı değildir;yeni bir hukuk, yeni bir egemenlik ve yeni bir vatandaşlık anlayışı da Avrupa kimliğini yeniden tanımlamakta, dinamik bir inşa sürecide biteviye devam etmektedir(Çalış;2001:15) AB Müktesebatında Din

Avrupa Birliği ve gelişmiş ülkelerde din ile devlet ilişkilerine ve din eğitiminin nasıl yapıldığına baktığımız zaman, bu konuya üç farklı şekilde yaklaşımda bulunulduğunu görmekteyiz.
Bunlardan birincisi; devletin belli bir dini yapıyı benimsediği modeldir. Bu modele İngiltere, Portekiz ve İtalya örneğini verebiliriz. Bu tür devletlerde kabul edilen dinin devlet yönetimindeki ağırlığı ve ilgisi diğerlerine göre daha farklıdır. İngiltere’de devletin resmi dinini Anglikan Kilisesi temsil eder.
İkincisi ; Fransa’da görülmektedir. Din ile devlet işlerinin tamamen ayrıldığı ülkelerdir. Bu ülkede, Din özel bir olgu olarak kabul edilir ve dini kurum ve kuruluşların devlet ile hiçbir ilişkileri yoktur. Devlet din işlerine karışmaz ve müdahale etmez, devletin eğitim kurumlarında din eğitimi verilmez.
Üçüncü model ise, bu iki şeklin karışımıdır. Devlet dini kurumların kendi adına çalışmasını kabul ederek, bunlara ayrıcalık tanır. AB’ndeki Ülkelerin büyük çoğunluğu bu kategoridedir. Dolayısıyla devlet bu kurumları ve burada çalışanları destekler, maaşlarını verir. Bu açıdan diğer devlet görevlileri ile aralarında bir fark yoktur. Türkiye’deki dinin pozisyonunu da bu gruptan sayabiliriz. ( Er; 2001: 125)
Şimdi AB’nin değişik ülkelerindeki din ve kültür yaklaşımlarından bahsedelim. Almanya’da din ve devlet işleri ayrılığı vardır.Bunun yanında kilise vergisi var.Dini reddetmeye karşı kanunlar var. Bunlar kilisenin bütün boyutları ile ulusal yaşamda ve kültür yaşamında yer almasına yol açıyor.Belçika’da dini topluluklar olarak, Katolik, Protestan, Musevi, Müslüman hatta Budistler var.Bunlar,felsefi ve dini topluluklar olarak sistemin yani, Belçika sosyal, kültürel, ekonomik sisteminin sütunları olarak kabul ediliyorlar.Bu durum resmi sütunlaşma olarak görülmektedir.Mesela, yeni bir dini gurup ortaya çıkıp topluluk oluşturduğunda, buna izin veriliyor.Bu Belçika sosyal yaşamının bir sütunu olarak kabul ediliyor.Belçika devleti resmen kiliseden ayrı değil, ulusal bir dini olmamasına karşın, Katoliklik Belçika kraliyet ailesinin inancı yahut resmi resmi dini.
Hollanda’da başat din dogmatik olmamak kaydıyla Protestanlık. Hollanda kraliyeti Protestan ama, laik değerlere sahip. Yalnız en toleranslı toplum Hollanda olarak gözüküyor.Çünkü, dini çoğulculuk, çok kültürlülüğü kabul etmiş.Yani herhangi bir dini topluluğu Hollanda kültüründe yaşatabiliyor.Hem çok dinli hem de çok kültürlü bir yapı Hollanda.(Köni;2000:95)Ama Hollanda anayasasına göre din ve devlet işleri birbirinden ayrılmıştır ve bunun iki türlü etkisi olmaktadır.Öncelikle ister Hıristiyan olsun ister Musevi olsun, bütün din adamlarının iş kanununda özel bir statüleri vardır. Normal çalışanlarla aynı statüde olmadıkları için, dini guruplar, dini liderler ve ayrı dini guruplar arasında meydana gelebilecek her türlü problemin çözümünde devlet yönetimi onlara aracı olmamaktadır.Bu problemler dini olarak tanımlanırlar.Bu sebeplerden dolayı Hollanda anayasasındaki hükümlere göre din görevlileri Hollanda’da geçerli kanunlar tarafından korunmamaktadırlar, onlar aralarındaki anlaşmazlıklarını çözmek için kendi aralarında temyiz mahkemesi kurmuşlar. Hollanda’da devlet yönetimi ister Hıristiyan olsun ister Musevi veya herhangi bir başka dine bağlı olsun, din adamlarının eğitimi veya formasyonlarına karışmaz. Bu kişilerin eğitim ve her türlü formasyon programı o gurupların kendi ellerindedir.(Koningsveld;2000:296)
İspanya ve İtalya’ya gelince ;bu iki ülke kültür olarak aynı tarihsel geleneklere sahip. Katoliklik ve Vatikanlık burada çok önemlidir.İspanya’da 1978 anayasası devletin bir resmi dini olmadığını söylemekle birlikte, Katolik dini eğitim devlet tarafından sağlanıyor.Protestan Danimarka ve İsveç, bunlar, bir kısmı Protestan, Danimarka luteryan kiliseye bağlı.Protestanlar üniversite de ders vermekteler.Bu da Danimarka kültürünün bir parçası.İrlanda derinlemesine Katolik. Günlük yaşamında dinin etkisinin büyük olduğu bir ülkedir.Boşanma gibi, gebeliği önleyici haplar, okullarda din eğitimi, kadınların siyasal rolü gibi konularda dini kültürün İrlanda’da etkisi büyük.(Köni;2000:96)
Avrupa ülkeleri içinde en tutucu ülke, Yunanistan’dır.Ortodoks kilisesi ile devlet arasında herhangi bir ayrım yok, Avrupa’nın sevdiği bir üye.Ortodoks kilisesi, aynı zamanda siyasal yaşamda çok yoğun bir rol oynuyor.(Köni;2000:96)
Türkiye-AB İlişkilerinin Dini Boyutunda Alevilik

Türkiye’nin 11-12 Aralık 1999 tarihinden itibaren Avrupa Birliğine aday statüsü kazanmasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti için yeni bir dönem başlamış oldu.Türkiye’de kendilerini Alevi olarak tanımlayan ve ifade eden vatandaşlarımızı temsil iddiasındaki dernek ve vakıfların, aynı şekilde Alevi kökenli çeşitli aydın, araştırmacı ve yazarların uzun bir süredir dile getirmeye çalıştıkları Türkiye’de yaşayan Aleviler ile ilgili hak talepleri, bu yeni dönem ile birlikte daha geniş bir çerçevede ve daha gür bir sesle tartışılmaya başlandı.Özellikle Türkiye’nin imzaladığı uluslar arası sözleşmelere atıfta bulunularak ve Türkiye’nin AB’ne girmek için demokratikleşme ve insan hakları alanları gibi bazı alanlarda yerine getirmek zorunda olduğu yükümlülükler hatırlatılarak etkili Alevi çevrelerce yükseltilen söz konusu talepler, Avrupa Birliğince dikkate alınmış görünmektedir.AB’ne tam üyelik yolundaki diğer aday ülkeler gibi Türkiye’ninde tam üyeliği, Kopenhag kriterleri adı verilen geleneksel esaslar temelinde değerlendirilecektir ve bu kriterler içinde beklide en önemlisini “demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, insan haklarına, azınlıklara saygı gösterilmesi ve korunması” şeklinde ifade edilen siyasi kıstaslar teşkil etmektedir.Bu kıstaslar bağlamında hak talebinde bulunmak ve Alevi vatandaşların şikayetlerini dillendirmek amacıyla, Pir Sultan Abdal Dernekleri Başkanı Ali Balkız ve Cem Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Doğan Bermek ile Avrupa Komisyonu Türkiye Bürosu yetkililerinden Patrick Simonet arasında komisyonun Ankara ofisinde 2000 yılı Haziran ayında bir toplantı yapılmıştır.Toplantı sonunda Simonet, Alevilerin sorun ve taleplerinin dikkate alınacağını ve Avrupa Birliğine iletileceğini ifade etmiştir.Türk Dışişleri Bakanlığı, “Türkiye’nin etnik ve dini hassasiyetlerini dikkate almayan bir girişim” olarak toplantıyı nitelemiş ve duyduğu rahatsızlığı AB’ne iletmiş, fakat o zamanki AB’nin Türkiye temsilcisi Karen Foog, Birliğin Türkiye’deki dini gurupları anlamaya çalışmak gibi entelektüel bir çabası olduğunu ve ayrıca Türkiye için hazırlanan ilerleme raporunda Sünni olmayan guruplarla ilgili bir bölümünde yer alacağını söyleyerek tepkileri cevaplandırmıştır. Gerçekten de 8 Kasım 2000 tarihli Türkiye hakkındaki 3.ilerleme raporundaki bir paragraf, konunun hassasiyetini ifade etmekle beraber tamamen Alevilerin sorunlarına tahsis edilmiştir.”İnsan hakları ve azınlıkların korunması” başlığı altında yer alan paragrafta şu ifadelere yer verilmektedir:






“Alevilere yönelik resmi yaklaşımda herhangi bir değişiklik olmadığı görülmektedir.Alevilerin şikayetleri, sadece Sünni camilerin ve dinsel vakıfların inşası için mali destek sağlanması yanında, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini yansıtmayan zorunlu din eğitimi verilmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu konular son derece hassastır;ancak, bunlar hakkında açık bir tartışmaya girmek artık mümkün olmalıdır”. Bu paragraf, Avrupa Birliği’nin, haklar bağlamında azınlık dini cemaatler yanında Müslüman dini gurupları da izlemeye aldığını ve Alevi temsilcilerinin ses ve taleplerine ciddi olarak kulak verdiğini göstermekte ve adaylık süreci içinde bundan sonrada yayına devam edileceğini kesin olarak ortaya koymaktadır.
Türkiye ve Avrupa’daki Alevilere ait kuruluşların demokrasi, laiklik, eşitlik ve insan hakları temelinde bazı şikayetlerini ve bir dizi hak talebini, uzun zamandan beri kamuoyunda işlemeye çalıştıkları genel olarak bilinmektedir.Devletin kadro alımlarında haksızlığa uğramaktan, Alevi yerleşim yerlerine yapılan baskılara, kutsal gün ve gecelerini resmi olarak kutlayamamaktan, Alevi köylerine zorla cami yaptırılmasına kadar uzanan bir çok konuyu içeren çeşitli şikayet ve talepler bir araya getirildiğinde üç önemli hususun özellikle öne çıktığı görülmektedir. Avrupa Birliği yetkilileriyle yapılan toplantıda da dile getirilen söz konusu hususlardan ilki, devletin öncelikle Alevi kimliğini tanıması meselesidir.Bundan sonra ise, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevileri de kapsaması talep edilmektedir.Son önemli talep, din eğitimi ile ilgili olup Anayasaca ilköğretimde okutulması zorunlu kabul edilen din kültürü derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması veya derslerde Alevilik dini bilgilerini de kapsayacak gerekli düzenlemelerin yapılmasını içermektedir.
Cem Vakfı Başkanı İzettin Doğan, Alevilerin söz konusu haklarının tanınması için ilk önce milli güvenlik kuruluna, çözülmez ise Türk mahkemelerine, orada çözüm bulmazsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuracaklarını belirtmektedir Alevi inanç kimliğinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından tanınması ve Alevilerin eğitim hakları üzerinde vurgu yapan İsmail Kaygusuz ise, AİHM yanında Birleşmiş Milletler Adalet Komisyonu’nun ilerde konuyla ilgilenmek zorunda kalacağını belirterek Türkiye’deki yetkilileri uyarmak istemektedir. Fakat bu taleplerin yerine getirilme imkanının, sözü edilen temsilciler tarafından etraflıca ve sağlıklı bir şekilde tartışıldığını söylemek mümkün değildir.Talepler önündeki anayasal ve diğer yasal engellerin yanı sıra, sosyo-politik vakıanın ve ayrıca bazı taleplerin yerine getirilmesi sonrasında belirecek problemlerin samimiyetle gündeme getirilmesi sağlıklı çözümler üretmek için bir zorunluluktur.

Alevilerin Talepleri

1. Alevilik Kimliğinin Tanınması Meselesi

2000 yılı Haziranında Alevi cemaat temsilcilerinin Ankara’da ki Avrupa Birliği yetkilileri ile yaptıkları toplantıda, Alevi kimliğinin Devlet tarafından tanınması ile ilgili taleplerin de gündeme geldiği, basında çıkan haber ve yorumlardan anlaşılmaktadır. O zaman ki yetkili Simonnet, Türkiye’de ne kadar Alevinin yaşadığını temsilcilere sormuş, “20-25 milyon civarında” yanıtını alınca da “Türkiye Lozan Antlaşması uyarınca, azınlıkların ibadet yerlerine yardımda bulunma yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği” sorusunu yöneltmiştir. (Miser; 2000: Milliyet) Bu ikinci soruya nasıl cevap verildiği, ilgili haberde belirtilmemektedir. Fakat AB’ne giriş sürecinde dile getirilen talepler arasında “Alevi azınlık” kavramının bazı Alevi çevrelerce özellikle işlendiğini ve AB yetkililerinin de – sözü edilen toplantıda olduğu gibi- meseleyi bu açıdan ele alma eğiliminde oldukları kuvvetle hissedilmektedir. Örneğin, Avrupa’daki ikinci büyük Alevi Federasyonu olan Hollanda Alavi Birlikleri Federasyonu, Alevilik ve Alevilerle ilgili istemlerini en başına, “Alevilik yasal ve aynasal olarak tanımlanmalıdır. İnançsal ve ulusal azınlıkların hakları, anayasa ile güvence altına alınmalıdır.” Cümlelerini koymuştur. Ayrıca, uç bir örnek olmasına rağmen, Türkiye Alevilerinin ileri gelen isimlerinden Cemal Şener, Muammer Naci Orhan, Abidin Özgüney ile Yavuz Top’un temel haklardan yoksun olduklarından hareketle azınlık haklarından yararlanmak için Alevilerin Hıristiyan olmalarına yönelik önerileri konumuz ile ilgili görünmektedir. (Engin; 1999: 298-299) Fakat, bunun yanında, önemli bazı Alevi çevrelerin Alevileri bir azınlık gibi tanımlamaya çalışan görüşlere tepki göstererk konuya duyarlılıklarını gösterdikleri de bilinmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti için “azınlık” kavramının neyi ifade ettiği açıktır. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması, azınlıklar olarak sadece gayr-i Müslim Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşları tanımlamıştır. Bu nedenle Türkiye, azınlık haklarına atıfta bulunan 1990 Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı kararlarına ve ulusal azınlıklar üzerine hazırlanan Cenevre Bildirisine ancak, Lozan Prensiplerine göndermede bulunan bir çekince ile imza koymuştur. Yine aynı hassasiyetten dolayı Türkiye, azınlıklar üzerine Avrupa ana sözleşmesi (Europen Framework Convetion On Monorities)’ne ve Bölge Azınlık Dilleri Hakkında ki Avrupa Sözleşmesi (Europen Charter For Regional and Minority Languages)’ne imza vermeyi reddetmiştir. (Gündüz; 2001: 7-26)
Diğer taraftan, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinden sayılan laiklik ilkesi, Aleviliğin yasal ve anayasal olarak tanınmasına manidir ve yürülükte ki anayasanın 10. maddesi “Herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım görmeyeceğini ve kanun önünde eşit olduklarını, hiçbir kişiye, aileye zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınmayacağını” öngörmektedir. Bu hükümlerde ifade edilenler, Avrupa Birliği Ülkelerin benimsediği ve her birinin de anayasalarında yer alan “devletin dinler üstülüğü ve tarafsızlığı” prensibini esas alan laiklik ilkesiyle uyumludur. Bu nedenle, bazı Alevi çevrelerde sıkça dile getirilen “T.C. Devleti’nin Sünni olması” söz konusu değildir. (Engin; 2001: Radikal) Devletin Sünni oluşuna gerekçe olarak Diyanet Teşkilatı ve zorunlu Din dersi uygulaması gösterilmektedir.
İsmail Engin, yasalar karşısında Sünnilerle Alevilerin eşit olmadığını ileri sürmektedir. Engin, yurttaşlık haklarından yararlanmada, devlet kadrolarında yer almada, eğitim ve adalet kurumlarında hizmet görmede ve vergilendirmede iki dini kesim arasında eşitsizlik olduğunu iddia etmektedir. (Engin; 2001: Radikal) Başka yazarlar tarafından da zaman zaman dile getirilen bu iddia, AB’ne giriş sürecinde mutlaka çözülmesi gereken bir sorundur. Bu tür iddialar Türkiye’nin AB’ne sorunsuz yürümesi açısından gereklidir.
“Tüm inançlar, tüm yasal olanaklardan nüfusları oranında eşit yararlanmalıdır.” (Engin; 2001: Radikal) Talebi gerçekçi bir talep değildir. Anadolu’daki değişik mezhep mensupları ve bu arada Aleviler ve Sünniler yüzyıllardır bir çok yerde bir arada yaşamaktadırlar. Kırsal kesimde belli bir iskan ayrılığı görünse de, son yirmi yıldır yaşanan köyden kente göç olgusuyla eski hal ve önemini yitirmiştir. AB vatandaşlarının nüfus kayıtlarından din ve mezhep ile ilgili bilgilerin kaldırıldığı bir zamanda, Türkiye’de köy, mahalle, kent bazında mezhep mensubu ve tarikat mensubu sayımına gitmenin ve bu yolla da nüfus miktarı ile hizmeti orantı lamanın çağdaş bir karşılığı bulunmamaktadır.
Aleviliğin yasal olarak tanınması, Türkiye’de mensupları bulunan Sünnilik, Nusayirilik, Yezidilik, Caferilik gibi mezheplerin ve yine Mevlevilik, Nakşilik, Kadirilik ve Rifailik gibi tarikatların tanınması sonucunu doğal olarak beraberinde getirecektir. Çünkü, anayasada yer alan, “Din ve mezheplerine bakılmaksızın herkesin eşitliği” ilkesi bunu gerektirecektir. Konuyu tartışan ve taleplerini dile getiren Alevi Cemaat temsilcileri, tartışmaya bu hususu dahil etme eğiliminde değillerdir. Her şeyden önce, Aleviliğin yasal olarak tanınması gereği, devletin Sünnilik, Caferilik gibi bir mezhebi resmen öncelemesinin bir sonucu olabilir. Böyle bir resmiyet olmadığına göre, Aleviliğin yasallığa kavuşturulması talebi, yine anayasada yer alan, “Hiçbir…zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınmaz” prensibi ile çelişir.
Avrupa Birliği ülkelerinin anayasaları laik ve eşitlikçi ilkelerle donatılmasına rağmen, çeşitli inanç gurupları, sivil toplum örgütleri olarak faaliyet gösterme hakkında kanuni düzenlemeler ile sahip olmuşlardır.Devlet, bu inanç guruplarına eşit uzaklıktadır, fakat gerekli durumlarda devlet bu kuruluşları dini faaliyet alanlarında ve sorun çözmede muhatap alır.(Treanor;2000:98-109) Türkiye’de yasal olarak bir inanç topluluğunu tanıması, ancak AB ülkelerindekine benzer yasal düzenlemelerle mümkün olabilir.Mesela Anayasanın koruması altına alınan inkılap kanunlarının en önemlilerinden biri olan “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin seddine dair 677 sayılı kanun” böyle bir durumda yeniden ele alınmak durumunda kalabilir.Laiklik ilkesine ve söz konusu kanuna dayanarak yasalaşan bir çok kanuni madde, Türkiye Cumhuriyeti’nin yasaları arasında bulunmaktadır.Örneğin bunlardan birisi, 2908 sayılı dernekler yasasının 5. maddesidir.Bu maddeye göre, “bölge, ırk, sosyal sınıf, din ve mezhep adına esasına veya adına dayanarak faaliyette bulunmak amacıyla dernek kurulamaz”.Bu kanun maddesi nedeniyle, tüzüklerindeki “Alevilik” “Alevilik kültürü” şeklindeki ifadeler gerekçe gösterilerek, Alevi vatandaşların bazı dernek kurma başvuruları İçişleri Bakanlığı tarafından reddedilmiştir. Kamuoyuna “Alevilik yasaklanıyor” biçiminde yansıyan bu olaylar sonrasındaki tartışmalarda, aslında sadece Aleviliğin değil, diğer mezhep ve tarikatlarında yasak kapsamı içine girdiğinin gözden kaçırılmaması gerekir.Yasak kapsamı böyle olunca, bir ayrımcılık ve eşitsizlikten söze dilmesi de söz konusu olamaz.
Sonuç olarak, gündeme getirilen konuların Alevi çevrelerce ve cemaat temsilcilerinince ancak yukarıda belirttiğimiz geniş çerçevede tartışılması halinde, sorunları çözümü hususunda yol alınabilir diye düşünüyoruz.İçinde inkılap kanunlarının da bulunduğu Yörüklükteki yasal düzenlemeler açıktır.Bu düzenlemeler ile, Avrupa Birliği standartlarının öngördüğü haklar beraberce değerlendirilerek ilerleme sağlana bilir.Yoksa bütünü görmeden, parçacı bir yaklaşımla gündeme getirilen talepler ve sorunlar cevap bulamaz.

2. Diyanet Teşkilatında Temsil Meselesi

Türkiye’nin AB’ne giriş sürecinde Alevi cemaat temsilcilerinince dile getirilen diğer bir talep, Diyanet Teşkilatıyla ilgilidir.Cemaat temsilcileri, bu konuda tek bir görüşte görünmemektedirler. Aleviler arasındaki bir kesim, “devletin laikliği” ilkesine ters düştüğü gerekçesiyle resmi Diyanet Kurumunun tamamen kaldırılmasını isterken, diğer bir kesim, Diyanetin yeniden yapılandırılarak sadece Sünnilerin teşkilatı olmaktan çıkarılıp Alevilerin temsiline de olanak verilmesini talep etmektedir.(Kutlu;2001:5-23) laik bir devlet olmasına rağmen Türkiye Cumhuriyeti’nin, din işlerini düzenlemek, dini ihtiyaçları karşılamak gibi bir kamu hizmetini Anayasa ile(madde:136) devlet bürokrasisinin bir organına tevdi etmesi özel kişiler ve dini guruplarca bu hizmetin yerine getirilmesi halinde ortaya çıkabilecek siyasi proplemlere karşı bir önlem olarak düşünülmelidir.
Vakıa böyle olunca, Batı’da doğan sosyal ve siyasi bir kavram olan laiklik ve Türkiye’de kazandığı anlam üzerinde etraflıca karşılaştırma ve tartışma yapılmadan, Diyanetin kaldırılmasının istenmesi gerçekçi bir talep olarak görünmemektedir.Öteden beri bu taleplerin gündeme getirilmesinde, devletin varlığı nedeniyle devletin laikliği terk edip, Sünnileştiği hep vurgulanmış, ama çok az sayıda Alevi yazar ve cemaat temsilcisi, bizce meselenin esası olan Avrupa’daki laiklik ile Türkiye’de uygulanan laiklik arasındaki fark açısından konuya yaklaşarak sorunu tartışmıştır.
Aleviliğin Diyanet Teşkilatında temsili meselesinde aslında aynı sorunun bir parçasıdır.Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına dair kanun, başta bu temsile engeldir.(Kutlu;2001:9-26) Her ne kadar “cem evi” adı altında yasal izin alan dini mekanlar için bu kanun kapsamından belli ölçüde kaçınabildiyse de, bir mezhep yada tarikatın temsilini anlamına gelecek, Diyanet’te Alevilik şubesi kurulması gibi talepler mevcut şartlarda gerçekçi değildir.Bu konu “yasal olarak Aleviliğin tanınması” konusuyla irtibatlıdır ve o konuda söylediklerimiz bu konu içinde aynen geçerlidir.
Peki, büyük ölçüde Sünni kadrolarla resmi görevini yerine getiren Diyanet Teşkilatı karşısında, kendini Alevi olarak tanımlayan vatandaşların, dini ihtiyaçları için bir kuruma sahip olmamaları bir problem oluşturmuyor mu? Böyle bir problem var. Fakat bu problem, AB’ne giriş sürecinin başlamasından itibaren artık, Alevilerinde kurumda temsil talebiyle değil de, başta laikliğin farklı yorumları olmak üzere Diyanetin özerkliğinin(Aydın;2001:11-20 ;Tahranlı;1993:96-113) veya en sağlıklısı Avrupa’da olduğu şekliyle “dini oluşumların sivil toplum kuruluşları olarak geleceği”nin nasıl olacağını tartışmak suretiyle çözülebilir. Diyanet işleri’nin yapısı ile ilgili yapılan düzenlemeler eskiden beri tartışılagelmektedir.İştar Tarhanlı’ya göre diyanet ile ilgili bu tartışmalar üç ana görüş üzerinden hareket etmektedir;bir gurup bu işlerin devlet çatısı altında yer alan bir kurumca yürütülmesi, ikinci bir gurup, kurumun devlet organizması içinde tutulmakla birlikte özerk bir nitelik kazandırılması, diğer bir gurupta, Diyanet İşlerinin bir sivil toplum içinde yapılanması gerektiğini savunmaktadır.(Tahranlı;1993:96-113)
Eğer diğer dini oluşumlarla birlikte Alevilik, özerk kuruluşlar veya sivil toplum örgütleri olarak tanınma sürecine girebilirse –ki bu süreç, Türkiye’nin AB’ye uyum iradesiyle yakından ilgili olacaktır-Aleviliğin ne olduğu, mahiyetinin ne olduğu, veya hangi Alevilerin gerçek Alevi olduğu hususunda süregelen fikirsel ve ideolojik karmaşa, Aleviliğin muhatap alınmasında artık bir engel olmaktan çıkacaktır.Sönmez Kutlu’nun da tesbit ettiği gibi, Alevilerin Diyanet’te yer almasını pratikte engelleyecek öğelerden biriside bu karmaşadır.(Kutlu;2001:29-32)Resmi tanınma ve resmi temsil sorunu ortadan kalktıktan sonra, özgür sivil kuruluşların sivil faaliyetleri, karmaşanın durulmasını ve tartışmaların siyasal zeminden bilimsel zemine kaymasını kendiliğinden sağlayacaktır.Böyle bir gelişmenin ise, Aleviliğin ne olduğu hususunda veya hangi inanç ve ideoloji zemininde Alevilerin yer alması gerektiği hususunda önemli iç sorunlar yaşayan Alevilik temsilcisi kuruluşların (Zelyut;1999:308-311;Yaman;1999:8-63)temsiliyet yarışı ve çıkar hesabı yapmadan, yaşanan inanç problemlerini çözmek için bilimsel faaliyetlere daha fazla yönelmelerine, Alevi vatandaşların sosyal ve kültürel sorunlarına daha sağlıklı bir şekilde eğilmelerine yol açacağını düşünüyoruz.

2.Zorunlu Din Dersleri Meselesi

Halen yürülükte olan 1982 Anayasasının 24.Maddesi, din ve ahlak eğitim ve öğretimini devletin gözetimi ve denetimi altına almış ve ilköğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasına koymuştur.Alevi cemaat temsilcileri, zorunlu din kültürü derslerinin laiklik ilkesiyle çatıştığı ve bu derslerde sadece Sünniliğin öğretildiği iddiasıyla derslerin zorunlu olmaktan çıkarılmasını yahut tamamen kaldırılmasını talep etmektedirler.(Akt. Er;2001:125-130)
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi, isminden de anlaşılacağı gibi dinler ve dini kavramlar hakkında tanıtıcı bilgiler vermek ve ahlaki değerleri benimsetmek amacıyla kurulmuş bir derstir.Dersin müfredatı içinde, Türkiye’nin dini yapısından dolayı İslam dini ön plana çıkmıştır. Diğer dinlerde tarafsız bir şekilde anlatılmaya çalışılmıştır. Dersin öğrenim ve öğretim süreçlerinde uyulması gereken ilkeler arasındaki birinci ilke, “laikliğin daima göz önünde bulundurulması” şeklindedir.İkinci ilke, “dinsel anlayış ve uygulama farklılıklarının bir zenginlik olduğunun öğrenciye fark ettirilmesidir” on dördüncü ilke “tüm eğitimsel süreçlerde konuların işlenmesinde ve örneklerin belirlenmesinde Kur’an’i olan ile sonradan üretilenlerin ayırt edilmesine özen gösterilmesini” öngörmektedir.Programın geliştirilmesinde temel alınan ilkeler arasında , mezheplerin ayrımcılık değil, çağlara ve ortama göre dinin anlaşılma biçimlerini ortaya koyan bir zenginlik olduğunun vurgulanması gerektiği ifade edilmekte, mezheplerin dinin anlaşılma biçimleri olarak değerlendirilmesi lüzumu belirtilmektedir.(MEB Tebliğler Dergisi;2000-2517:914-916)
Bu biçimiyle Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi, AB ülkelerinde okutulan din derslerinin amaç ve mahiyetiyle teoride paralellik arz etmektedir.AB ülkelerinin çoğunda din dersi zorunlu derslerin içinde yer alır.Mesela Almanya’da din dersi zorunlu bir derstir.Dersi almak istemeyen öğrenci, Ahlak dersini almak zorundadır.Bu derslerin verilmesini sağlamak ve verilip verilmediğini izlemek devletin görevidir.(Vocking;2000:403-411)Dolayısıyla Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin varlığı ve zorunlu ders oluşu Avrupa Birliği eğitim ve öğretim anlayışına ters düşmez.Fakat ilkeler ve amaçlar açısından teoride durum belirtildiği şekilde olmasına rağmen, pratikte yeni müfredatın içeriğinde ve eğitimin sunuluşunda teoriyle bir uyum sağlanmışımdır? Alevi cemaat temsilcilerinin şikayetlerini daha çok meselenin bu yönüyle ilintileyerek okumak gerekir.Kanaatimizce, pratikte bu ilke ve amaçlar gözetilmeye çalışılmamıştır.Mesela 2000 yılında yörülüğe giren yeni ders müfredatında, Kerbela,On muharrem,On iki imam,Hacı Bektaş vd. gibi Alevi kültür ve inancının en temel konuları dahi yer almamıştır.Bu büyük bir eksikliktir ve dersin ilke ve amaçlarına uymayan bir durumdur.din ve vicdan özgürlüğünün gelişmesi açısından Türkiye’de okutulan din dersinin, İslamiyet’in temel ortak inançları yanında, mevcut çeşitli inanç farklılıkları hakkında tarafsız olarak öğrenciyi bilgilendirmesi gerekirdi.
Zorunlu Din ve Ahlak Dersi yanında Avrupa’daki eğitim sistemi içinde yer alan bir diğer ders, öğrencinin veya velisinin isteğine bağlı olarak verilen ve tamamen bir dine veya mezhebe dayalı din dersidir. Türkiye’de başta laiklik ilkesinin yorumu ve yukarıda sözünü ettiğimiz kanuni engeller AB’ne giriş sürecinde Batı normlarına belli bir uyum sağlayabilirse, isteğe bağlı bu tür bir dini eğitime geçiş mümkün hale gelebilir.AB’ne giriş sürecinde Alevi kökenli yurttaşların Avrupa tecrübeleri oldukça önemli olacaktır.AB şartlarında, hürriyet, eşitlik, laiklik ve insan haklarına duyarlı bir ortamda Aleviler neler geliştirdiler neler yapıyorlar?
Mezhebe dayalı din dersini zorunlu tutmakla birlikte öğrenci için bir hak olarak gören Almanya’nın Kuzey Rey Westfalya eyaletinde, Alevi cemaatin girişimiyle geçen yıllarda pilot okullarda Alevilik dersi, İslam din dersleri kapsamında okutulmaya başlandı.Müfredatın ve üç cilt olduğu söylenen Alevilik dersleri isimli ders kitabının hazırlandığı basına yansımıştı. (Hamuroğlu;2001:7-126) Şuana kadar müfredat ve ders kitabı hakkında doyurucu bilgi sahibi olmamamıza rağmen, bu bağlamda bazı çekincelerimizi dile getirmemiz gerekiyor.Çünkü bu örnek, AB’ne giriş sürecinde Alevilerce çokça gündeme getirilen bir sorunla ve bu sorunun ihtimal dahilinde olabilecek çözüm şekliyle yakından ilgilidir.
İlk olarak dile getireceğimiz problem, söz konusu din dersi kitabını hazırlayanların eğitim formasyonu ile ilgilidir.Kitabı hazırlayanlardan birisi olan Celal Aydemir eğitimci olmasına rağmen bir teolog değildir.Diğer yazar Cemal Şener ise eserleriyle Türkiye’de tanınan bir yazar ve Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji mezunudur. Bu bağlamda, Türkiye’de yaşanan bir tecrübeyi de burada aktarmak yerinde olacaktır. Avukat Şakir Keçeli tarafından kaleme alınan “Alevilik ve Bektaşilik Açısından Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” ders kitabı 1997 yılında Ardıç Yayın Evi tarafından Ankara’da basılarak alternatif din dersi k,itabı olarak kamuoyuna tanıtılmıştı.Bir avukat olan, din eğitimi formasyonu bulunmayan Keçeli’nin Hazırladığı kitap, Alevi çevrelerce de itibar görmemiştir.Kitabın içinde,Alevilerin çoğunluğu tarafından kabul edilemeyecek iddialar yer almaktadır.
Önemli bir diğer problem, nasıl bir Aleviliğin öğretileceğidir. Bu konuda yine Avrupa’dan verile bilecek bir örnek, problemi çarpıcı hale getirecektir. “Allah, Muhammed,Ali kutsallığını”, “Hz.Muhammed ve Hz. Ali’den gelen neslin imametinin tevella ve teberra ilkesiyle kabulünü” Aleviliği tanımlarken tanımlarken vurgulayan, “pozitif bilim ile inanç her zaman uyum göstermeyebilir, inançlar, inanç özgürlüğü bağlamında doğruluklarını ispatlamak zorunda değillerdir” savını önceleyen bir anlayışa sahip Hollanda’da yaşayan Alevilerin federasyonu (Hak-Der) ile “kebemiz, kitabımız, inancımız insandır” ifadesini ve “hiçbir şey yoktan varolamaz, ve ebediyen yok edilemez” savını temel ilkeleri arasına alan Danimarka’da yaşatan Alevilerin federasyonu (DABF) arasındaki fark çok bariz bir şekilde görünmektedir.Hollanda federasyonunun işbirliğinde olduğu Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu(AABF)’nun eğitim komisyonu tarafından hazırlanan söz konusu ders kitabı, mesela, bariz inanç ve ilke farklılığı bulunan Danimarka federasyonu tarafından kabul görmüş müdür?Veya Danimarka da Alevilik dersi verme izni aldığını farz ettiğimiz Danimarka federasyonu nasıl bir din dersi kitabını Alevi öğrencilere hazırlamayı düşünmektedir?
Durum böyle olunca konu fazlasıyla hassas ve önemli gözüküyor. Alevi ve Alevi olmayan teologların, Türkiye’nin girmesi muhtemel böyle bir sürece hazırlıklı olarak eğitim konusundaki problemleri şimdiden tartışmaya başlamaları gerekmektedir.
Şu ana kadar, dini akademik formasyona sahip olmayan, alan çalışması yapmamış, kaynaklardan habersiz çoğu değişik mesleklere mensup pek çok kişi, “araştırmacı-yazar” sıfatıyla Alevilik hakkında ve Aleviler için yazılan eserlerin çoğuna imza atmışlardır.(Yaman;1999:8-63) Bilimsel yetkisi olmadığı gibi ideolojik saplantıları da bulunan söz konusu “araştırmacı-yazar” gurubunun mezhep eğitimine de el atmaları bilim ve hakkaniyet adına istenmiyorsa, Avrupa’ya doğru ilerlerken, yapılması gerekenler ivedilikle yapılmalıdır.
Sonuç olarak,Türkiye’li Alevilerin sorunlarının çözümü, Türkiye’nin AB’ye uyumda göstereceği irade ile yakından ilgili olacaktır.Talepler önündeki mevcut engeller daha çok yasal düzlemde yer aldığı için, taleplerin sağlanması ve sorunların çözülmesi yolunda atılacak adımlar, Alevilik dışındaki diğer dini oluşumlar yararına da değişik kapılar açabilecektir. Bu bağlamda Alevilerin kimliksel tanınma, diyanet ve zorunlu din dersleri ile ilgili şikayet ve talepleri ”mezhepler üstülüğü” temel alan bir politika ve Sünnilerin “iç oryantalizm” tavrından vazgeçilmesi ile çözülebilir.Küreselleşme olgusu, eğitimin yaygınlaşması, toplumun bazı katmanlarında gözlemlenen sekülerleşme, köyden kente göçün zorunlu sonucu olarak kozmopolit dini ortamların oluşması ve gittikçe göçlenen “bireysel dindarlık”olgusu “mezhepler üstülüğü” bir politikanın uygulanabilirliğini kolaylaştırır.(kutlu;2001:39-40)Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu yönde bir politika üretmezse bu hem Aleviler hem de Sünniler için bir handikap yaratır. Bu handikapta Sünniler açısından zaten tarihsel olarak varolan “iktidar”larını pekiştirir, Aleviler içinse bugün sistemli teolojileri ve kendilerini ifadelendirmeleri olmasa da rahat olan zihinlerinin içinde bir meşruiyeti olmayan “iktidar”a yol açar.


KAYNAKÇA

Aydın, Mehmet (2000), Türk Tecrübesi Işığında Barış ve Din Problemi, Dünya İslamiyet ve
Demokrasi Sempozyumu,Haz: Konrad Adenaur Vakfı (28-30
Ekim 1996), İstanbul
Aydın, Mehmet (2001), Avrupa Birliği, Din ve Diyanet, İslamiyat, 4/1, s. 11-20

Başgil, Ali Fuat (1961), Demokrasi Yolunda, İstanbul: Yağmur

Bozkurt, Veysel (1997), Avrupa Birliği ve Türkiye, İstanbul: Alfa

Bulaç, Ali (2001), Avrupa Birliği ve Türkiye, İstanbul: Zaman

Canbolat, S.İbrahi (1998), Uluslararası Sistem Avrupa Birliği, İstanbul: Alfa

Çalış, Şaban.H (2001), Türkiye Avrupa Birliği İlişkileri: Kimlik Arayışı, Politik Aktörler ve Değişim: İstanbul: Nobel

Çakır, Ruşen, Yılmaz.İ, Yolunu Arayan Alevilik, Milliyet,15 Ağustos 2001

Çamuroğlu, Reha, İçinde Bulunduğumuz Ortam, (www.sahkulu.org/reha.htm)

Er, Hamit (2001). AB ve Gelişmiş Ülkelerde Din Eğitimi, Türkiye’nin Avrupa Birliğine
Girişinin Din Boyutu Sempozyumu, Düz: Diyanet İşleri Başkanlığı İle Çanakkale 18 Mart Ünv. İlahiyat Fak. (17-19 Eylül 2001), s. 125-130

Engin, İsmail, (2001), Alevilerin AB Beklentisi, Radikal, 26 Şubat 2001

Engin, İsmail (1999), Alevilerin Kendi Görüntüsünü Algılayışı ve Alevi İmajına Yönelik Bakış Açıları, Türkiye’de Aleviler, Bektaşiler, Nusayriler, İstanbul: Ensar

Fukuyama, Francis (1999), Tarihin Sonu ve Son İnsan (Çev: Zülfü Dicleli), İstanbul: Gün

Gündüz,Aslan (2001), Human Rights and Türkey’s Future İn Europe, Orbis, 45/1, s.7-26

Hamuroğlu, Alp (2001), İstanbul: Kaynak

Harman, Willis (2000), Küresel Zihniyet Değişimi Düşünme Tarzında Yeni Çağ Devrimi, (Çev: Muhammed Şeviker), İstanbul: İz

Hanefi, Hasan; Cabiri, Muhammed Abid, Laiklik ve İslam, İslami Araştırmalar Dergisi, c: 8, s. 3-4

Karaalioğlu, Mustafa (2001), Aleviler, MGK’ya Gidiyor, (İzzettin Doğan İle Röportaj), Yeni Şafak, 17 Ocak 2001

Küçük, Murat, Türkiye’de Din Dersi ve Aleviler: (www.sahkulu.org/murat_kuçuk.htm)

Kutlu, Sönmez (2001), Alevi-Bektaşiliğin Diyanet’te Temsili Problemi, İslamiyat , 4/1, s.5-23

Kılıçbay, M.Ali (1992), Doğunun Devleti Batının Cumhuriyeti, Ankara: Gece

Keyman, E.Fuat (1998), Globalleşme ve Türkiye: Radikal Demokrasi Olasılığı, Küreselleşme Sivil Toplum ve İslam, Der: E.Fuat Keyman-A.Yaşar Sarıbay, Ankara: Vadi

Köni, Hasan (2000), Avrupa Birliği Müktesebatında Din ve Kültür, Diyanet İşleri Başkanlığı Uluslararsı Avrupa Birliği Şurası Tebliğ ve Müzakereleri-1 (3-7 Mayıs 2000), s.93-97

Koningsveld, P.S.Van (2000), Avrupa’da İmam İmajı, Diyanet İşleri Başkanlığı Uluslararası Avrupa Birliği Şurası Tebliğ ve Müzakereleri-1 (3-7 Mayıs 2000), s.296-298

Kaygusuz, İsmail, Alevilik Eğitimi ve Alman Okullarında Alevilik Dersleri, (www.aleviyol.com/yazi/kaygusuzismail.htm)

Miser, Behzat (2000), Alevilerden AB’ye Şikayet, Milliyet, 23 Haziran 2000

Özkan, Naki (1998), Devlet Bizi İçine Almalı, (İ.Doğan İle Röportaj), Milliyet, 23 Ekim 1998

Özkan, Naki (2000), Rekabet İçinde Değiliz, (Celal Aydemir ve Cemal Şener İle Röportaj), Milliyet, 2 Ağustos 2000

Öztuna, Yılmaz (1983), Büyük Türkiye Tarihi, İstanbul: Ötüken

Rousseau, Jean.j (1968), The Social Contreat (tranlatet by Mourice Cronton), Australia, Penguin Boks

Toynbee, Arnold (1991), Medeniyet Yargılanıyor (Çev: Ufuk Uyan), İstanbul: Ağaç

Turan, Osman (1978), Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi, İstanbul: Nakışlar

Treanor, Noel (2000), Kiliseler İle AB Arası İlişkiler, Diyanet İşleri Başkanlığı Uluslararası Avrupa Birliği Şurası Tebliğ ve Müzakereleri-1 (3-7 Mayıs 2000), s.98-109

Tahranlı, İştar (1993), Laik Türkiye Devletinde Diyanet İşleri Başkanlığı, Bilgi ve Hikmet, Kış/1993-1, s. 96-113

Vocking, Patre Hans (2000), Avrupa Birliği Ülkelerinde Bulunana Devlet Okullarında Din Dersi, Diyanet İşleri Başkanlığı Uluslararası Avrupa Birliği Şurası Tebliğ ve Müzakereleri-1 (3-7 Mayıs 2000), s.403-411

Yaman, Ali (1999), Günümüzde Alevilik-Bektaşilik Alanındaki Aktörlere İlişkin Genel Bir Analiz Denemesi, Yol-1, s. 8-63

Zelyut, Rıza (1999), Aleviler, Bektaşiler, Nusayriler Sempozyumu, Müzakereler Bölümü, s. 308-311, İstanbul: Ensar
 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org