|
|
 |
TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ
İLİŞKİLERİ BAĞLAMINDA TÜRKİYE’DE HETEROKSİ
İNANAÇLARIN DURUMU ÜZERİNE SOSYOLOJİK BİR
BAKIŞ -1
-Alevilik Örneği-
Vefa AKDOĞAN
vefaakdogan@gmail.com |
Birlik Fikrinin Düşünsel Arka Planı
Tarihin solgun yapraklarını insanların hayal dünyası renklendirmektedir.hiç
bir zaman elinde olan ile yetinmeyen insanoğlu daima ilersini,yükseğini ve
fazlasını istemiştir. Bu istek insanı maceradan maceraya sürüklemekle
kalmamış, içinde yaşadığı coğrafyaya şekil ve oluşturduğu tarihe yön
vermesini sağlamıştır. Kimi zaman hakimiyet duygusunun dürtüsüyle atını
mahmuzlayan kralların gözünün iliştiği her mekana kendini kabul ettirme
fikri, zoraki bir birliği oluşturmuş, kimi zamanda inançları uğruna
‘feetih’i gerçekleştirmek için çaba güsterilmiştir. Ama her halükarda
tarihin ışık tuttuğu ilk dönemlerden günümüze kadar birlik fikri
insanoğlunun zihnini sürekli meşgul edegelmiştir.
Birlik Fikrinin Düşünsel Arka Planı
Tarihin solgun yapraklarını insanların hayal dünyası renklendirmektedir.hiç
bir zaman elinde olan ile yetinmeyen insanoğlu daima ilersini,yükseğini ve
fazlasını istemiştir. Bu istek insanı maceradan maceraya sürüklemekle
kalmamış, içinde yaşadığı coğrafyaya şekil ve oluşturduğu tarihe yön
vermesini sağlamıştır. Kimi zaman hakimiyet duygusunun dürtüsüyle atını
mahmuzlayan kralların gözünün iliştiği her mekana kendini kabul ettirme
fikri, zoraki bir birliği oluşturmuş, kimi zamanda inançları uğruna
‘feetih’i gerçekleştirmek için çaba güsterilmiştir. Ama her halükarda
tarihin ışık tuttuğu ilk dönemlerden günümüze kadar birlik fikri
insanoğlunun zihnini sürekli meşgul edegelmiştir.
Kant, tarihin bir amaca, insanın
potansiyelleri içinde zaten mevcut olan ve bütün tarihe bir anlam kazandıran
bir son hedefe sahip olduğuna inanıyordu. Bu nihai amaç insan özgürlüğünün
gerçekleşmesiydi. Çünkü Kant “içinde özgürlüğün dış yasalarla azami ölçüde
karşı konulamaz bir kuvvetle bağlanmış bir şekilde bulunacağı bir toplum,
yani tam adil bir sivil anayasa, doğanın insana verdiği en yüksek görevdir”
diyordu. Bu amaca ulaşılmasını ve bütün dünyada yayılmasını tarihsel
ilerlemenin bir ölçütü olarak kabul ediyordu. (Fukuyama;1999: 70)
Kant’ın ifadesiyle özgürlük peşinde koşan insanoğlunun, bütün insanların
bağlı olduğu bir yasayı gerçek kılma çabalarının hiç eksik olmadığı
görülmektedir. Böyle bir girişimi xerxes, Pers İmparatorluğu adına
gerçekleştirmek için kolları sıvamıştı. Ne var ki Yunanlılara yenilmesi (M.Ö.480-479)
onun “dünya birliği” rüyasının erken bitmesine sebep oldu. Perslilerin bu
korkunç saldırılarını püskürten Yunanlıların, uluslararası bir siyasal düzen
için yaptıkları atılım Atina ve dostları tarafından Atina liderliğinde
Delian Birliğin’ni kurmak oldu. Delian Birliği’nin Persli bir modelden
esinlenerek kurulmasını oldukça şaşırtıcı bulan Arnold Toybee, yaklaşık dört
yüz yıl süren Greko-Romen Medeniyetinin gerilemesini, Greko-Romen toplumunun
kendi elleriyle kendilerini yaralaması olarak nitelendirir.(Toynbee;1991:54-55)
Gerçektende Atina’dan yola çıkarak Afganistan’a kadar giden ve her gittiği
yeri hakimiyet bölgesi ilan eden Büyük İskender’in girişimi, bir dünya
düzeni kurma girişimidir. Roma İmparatorluğu da benzer bir dünya düzeni
kurma teşebbüsünde bulunmuştu. Roma bunu “Pax Romana” yani Roma Barışı
olarak ifade ediyordu. Bir başka ifadeyle bu Roma’nın istikrar ve barış
içinde hakimiyeti demektir. (Bulaç; 2001: 206)
Milliyetçi Türk Tarih tezlerine göre ise Türklerin bir birlik kurma
teşebbüsleri şöyle anlatılmaktadır; Türkler, dekorlarının insan kanıyla
renklendiği bu tarih sahnesine ilk çıkışlarından başlayarak, dünyanın
dönmekten usandığı güne kadar asla vazgeçmeyecekleri bir görevleri olduğuna
inanıyorlardı. “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi” (Turan; 1978: I-II) Türk
Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Fikri, zamanla muhtevasından bir şey kaybetmeden
yeni anlamlar kazanarak günümüze kadar her milliyetçinin vicdanını beslemeyi
başarmıştır. İlk zamanlarda bu mefkure, erişilmez bir ülkü olan “Kızıl Elma”
dır. Bu dünyaya sahip olma ve ona yön verme arzusu, İslam ile tanıştıktan
sonra “Nizam-ı Alem” ideolojisi olarak ifadesini bulacaktır. Nizami Alem,
dünyaya Türklerin önderliğinde, adalet ve insani duygulara uygun birlik ve
düzen getirme anlayışının adıdır. Bunun için Osmanlı Hakanlarına “Padişah-ı
Cihan” yani dünyaya hükmeden Padişah unvanı verilirdi. Bu anlayışın kökleri
tarihin ilk derinliklerinden beslenir, zira Kaşgarlı Mahmud’a göre Alp Er
Tunga’da bir “Ajun Beği” dır, yani Cihan Padişahı. Bütün tarih boyunca
dünyanın tamamı Türk Hakanının düzeninin içinde yer almasa da nizam-ı alemin
sembolü olan padişahın birlik fikrinin ilgi alanındadır. (Öztuna; 1983: 377)
İnsanların düşünü süsleyen birlik fikri, ne hazindir ki, bütün tarih boyunca
kanlı savaşların gölgesinde şekillendirilmek zorunda kalınmıştır. Tarihin
derinliklerinden sürüp gelen savaşların meşru olmadığını haykıran bir tek
cesur sese, maalesef şahit olamıyoruz. Savaşın meşruiyetinin kaldırılmasına
esas olan engel, barışın gerçekleşe bilme ihtimali hususunda ki güven
eksikliğidir. Bu konudaki motivasyon, anlayış, değer ve davranışların
temelinde, “dünya özünde kıtlıklarla doludur” veya “diğer ırk ve renklerin
mensupları yabancıdır” türünden bilinç dışı inançlarla ilgilidir.(Harman;
2000: 175) Şunu da hemen belirtmek gerekir ki, dinler, “çatışma ve gerilim
kültürü” nü insanlığa miras bırakmışlarsa da, pek çok güzel şeyin yanı sıra
önemli bir ölçüde birlik fikrinin yeniden tesisine de hizmet etmişlerdir.
(Aydın; 1996: 117) Bu arada İslam dininin “birlik” fikrine katkısını
görmezden gelemeyiz. Bütün insanların Allah huzurunda “bir tarağın dişleri”
gibi eşit olduğu esasından hareket eden İslam, insanlığın yararına olan her
türlü çabayı desteklemektedir. (3 / 64) Bu seslenişin olumlu bir cevap
bulduğunu söylemek henüz erken. Ama Toynbee’nin de işaret ettiği gibi, İslam
zor bir görevi yerine getirmek için hala beklemektedir. (Toynbee; 1991: 79)
AB ve Enstrümanları: Demokrasi, İnsan Hakları, Laiklik, Temel Özgürlükler
Fransız Devrimi ile birlikte kilisenin yolu devlet ile bir daha birleşmemek
üzere ayrılmış oldu. Burjuvanın gerçekleştirdiği ve tarihin akışının
değiştiği bu devrimde, krallar ile kilisenin cenaze namazları birlikte
kılındı. Bu tarihi gerçek şu özdeyişle ifade edildi: “Son kralı, son papanın
bağırsakları ile bağladılar”. (Hanefi; Cabiri; 1995: 160)
Asıl hürriyet kavramını yeni bir anlama kavuşması J.J Rousseau (1712-1778)
sayesinde olmuştur. Ona göre, insan sıfatına bağlı ve sadece o sıfattan
gelen bir hürriyet vardır. Yani hukukun, yani ahlakın, yani demokrasi hukuk
ve ahlakının temeli bu hürriyet anlayışıdır. İnsanların hepsi eşittir, kimse
başka bir kimseden ne daha üstün, nede aşağı değildir. Bütün insanlarda
konuşan vicdan aynıdır. İçinden gelen sese kulak vermek, hissettiklerini
söylemek, düşüncelerini dile getirmek her insanın hakkıdır, kimse bu iradeyi
baskı altına alamaz. (Rousseau; 1968: 49) Rousseau’nun geliştirdiği hürriyet
anlayışı Avrupa’da yeni bir oluşumun müjdecisiydi: Ferdiyetçilik.
Ferdin öne çıkmasıyla birlikte, onun hakları da söz konusu edilmeye
başlandı. İnsanın doğuştan elde ettiği “tabii hakları” vardı, bunlar hiçbir
zaman görmezlikten gelinemezdi. Bu fikrin mayasını çalan düşünür John
Locke’dir. O, “Of Civil Govement”(1960) “Sivil Yönetim Hakkında” adlı
eserinde, yaşamanın, hürriyetin ve mülk sahibi olmanın insanın tabii
haklarından olduğunu söyler. Locke’un bu tabii haklar teorisi, sonradan
demokratik eşitliğin amentüsü olarak kabul görmüştür. (Başgil; 1961: 274)
Meşhur İngiliz filozof Thomes Hobbes (1588-1679), bu günkü anlamda çağdaş
bir demokrat değildir belki, ama kararlı bir liberardı ve felsefesi Modern
Liberalizmin kaynağını oluşturur. Çünkü o, egemenliğin meşruiyetinin,
krallara Tanrı tarafından verilmiş haklar yada egemenliğin doğal bir
üstünlüğüne değil, yönetilenlerin haklarına dayandığı şeklindeki temel
ilkeyi ilk geliştiren kişi olmuştur. Ama Hobbes’ten farklı olarak Locke,
insanın yalnızca fiziksel haklarına, değil aynı zamanda rahat ve potansiyel
olarak müreffeh bir varlığa da hakkı olduğuna inanır. Sivil toplum, yalnızca
toplumsal barışı değil, aynı zaman da “çalışanların ve akıllıların” hakkını
da güvence altına almalı, özel mülkiyet kurumu aracılığı ile herkese refah
sağlamalıdır. (Fukuyama;1999: 165) İnsanların batılı anlamda hür olmaları
demek, soylulara yani toplumdaki konumları ve mal varlıkları devlet içindeki
görev ve yerlerine bağlı olmayan kimselere ait ayrıcalıkları, başkaları ile
paylaşır hale gelmeleri demektir. (Kılıçbay; 1992: 19)
Liberal demokrasinin önemi, hem liberal ve hem de demokrasinin geleneklerini
içermesinden gelmektedir.Demokrasinin halk egemenliği ve çoğunluğun
iktidarını dayanak yapması, liberal gelenekten gelen çoğulculuk ve hukuk
devleti ilkeleriyle dengeleniyor.Böylece liberal demokrasi , bireysel hak ve
özgürlükleri koruyan bir sistem olarak hareket etme imkanını yakalamış
bulunuyor.(Keyman;1998:46)
Günümüz insanı, bir zamanların hayal hanesine ait olan bu temennileri kısmen
yaşamanın zevkini tatmaktadır.Evrensel değerler olarak kabul ve takdim
edilmeye başlanan eşitlik, özgürlük, insan hakları ve demokrasinin temel ,
günümüzde birlik ve barışı sağlamanın en güvenilir enstrümanları olarak
kabul edilmeye başlanmıştır.Bu enstrümanlardan yükselen nağmelerin evrensel
bir koro tarafından seslendirilmesi, insanlık marşının ölümsüzlüğüne işaret
olacaktır.
Tarihte birlik fikrine yapılan atıflar ve bu düşünce uğruna atılan adımlar ,
çok defa bekleneni verememiştir.ABD’nin kurulması ile birlik fikrinin hayal
sayılamayacağı gürüldü.Bunun üzerine farklı bir kara parçasında ve de
coğrafya bütünlüğü avantajının da yardımıyla yeni bir birliğinin
oluşturulabileceği fikri gelişti:Avrupa Birliği
Avrupa Birliği ile ilgili fikirlerin ilk tohumlarını Dante ve Piere Dubois
atmışlardır.Dante 1310 yılında yazdığı “moranchia” adlı eserinde Avrupa’da
savaşların önlenmesini, Romanın yeniden canlandırılarak tek bir yöntemin
kurulmasıyla Avrupa birliğinin gerçekleşebileceğini savunmuştur.Buna
karşılık Dubois ise Katolik Avrupa idarecilerinin ortak bir konsey
kurmalarını ve aralarındaki bütün uyumsuzluklarda bu konseyin aracı olarak
atanmasını teklif etmiştir.Dante’nin teklifi, onun romantizminin bir etkisi
olarak görülüp fazlaca kale alınmazken, Dubois’in ise fransa’nın çıkarlarını
ön plana çıkaracağı gerekçesiyle uygulanabilirlikten uzak
görülmüştür.(Bozkurt;1997:44)
Tarih boyunca birbirleriyle rekabet içerisinde olan ve zaman zaman da amasız
savaşlara tutuşan Avrupa ülkeleri, 1648 yılında westfalya antlaşması
imzalamışlar, bu antlaşma. Avrupa’da sürüp gelen din ve mezhep savaşlarına
son verip Protestanlığa yasal bir zemin hazırlamanın yanında, iki önemli
sonucu da beraberinde getirmiştir:Birincisi,dünya hammadde yataklarına ve
değerli maddelere ihtiyacı olan Avrupa devletleri tarafından istils
edilebilecek ve aralarında paylaşacaktır.İkincisi, sömürgeci ülkeler, kendi
aralarında paylaştıkları sömürgelere göz dikmeyecek, birbirlerinin
alanlarına müdahale etmeyeceklerdir.(Bulaç;2001:186)
Bu antlaşma ilk bakışta şimdiye kadar yapılanların bir benzeri gibi
görünüyorsa da,doğurduğu sonuçlar açısından çok farklı olduğu ortadadır.Bu
antlaşma ile ilk kez Avrupalılar tarafından “öteki”nin varlığı ve alanı
belirlenmiş olmaktadır.böylece çeşitli Avrupa ülkeleri ilk ciddi beraberlik
ve uzlaşma adımlarını atmış oluyorlardı.Bu antlaşma ile başlayan büyünün
bozulması fazla sürmeyecektir, zira Avrupa da çok sayıda örgütlenmiş
güçlerin varlığı devam edip geliyordu.(Canbolat;1998:45)
Avrupa kavramının kökleri ile ilgili tartışmalarla karşılaşmak mümkündür.Bu
kavramın eski Yunan mitolojisine uzandığı ifade edilse bile , Avrupa’ya ait
olma duygusu daha çok modern zamanlarda ortaya çıkmıştır.(Bozkurt;1997:15)
Avrupa Birliği yolundaki en önemli tekliflerden birisi ünlü Fransız devlet
adamı Jean Monet’in “Avrupa Kömür Çelik Topluluğu”dur.Bu teklif dönemin
Fransa Dışişleri Bakanı olan Robert Schuman tarafından “schuman planı” adı
altında Fransa ile birlikte Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve
Lüksemburg’un katılımıyla gerçekleştirilmiştir.Yani ulusçuluğu insanlık suçu
ve iki büyük savaşın sorumlusu ilan edip Avrupa’yı yeniden kurmak
isteyenler, Avrupa Konseyi gibi birkaç deneme ile hüsrana uğrasalar da
mücadeleyi elden bırakmamışlar bugün AB diye bilinen oluşumun temellerine
ilk harçları 1951’de Paris’te Avrupa Kömür ve Çelik Birliğini ve 1957’dede
Roma’da AET’yi kurarak, yalnızca altı üye ile atmışlardı. Bu serüven sadece
altılardan onbeşlere sayının artması ile de sonuçlanmadı.Ulus-devlet formu
egemenlik haklarının devrinden sonra sınırların kaldırılması ve ortak para
birimini uygulamasına kadar uzanan yeni bir “sui generis” birlik yapısı
ortaya koyarken, Avrupa kimliğinde tüm bu gelişmeleri de içeren, hatta insan
hakları, demokrasi ve çoğulculuk gibi kendini tanımlarken olmazsa olmaz
denilen başka boyutlarda kazanmıştır.Gündeme giren yeni kimlik parametreleri
yeni bir bayrak, yeni bir toprak,yeni bir Pazar ve yeni bir para ile sınırlı
değildir;yeni bir hukuk, yeni bir egemenlik ve yeni bir vatandaşlık anlayışı
da Avrupa kimliğini yeniden tanımlamakta, dinamik bir inşa sürecide biteviye
devam etmektedir(Çalış;2001:15) AB Müktesebatında Din
Avrupa Birliği ve gelişmiş ülkelerde din ile devlet ilişkilerine ve din
eğitiminin nasıl yapıldığına baktığımız zaman, bu konuya üç farklı şekilde
yaklaşımda bulunulduğunu görmekteyiz.
Bunlardan birincisi; devletin belli bir dini yapıyı benimsediği modeldir. Bu
modele İngiltere, Portekiz ve İtalya örneğini verebiliriz. Bu tür
devletlerde kabul edilen dinin devlet yönetimindeki ağırlığı ve ilgisi
diğerlerine göre daha farklıdır. İngiltere’de devletin resmi dinini Anglikan
Kilisesi temsil eder.
İkincisi ; Fransa’da görülmektedir. Din ile devlet işlerinin tamamen
ayrıldığı ülkelerdir. Bu ülkede, Din özel bir olgu olarak kabul edilir ve
dini kurum ve kuruluşların devlet ile hiçbir ilişkileri yoktur. Devlet din
işlerine karışmaz ve müdahale etmez, devletin eğitim kurumlarında din
eğitimi verilmez.
Üçüncü model ise, bu iki şeklin karışımıdır. Devlet dini kurumların kendi
adına çalışmasını kabul ederek, bunlara ayrıcalık tanır. AB’ndeki Ülkelerin
büyük çoğunluğu bu kategoridedir. Dolayısıyla devlet bu kurumları ve burada
çalışanları destekler, maaşlarını verir. Bu açıdan diğer devlet görevlileri
ile aralarında bir fark yoktur. Türkiye’deki dinin pozisyonunu da bu gruptan
sayabiliriz. ( Er; 2001: 125)
Şimdi AB’nin değişik ülkelerindeki din ve kültür yaklaşımlarından
bahsedelim. Almanya’da din ve devlet işleri ayrılığı vardır.Bunun yanında
kilise vergisi var.Dini reddetmeye karşı kanunlar var. Bunlar kilisenin
bütün boyutları ile ulusal yaşamda ve kültür yaşamında yer almasına yol
açıyor.Belçika’da dini topluluklar olarak, Katolik, Protestan, Musevi,
Müslüman hatta Budistler var.Bunlar,felsefi ve dini topluluklar olarak
sistemin yani, Belçika sosyal, kültürel, ekonomik sisteminin sütunları
olarak kabul ediliyorlar.Bu durum resmi sütunlaşma olarak
görülmektedir.Mesela, yeni bir dini gurup ortaya çıkıp topluluk
oluşturduğunda, buna izin veriliyor.Bu Belçika sosyal yaşamının bir sütunu
olarak kabul ediliyor.Belçika devleti resmen kiliseden ayrı değil, ulusal
bir dini olmamasına karşın, Katoliklik Belçika kraliyet ailesinin inancı
yahut resmi resmi dini.
Hollanda’da başat din dogmatik olmamak kaydıyla Protestanlık. Hollanda
kraliyeti Protestan ama, laik değerlere sahip. Yalnız en toleranslı toplum
Hollanda olarak gözüküyor.Çünkü, dini çoğulculuk, çok kültürlülüğü kabul
etmiş.Yani herhangi bir dini topluluğu Hollanda kültüründe yaşatabiliyor.Hem
çok dinli hem de çok kültürlü bir yapı Hollanda.(Köni;2000:95)Ama Hollanda
anayasasına göre din ve devlet işleri birbirinden ayrılmıştır ve bunun iki
türlü etkisi olmaktadır.Öncelikle ister Hıristiyan olsun ister Musevi olsun,
bütün din adamlarının iş kanununda özel bir statüleri vardır. Normal
çalışanlarla aynı statüde olmadıkları için, dini guruplar, dini liderler ve
ayrı dini guruplar arasında meydana gelebilecek her türlü problemin
çözümünde devlet yönetimi onlara aracı olmamaktadır.Bu problemler dini
olarak tanımlanırlar.Bu sebeplerden dolayı Hollanda anayasasındaki hükümlere
göre din görevlileri Hollanda’da geçerli kanunlar tarafından
korunmamaktadırlar, onlar aralarındaki anlaşmazlıklarını çözmek için kendi
aralarında temyiz mahkemesi kurmuşlar. Hollanda’da devlet yönetimi ister
Hıristiyan olsun ister Musevi veya herhangi bir başka dine bağlı olsun, din
adamlarının eğitimi veya formasyonlarına karışmaz. Bu kişilerin eğitim ve
her türlü formasyon programı o gurupların kendi ellerindedir.(Koningsveld;2000:296)
İspanya ve İtalya’ya gelince ;bu iki ülke kültür olarak aynı tarihsel
geleneklere sahip. Katoliklik ve Vatikanlık burada çok önemlidir.İspanya’da
1978 anayasası devletin bir resmi dini olmadığını söylemekle birlikte,
Katolik dini eğitim devlet tarafından sağlanıyor.Protestan Danimarka ve
İsveç, bunlar, bir kısmı Protestan, Danimarka luteryan kiliseye
bağlı.Protestanlar üniversite de ders vermekteler.Bu da Danimarka kültürünün
bir parçası.İrlanda derinlemesine Katolik. Günlük yaşamında dinin etkisinin
büyük olduğu bir ülkedir.Boşanma gibi, gebeliği önleyici haplar, okullarda
din eğitimi, kadınların siyasal rolü gibi konularda dini kültürün İrlanda’da
etkisi büyük.(Köni;2000:96)
Avrupa ülkeleri içinde en tutucu ülke, Yunanistan’dır.Ortodoks kilisesi ile
devlet arasında herhangi bir ayrım yok, Avrupa’nın sevdiği bir üye.Ortodoks
kilisesi, aynı zamanda siyasal yaşamda çok yoğun bir rol oynuyor.(Köni;2000:96)
DEVAM EDİNİZ
Bu yazı aynı zamanda
http://www.toplumvesiyaset.com/ sitesinde de yayındadır.
|
|