|
|
 |
TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ
İLİŞKİLERİ BAĞLAMINDA TÜRKİYE’DE HETEROKSİ
İNANAÇLARIN DURUMU ÜZERİNE SOSYOLOJİK BİR
BAKIŞ -2
-Alevilik Örneği-
Vefa AKDOĞAN
vefaakdogan@gmail.com |
Türkiye-AB İlişkilerinin Dini Boyutunda Alevilik
Türkiye’nin 11-12 Aralık 1999 tarihinden itibaren Avrupa Birliğine aday
statüsü kazanmasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti için yeni bir dönem
başlamış oldu.Türkiye’de kendilerini Alevi olarak tanımlayan ve ifade eden
vatandaşlarımızı temsil iddiasındaki dernek ve vakıfların, aynı şekilde
Alevi kökenli çeşitli aydın, araştırmacı ve yazarların uzun bir süredir dile
getirmeye çalıştıkları Türkiye’de yaşayan Aleviler ile ilgili hak talepleri,
bu yeni dönem ile birlikte daha geniş bir çerçevede ve daha gür bir sesle
tartışılmaya başlandı.Özellikle Türkiye’nin imzaladığı uluslar arası
sözleşmelere atıfta bulunularak ve Türkiye’nin AB’ne girmek için
demokratikleşme ve insan hakları alanları gibi bazı alanlarda yerine
getirmek zorunda olduğu yükümlülükler hatırlatılarak etkili Alevi çevrelerce
yükseltilen söz konusu talepler, Avrupa Birliğince dikkate alınmış
görünmektedir.AB’ne tam üyelik yolundaki diğer aday ülkeler gibi
Türkiye’ninde tam üyeliği, Kopenhag kriterleri adı verilen geleneksel
esaslar temelinde değerlendirilecektir ve bu kriterler içinde beklide en
önemlisini “demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, insan haklarına, azınlıklara
saygı gösterilmesi ve korunması” şeklinde ifade edilen siyasi kıstaslar
teşkil etmektedir.Bu kıstaslar bağlamında hak talebinde bulunmak ve Alevi
vatandaşların şikayetlerini dillendirmek amacıyla, Pir Sultan Abdal
Dernekleri Başkanı Ali Balkız ve Cem Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Doğan Bermek
ile Avrupa Komisyonu Türkiye Bürosu yetkililerinden Patrick Simonet arasında
komisyonun Ankara ofisinde 2000 yılı Haziran ayında bir toplantı
yapılmıştır.Toplantı sonunda Simonet, Alevilerin sorun ve taleplerinin
dikkate alınacağını ve Avrupa Birliğine iletileceğini ifade etmiştir.Türk
Dışişleri Bakanlığı, “Türkiye’nin etnik ve dini hassasiyetlerini dikkate
almayan bir girişim” olarak toplantıyı nitelemiş ve duyduğu rahatsızlığı
AB’ne iletmiş, fakat o zamanki AB’nin Türkiye temsilcisi Karen Foog,
Birliğin Türkiye’deki dini gurupları anlamaya çalışmak gibi entelektüel bir
çabası olduğunu ve ayrıca Türkiye için hazırlanan ilerleme raporunda Sünni
olmayan guruplarla ilgili bir bölümünde yer alacağını söyleyerek tepkileri
cevaplandırmıştır. Gerçekten de 8 Kasım 2000 tarihli Türkiye hakkındaki
3.ilerleme raporundaki bir paragraf, konunun hassasiyetini ifade etmekle
beraber tamamen Alevilerin sorunlarına tahsis edilmiştir.”İnsan hakları ve
azınlıkların korunması” başlığı altında yer alan paragrafta şu ifadelere yer
verilmektedir:
“Alevilere yönelik resmi yaklaşımda
herhangi bir değişiklik olmadığı görülmektedir.Alevilerin şikayetleri,
sadece Sünni camilerin ve dinsel vakıfların inşası için mali destek
sağlanması yanında, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini
yansıtmayan zorunlu din eğitimi verilmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu
konular son derece hassastır;ancak, bunlar hakkında açık bir tartışmaya
girmek artık mümkün olmalıdır”. Bu paragraf, Avrupa Birliği’nin, haklar
bağlamında azınlık dini cemaatler yanında Müslüman dini gurupları da
izlemeye aldığını ve Alevi temsilcilerinin ses ve taleplerine ciddi olarak
kulak verdiğini göstermekte ve adaylık süreci içinde bundan sonrada yayına
devam edileceğini kesin olarak ortaya koymaktadır.
Türkiye ve Avrupa’daki Alevilere ait kuruluşların demokrasi, laiklik,
eşitlik ve insan hakları temelinde bazı şikayetlerini ve bir dizi hak
talebini, uzun zamandan beri kamuoyunda işlemeye çalıştıkları genel olarak
bilinmektedir.Devletin kadro alımlarında haksızlığa uğramaktan, Alevi
yerleşim yerlerine yapılan baskılara, kutsal gün ve gecelerini resmi olarak
kutlayamamaktan, Alevi köylerine zorla cami yaptırılmasına kadar uzanan bir
çok konuyu içeren çeşitli şikayet ve talepler bir araya getirildiğinde üç
önemli hususun özellikle öne çıktığı görülmektedir. Avrupa Birliği
yetkilileriyle yapılan toplantıda da dile getirilen söz konusu hususlardan
ilki, devletin öncelikle Alevi kimliğini tanıması meselesidir.Bundan sonra
ise, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevileri de kapsaması talep
edilmektedir.Son önemli talep, din eğitimi ile ilgili olup Anayasaca
ilköğretimde okutulması zorunlu kabul edilen din kültürü derslerinin zorunlu
olmaktan çıkarılması veya derslerde Alevilik dini bilgilerini de kapsayacak
gerekli düzenlemelerin yapılmasını içermektedir.
Cem Vakfı Başkanı İzettin Doğan, Alevilerin söz konusu haklarının tanınması
için ilk önce milli güvenlik kuruluna, çözülmez ise Türk mahkemelerine,
orada çözüm bulmazsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuracaklarını
belirtmektedir Alevi inanç kimliğinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından
tanınması ve Alevilerin eğitim hakları üzerinde vurgu yapan İsmail Kaygusuz
ise, AİHM yanında Birleşmiş Milletler Adalet Komisyonu’nun ilerde konuyla
ilgilenmek zorunda kalacağını belirterek Türkiye’deki yetkilileri uyarmak
istemektedir. Fakat bu taleplerin yerine getirilme imkanının, sözü edilen
temsilciler tarafından etraflıca ve sağlıklı bir şekilde tartışıldığını
söylemek mümkün değildir.Talepler önündeki anayasal ve diğer yasal
engellerin yanı sıra, sosyo-politik vakıanın ve ayrıca bazı taleplerin
yerine getirilmesi sonrasında belirecek problemlerin samimiyetle gündeme
getirilmesi sağlıklı çözümler üretmek için bir zorunluluktur.
Alevilerin Talepleri
1. Alevilik Kimliğinin Tanınması Meselesi
2000 yılı Haziranında Alevi cemaat temsilcilerinin Ankara’da ki Avrupa
Birliği yetkilileri ile yaptıkları toplantıda, Alevi kimliğinin Devlet
tarafından tanınması ile ilgili taleplerin de gündeme geldiği, basında çıkan
haber ve yorumlardan anlaşılmaktadır. O zaman ki yetkili Simonnet,
Türkiye’de ne kadar Alevinin yaşadığını temsilcilere sormuş, “20-25 milyon
civarında” yanıtını alınca da “Türkiye Lozan Antlaşması uyarınca,
azınlıkların ibadet yerlerine yardımda bulunma yükümlülüğünü yerine getirip
getirmediği” sorusunu yöneltmiştir. (Miser; 2000: Milliyet) Bu ikinci soruya
nasıl cevap verildiği, ilgili haberde belirtilmemektedir. Fakat AB’ne giriş
sürecinde dile getirilen talepler arasında “Alevi azınlık” kavramının bazı
Alevi çevrelerce özellikle işlendiğini ve AB yetkililerinin de – sözü edilen
toplantıda olduğu gibi- meseleyi bu açıdan ele alma eğiliminde oldukları
kuvvetle hissedilmektedir. Örneğin, Avrupa’daki ikinci büyük Alevi
Federasyonu olan Hollanda Alavi Birlikleri Federasyonu, Alevilik ve
Alevilerle ilgili istemlerini en başına, “Alevilik yasal ve aynasal olarak
tanımlanmalıdır. İnançsal ve ulusal azınlıkların hakları, anayasa ile
güvence altına alınmalıdır.” Cümlelerini koymuştur. Ayrıca, uç bir örnek
olmasına rağmen, Türkiye Alevilerinin ileri gelen isimlerinden Cemal Şener,
Muammer Naci Orhan, Abidin Özgüney ile Yavuz Top’un temel haklardan yoksun
olduklarından hareketle azınlık haklarından yararlanmak için Alevilerin
Hıristiyan olmalarına yönelik önerileri konumuz ile ilgili görünmektedir.
(Engin; 1999: 298-299) Fakat, bunun yanında, önemli bazı Alevi çevrelerin
Alevileri bir azınlık gibi tanımlamaya çalışan görüşlere tepki göstererk
konuya duyarlılıklarını gösterdikleri de bilinmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti için “azınlık” kavramının neyi ifade ettiği
açıktır. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması, azınlıklar olarak sadece
gayr-i Müslim Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşları tanımlamıştır. Bu nedenle
Türkiye, azınlık haklarına atıfta bulunan 1990 Avrupa Güvenlik ve İşbirliği
Konferansı kararlarına ve ulusal azınlıklar üzerine hazırlanan Cenevre
Bildirisine ancak, Lozan Prensiplerine göndermede bulunan bir çekince ile
imza koymuştur. Yine aynı hassasiyetten dolayı Türkiye, azınlıklar üzerine
Avrupa ana sözleşmesi (Europen Framework Convetion On Monorities)’ne ve
Bölge Azınlık Dilleri Hakkında ki Avrupa Sözleşmesi (Europen Charter For
Regional and Minority Languages)’ne imza vermeyi reddetmiştir. (Gündüz;
2001: 7-26)
Diğer taraftan, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinden sayılan
laiklik ilkesi, Aleviliğin yasal ve anayasal olarak tanınmasına manidir ve
yürülükte ki anayasanın 10. maddesi “Herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet,
siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım
görmeyeceğini ve kanun önünde eşit olduklarını, hiçbir kişiye, aileye
zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınmayacağını” öngörmektedir. Bu hükümlerde
ifade edilenler, Avrupa Birliği Ülkelerin benimsediği ve her birinin de
anayasalarında yer alan “devletin dinler üstülüğü ve tarafsızlığı”
prensibini esas alan laiklik ilkesiyle uyumludur. Bu nedenle, bazı Alevi
çevrelerde sıkça dile getirilen “T.C. Devleti’nin Sünni olması” söz konusu
değildir. (Engin; 2001: Radikal) Devletin Sünni oluşuna gerekçe olarak
Diyanet Teşkilatı ve zorunlu Din dersi uygulaması gösterilmektedir.
İsmail Engin, yasalar karşısında Sünnilerle Alevilerin eşit olmadığını ileri
sürmektedir. Engin, yurttaşlık haklarından yararlanmada, devlet kadrolarında
yer almada, eğitim ve adalet kurumlarında hizmet görmede ve vergilendirmede
iki dini kesim arasında eşitsizlik olduğunu iddia etmektedir. (Engin; 2001:
Radikal) Başka yazarlar tarafından da zaman zaman dile getirilen bu iddia,
AB’ne giriş sürecinde mutlaka çözülmesi gereken bir sorundur. Bu tür
iddialar Türkiye’nin AB’ne sorunsuz yürümesi açısından gereklidir.
“Tüm inançlar, tüm yasal olanaklardan nüfusları oranında eşit
yararlanmalıdır.” (Engin; 2001: Radikal) Talebi gerçekçi bir talep değildir.
Anadolu’daki değişik mezhep mensupları ve bu arada Aleviler ve Sünniler
yüzyıllardır bir çok yerde bir arada yaşamaktadırlar. Kırsal kesimde belli
bir iskan ayrılığı görünse de, son yirmi yıldır yaşanan köyden kente göç
olgusuyla eski hal ve önemini yitirmiştir. AB vatandaşlarının nüfus
kayıtlarından din ve mezhep ile ilgili bilgilerin kaldırıldığı bir zamanda,
Türkiye’de köy, mahalle, kent bazında mezhep mensubu ve tarikat mensubu
sayımına gitmenin ve bu yolla da nüfus miktarı ile hizmeti orantı lamanın
çağdaş bir karşılığı bulunmamaktadır.
Aleviliğin yasal olarak tanınması, Türkiye’de mensupları bulunan Sünnilik,
Nusayirilik, Yezidilik, Caferilik gibi mezheplerin ve yine Mevlevilik,
Nakşilik, Kadirilik ve Rifailik gibi tarikatların tanınması sonucunu doğal
olarak beraberinde getirecektir. Çünkü, anayasada yer alan, “Din ve
mezheplerine bakılmaksızın herkesin eşitliği” ilkesi bunu gerektirecektir.
Konuyu tartışan ve taleplerini dile getiren Alevi Cemaat temsilcileri,
tartışmaya bu hususu dahil etme eğiliminde değillerdir. Her şeyden önce,
Aleviliğin yasal olarak tanınması gereği, devletin Sünnilik, Caferilik gibi
bir mezhebi resmen öncelemesinin bir sonucu olabilir. Böyle bir resmiyet
olmadığına göre, Aleviliğin yasallığa kavuşturulması talebi, yine anayasada
yer alan, “Hiçbir…zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınmaz” prensibi ile
çelişir.
Avrupa Birliği ülkelerinin anayasaları laik ve eşitlikçi ilkelerle
donatılmasına rağmen, çeşitli inanç gurupları, sivil toplum örgütleri olarak
faaliyet gösterme hakkında kanuni düzenlemeler ile sahip olmuşlardır.Devlet,
bu inanç guruplarına eşit uzaklıktadır, fakat gerekli durumlarda devlet bu
kuruluşları dini faaliyet alanlarında ve sorun çözmede muhatap alır.(Treanor;2000:98-109)
Türkiye’de yasal olarak bir inanç topluluğunu tanıması, ancak AB
ülkelerindekine benzer yasal düzenlemelerle mümkün olabilir.Mesela
Anayasanın koruması altına alınan inkılap kanunlarının en önemlilerinden
biri olan “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin seddine dair 677 sayılı kanun”
böyle bir durumda yeniden ele alınmak durumunda kalabilir.Laiklik ilkesine
ve söz konusu kanuna dayanarak yasalaşan bir çok kanuni madde, Türkiye
Cumhuriyeti’nin yasaları arasında bulunmaktadır.Örneğin bunlardan birisi,
2908 sayılı dernekler yasasının 5. maddesidir.Bu maddeye göre, “bölge, ırk,
sosyal sınıf, din ve mezhep adına esasına veya adına dayanarak faaliyette
bulunmak amacıyla dernek kurulamaz”.Bu kanun maddesi nedeniyle,
tüzüklerindeki “Alevilik” “Alevilik kültürü” şeklindeki ifadeler gerekçe
gösterilerek, Alevi vatandaşların bazı dernek kurma başvuruları İçişleri
Bakanlığı tarafından reddedilmiştir. Kamuoyuna “Alevilik yasaklanıyor”
biçiminde yansıyan bu olaylar sonrasındaki tartışmalarda, aslında sadece
Aleviliğin değil, diğer mezhep ve tarikatlarında yasak kapsamı içine
girdiğinin gözden kaçırılmaması gerekir.Yasak kapsamı böyle olunca, bir
ayrımcılık ve eşitsizlikten söze dilmesi de söz konusu olamaz.
Sonuç olarak, gündeme getirilen konuların Alevi çevrelerce ve cemaat
temsilcilerinince ancak yukarıda belirttiğimiz geniş çerçevede tartışılması
halinde, sorunları çözümü hususunda yol alınabilir diye düşünüyoruz.İçinde
inkılap kanunlarının da bulunduğu Yörüklükteki yasal düzenlemeler açıktır.Bu
düzenlemeler ile, Avrupa Birliği standartlarının öngördüğü haklar beraberce
değerlendirilerek ilerleme sağlana bilir.Yoksa bütünü görmeden, parçacı bir
yaklaşımla gündeme getirilen talepler ve sorunlar cevap bulamaz.
2. Diyanet Teşkilatında Temsil Meselesi
Türkiye’nin AB’ne giriş sürecinde Alevi cemaat temsilcilerinince dile
getirilen diğer bir talep, Diyanet Teşkilatıyla ilgilidir.Cemaat
temsilcileri, bu konuda tek bir görüşte görünmemektedirler. Aleviler
arasındaki bir kesim, “devletin laikliği” ilkesine ters düştüğü gerekçesiyle
resmi Diyanet Kurumunun tamamen kaldırılmasını isterken, diğer bir kesim,
Diyanetin yeniden yapılandırılarak sadece Sünnilerin teşkilatı olmaktan
çıkarılıp Alevilerin temsiline de olanak verilmesini talep
etmektedir.(Kutlu;2001:5-23) laik bir devlet olmasına rağmen Türkiye
Cumhuriyeti’nin, din işlerini düzenlemek, dini ihtiyaçları karşılamak gibi
bir kamu hizmetini Anayasa ile(madde:136) devlet bürokrasisinin bir organına
tevdi etmesi özel kişiler ve dini guruplarca bu hizmetin yerine getirilmesi
halinde ortaya çıkabilecek siyasi proplemlere karşı bir önlem olarak
düşünülmelidir.
Vakıa böyle olunca, Batı’da doğan sosyal ve siyasi bir kavram olan laiklik
ve Türkiye’de kazandığı anlam üzerinde etraflıca karşılaştırma ve tartışma
yapılmadan, Diyanetin kaldırılmasının istenmesi gerçekçi bir talep olarak
görünmemektedir.Öteden beri bu taleplerin gündeme getirilmesinde, devletin
varlığı nedeniyle devletin laikliği terk edip, Sünnileştiği hep vurgulanmış,
ama çok az sayıda Alevi yazar ve cemaat temsilcisi, bizce meselenin esası
olan Avrupa’daki laiklik ile Türkiye’de uygulanan laiklik arasındaki fark
açısından konuya yaklaşarak sorunu tartışmıştır.
Aleviliğin Diyanet Teşkilatında temsili meselesinde aslında aynı sorunun bir
parçasıdır.Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına dair kanun, başta bu temsile
engeldir.(Kutlu;2001:9-26) Her ne kadar “cem evi” adı altında yasal izin
alan dini mekanlar için bu kanun kapsamından belli ölçüde kaçınabildiyse de,
bir mezhep yada tarikatın temsilini anlamına gelecek, Diyanet’te Alevilik
şubesi kurulması gibi talepler mevcut şartlarda gerçekçi değildir.Bu konu
“yasal olarak Aleviliğin tanınması” konusuyla irtibatlıdır ve o konuda
söylediklerimiz bu konu içinde aynen geçerlidir.
Peki, büyük ölçüde Sünni kadrolarla resmi görevini yerine getiren Diyanet
Teşkilatı karşısında, kendini Alevi olarak tanımlayan vatandaşların, dini
ihtiyaçları için bir kuruma sahip olmamaları bir problem oluşturmuyor mu?
Böyle bir problem var. Fakat bu problem, AB’ne giriş sürecinin başlamasından
itibaren artık, Alevilerinde kurumda temsil talebiyle değil de, başta
laikliğin farklı yorumları olmak üzere Diyanetin
özerkliğinin(Aydın;2001:11-20 ;Tahranlı;1993:96-113) veya en sağlıklısı
Avrupa’da olduğu şekliyle “dini oluşumların sivil toplum kuruluşları olarak
geleceği”nin nasıl olacağını tartışmak suretiyle çözülebilir. Diyanet
işleri’nin yapısı ile ilgili yapılan düzenlemeler eskiden beri
tartışılagelmektedir.İştar Tarhanlı’ya göre diyanet ile ilgili bu
tartışmalar üç ana görüş üzerinden hareket etmektedir;bir gurup bu işlerin
devlet çatısı altında yer alan bir kurumca yürütülmesi, ikinci bir gurup,
kurumun devlet organizması içinde tutulmakla birlikte özerk bir nitelik
kazandırılması, diğer bir gurupta, Diyanet İşlerinin bir sivil toplum içinde
yapılanması gerektiğini savunmaktadır.(Tahranlı;1993:96-113)
Eğer diğer dini oluşumlarla birlikte Alevilik, özerk kuruluşlar veya sivil
toplum örgütleri olarak tanınma sürecine girebilirse –ki bu süreç,
Türkiye’nin AB’ye uyum iradesiyle yakından ilgili olacaktır-Aleviliğin ne
olduğu, mahiyetinin ne olduğu, veya hangi Alevilerin gerçek Alevi olduğu
hususunda süregelen fikirsel ve ideolojik karmaşa, Aleviliğin muhatap
alınmasında artık bir engel olmaktan çıkacaktır.Sönmez Kutlu’nun da tesbit
ettiği gibi, Alevilerin Diyanet’te yer almasını pratikte engelleyecek
öğelerden biriside bu karmaşadır.(Kutlu;2001:29-32)Resmi tanınma ve resmi
temsil sorunu ortadan kalktıktan sonra, özgür sivil kuruluşların sivil
faaliyetleri, karmaşanın durulmasını ve tartışmaların siyasal zeminden
bilimsel zemine kaymasını kendiliğinden sağlayacaktır.Böyle bir gelişmenin
ise, Aleviliğin ne olduğu hususunda veya hangi inanç ve ideoloji zemininde
Alevilerin yer alması gerektiği hususunda önemli iç sorunlar yaşayan
Alevilik temsilcisi kuruluşların (Zelyut;1999:308-311;Yaman;1999:8-63)temsiliyet
yarışı ve çıkar hesabı yapmadan, yaşanan inanç problemlerini çözmek için
bilimsel faaliyetlere daha fazla yönelmelerine, Alevi vatandaşların sosyal
ve kültürel sorunlarına daha sağlıklı bir şekilde eğilmelerine yol açacağını
düşünüyoruz.
2.Zorunlu Din Dersleri Meselesi
Halen yürülükte olan 1982 Anayasasının 24.Maddesi, din ve ahlak eğitim ve
öğretimini devletin gözetimi ve denetimi altına almış ve ilköğretim
kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasına koymuştur.Alevi cemaat
temsilcileri, zorunlu din kültürü derslerinin laiklik ilkesiyle çatıştığı ve
bu derslerde sadece Sünniliğin öğretildiği iddiasıyla derslerin zorunlu
olmaktan çıkarılmasını yahut tamamen kaldırılmasını talep etmektedirler.(Akt.
Er;2001:125-130)
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi, isminden de anlaşılacağı gibi dinler ve
dini kavramlar hakkında tanıtıcı bilgiler vermek ve ahlaki değerleri
benimsetmek amacıyla kurulmuş bir derstir.Dersin müfredatı içinde,
Türkiye’nin dini yapısından dolayı İslam dini ön plana çıkmıştır. Diğer
dinlerde tarafsız bir şekilde anlatılmaya çalışılmıştır. Dersin öğrenim ve
öğretim süreçlerinde uyulması gereken ilkeler arasındaki birinci ilke,
“laikliğin daima göz önünde bulundurulması” şeklindedir.İkinci ilke, “dinsel
anlayış ve uygulama farklılıklarının bir zenginlik olduğunun öğrenciye fark
ettirilmesidir” on dördüncü ilke “tüm eğitimsel süreçlerde konuların
işlenmesinde ve örneklerin belirlenmesinde Kur’an’i olan ile sonradan
üretilenlerin ayırt edilmesine özen gösterilmesini” öngörmektedir.Programın
geliştirilmesinde temel alınan ilkeler arasında , mezheplerin ayrımcılık
değil, çağlara ve ortama göre dinin anlaşılma biçimlerini ortaya koyan bir
zenginlik olduğunun vurgulanması gerektiği ifade edilmekte, mezheplerin
dinin anlaşılma biçimleri olarak değerlendirilmesi lüzumu
belirtilmektedir.(MEB Tebliğler Dergisi;2000-2517:914-916)
Bu biçimiyle Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi, AB ülkelerinde okutulan din
derslerinin amaç ve mahiyetiyle teoride paralellik arz etmektedir.AB
ülkelerinin çoğunda din dersi zorunlu derslerin içinde yer alır.Mesela
Almanya’da din dersi zorunlu bir derstir.Dersi almak istemeyen öğrenci,
Ahlak dersini almak zorundadır.Bu derslerin verilmesini sağlamak ve verilip
verilmediğini izlemek devletin görevidir.(Vocking;2000:403-411)Dolayısıyla
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin varlığı ve zorunlu ders oluşu
Avrupa Birliği eğitim ve öğretim anlayışına ters düşmez.Fakat ilkeler ve
amaçlar açısından teoride durum belirtildiği şekilde olmasına rağmen,
pratikte yeni müfredatın içeriğinde ve eğitimin sunuluşunda teoriyle bir
uyum sağlanmışımdır? Alevi cemaat temsilcilerinin şikayetlerini daha çok
meselenin bu yönüyle ilintileyerek okumak gerekir.Kanaatimizce, pratikte bu
ilke ve amaçlar gözetilmeye çalışılmamıştır.Mesela 2000 yılında yörülüğe
giren yeni ders müfredatında, Kerbela,On muharrem,On iki imam,Hacı Bektaş vd.
gibi Alevi kültür ve inancının en temel konuları dahi yer almamıştır.Bu
büyük bir eksikliktir ve dersin ilke ve amaçlarına uymayan bir durumdur.din
ve vicdan özgürlüğünün gelişmesi açısından Türkiye’de okutulan din dersinin,
İslamiyet’in temel ortak inançları yanında, mevcut çeşitli inanç
farklılıkları hakkında tarafsız olarak öğrenciyi bilgilendirmesi gerekirdi.
Zorunlu Din ve Ahlak Dersi yanında Avrupa’daki eğitim sistemi içinde yer
alan bir diğer ders, öğrencinin veya velisinin isteğine bağlı olarak verilen
ve tamamen bir dine veya mezhebe dayalı din dersidir. Türkiye’de başta
laiklik ilkesinin yorumu ve yukarıda sözünü ettiğimiz kanuni engeller AB’ne
giriş sürecinde Batı normlarına belli bir uyum sağlayabilirse, isteğe bağlı
bu tür bir dini eğitime geçiş mümkün hale gelebilir.AB’ne giriş sürecinde
Alevi kökenli yurttaşların Avrupa tecrübeleri oldukça önemli olacaktır.AB
şartlarında, hürriyet, eşitlik, laiklik ve insan haklarına duyarlı bir
ortamda Aleviler neler geliştirdiler neler yapıyorlar?
Mezhebe dayalı din dersini zorunlu tutmakla birlikte öğrenci için bir hak
olarak gören Almanya’nın Kuzey Rey Westfalya eyaletinde, Alevi cemaatin
girişimiyle geçen yıllarda pilot okullarda Alevilik dersi, İslam din
dersleri kapsamında okutulmaya başlandı.Müfredatın ve üç cilt olduğu
söylenen Alevilik dersleri isimli ders kitabının hazırlandığı basına
yansımıştı. (Hamuroğlu;2001:7-126) Şuana kadar müfredat ve ders kitabı
hakkında doyurucu bilgi sahibi olmamamıza rağmen, bu bağlamda bazı
çekincelerimizi dile getirmemiz gerekiyor.Çünkü bu örnek, AB’ne giriş
sürecinde Alevilerce çokça gündeme getirilen bir sorunla ve bu sorunun
ihtimal dahilinde olabilecek çözüm şekliyle yakından ilgilidir.
İlk olarak dile getireceğimiz problem, söz konusu din dersi kitabını
hazırlayanların eğitim formasyonu ile ilgilidir.Kitabı hazırlayanlardan
birisi olan Celal Aydemir eğitimci olmasına rağmen bir teolog değildir.Diğer
yazar Cemal Şener ise eserleriyle Türkiye’de tanınan bir yazar ve Edebiyat
Fakültesi Sosyal Antropoloji mezunudur. Bu bağlamda, Türkiye’de yaşanan bir
tecrübeyi de burada aktarmak yerinde olacaktır. Avukat Şakir Keçeli
tarafından kaleme alınan “Alevilik ve Bektaşilik Açısından Din Kültürü ve
Ahlak Bilgisi” ders kitabı 1997 yılında Ardıç Yayın Evi tarafından Ankara’da
basılarak alternatif din dersi k,itabı olarak kamuoyuna tanıtılmıştı.Bir
avukat olan, din eğitimi formasyonu bulunmayan Keçeli’nin Hazırladığı kitap,
Alevi çevrelerce de itibar görmemiştir.Kitabın içinde,Alevilerin çoğunluğu
tarafından kabul edilemeyecek iddialar yer almaktadır.
Önemli bir diğer problem, nasıl bir Aleviliğin öğretileceğidir. Bu konuda
yine Avrupa’dan verile bilecek bir örnek, problemi çarpıcı hale
getirecektir. “Allah, Muhammed,Ali kutsallığını”, “Hz.Muhammed ve Hz.
Ali’den gelen neslin imametinin tevella ve teberra ilkesiyle kabulünü”
Aleviliği tanımlarken tanımlarken vurgulayan, “pozitif bilim ile inanç her
zaman uyum göstermeyebilir, inançlar, inanç özgürlüğü bağlamında
doğruluklarını ispatlamak zorunda değillerdir” savını önceleyen bir anlayışa
sahip Hollanda’da yaşayan Alevilerin federasyonu (Hak-Der) ile “kebemiz,
kitabımız, inancımız insandır” ifadesini ve “hiçbir şey yoktan varolamaz, ve
ebediyen yok edilemez” savını temel ilkeleri arasına alan Danimarka’da
yaşatan Alevilerin federasyonu (DABF) arasındaki fark çok bariz bir şekilde
görünmektedir.Hollanda federasyonunun işbirliğinde olduğu Avrupa Alevi
Birlikleri Federasyonu(AABF)’nun eğitim komisyonu tarafından hazırlanan söz
konusu ders kitabı, mesela, bariz inanç ve ilke farklılığı bulunan Danimarka
federasyonu tarafından kabul görmüş müdür?Veya Danimarka da Alevilik dersi
verme izni aldığını farz ettiğimiz Danimarka federasyonu nasıl bir din dersi
kitabını Alevi öğrencilere hazırlamayı düşünmektedir?
Durum böyle olunca konu fazlasıyla hassas ve önemli gözüküyor. Alevi ve
Alevi olmayan teologların, Türkiye’nin girmesi muhtemel böyle bir sürece
hazırlıklı olarak eğitim konusundaki problemleri şimdiden tartışmaya
başlamaları gerekmektedir.
Şu ana kadar, dini akademik formasyona sahip olmayan, alan çalışması
yapmamış, kaynaklardan habersiz çoğu değişik mesleklere mensup pek çok kişi,
“araştırmacı-yazar” sıfatıyla Alevilik hakkında ve Aleviler için yazılan
eserlerin çoğuna imza atmışlardır.(Yaman;1999:8-63) Bilimsel yetkisi
olmadığı gibi ideolojik saplantıları da bulunan söz konusu
“araştırmacı-yazar” gurubunun mezhep eğitimine de el atmaları bilim ve
hakkaniyet adına istenmiyorsa, Avrupa’ya doğru ilerlerken, yapılması
gerekenler ivedilikle yapılmalıdır.
Sonuç olarak,Türkiye’li Alevilerin sorunlarının çözümü, Türkiye’nin AB’ye
uyumda göstereceği irade ile yakından ilgili olacaktır.Talepler önündeki
mevcut engeller daha çok yasal düzlemde yer aldığı için, taleplerin
sağlanması ve sorunların çözülmesi yolunda atılacak adımlar, Alevilik
dışındaki diğer dini oluşumlar yararına da değişik kapılar açabilecektir. Bu
bağlamda Alevilerin kimliksel tanınma, diyanet ve zorunlu din dersleri ile
ilgili şikayet ve talepleri ”mezhepler üstülüğü” temel alan bir politika ve
Sünnilerin “iç oryantalizm” tavrından vazgeçilmesi ile
çözülebilir.Küreselleşme olgusu, eğitimin yaygınlaşması, toplumun bazı
katmanlarında gözlemlenen sekülerleşme, köyden kente göçün zorunlu sonucu
olarak kozmopolit dini ortamların oluşması ve gittikçe göçlenen “bireysel
dindarlık”olgusu “mezhepler üstülüğü” bir politikanın uygulanabilirliğini
kolaylaştırır.(kutlu;2001:39-40)Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu yönde bir
politika üretmezse bu hem Aleviler hem de Sünniler için bir handikap
yaratır. Bu handikapta Sünniler açısından zaten tarihsel olarak varolan
“iktidar”larını pekiştirir, Aleviler içinse bugün sistemli teolojileri ve
kendilerini ifadelendirmeleri olmasa da rahat olan zihinlerinin içinde bir
meşruiyeti olmayan “iktidar”a yol açar.
KAYNAKÇA
Aydın, Mehmet (2000), Türk Tecrübesi Işığında Barış ve Din Problemi, Dünya
İslamiyet ve
Demokrasi Sempozyumu,Haz: Konrad Adenaur Vakfı (28-30
Ekim 1996), İstanbul
Aydın, Mehmet (2001), Avrupa Birliği, Din ve Diyanet, İslamiyat, 4/1, s.
11-20
Başgil, Ali Fuat (1961), Demokrasi Yolunda, İstanbul: Yağmur
Bozkurt, Veysel (1997), Avrupa Birliği ve Türkiye, İstanbul: Alfa
Bulaç, Ali (2001), Avrupa Birliği ve Türkiye, İstanbul: Zaman
Canbolat, S.İbrahi (1998), Uluslararası Sistem Avrupa Birliği, İstanbul:
Alfa
Çalış, Şaban.H (2001), Türkiye Avrupa Birliği İlişkileri: Kimlik Arayışı,
Politik Aktörler ve Değişim: İstanbul: Nobel
Çakır, Ruşen, Yılmaz.İ, Yolunu Arayan Alevilik, Milliyet,15 Ağustos 2001
Çamuroğlu, Reha, İçinde Bulunduğumuz Ortam, (www.sahkulu.org/reha.htm)
Er, Hamit (2001). AB ve Gelişmiş Ülkelerde Din Eğitimi, Türkiye’nin Avrupa
Birliğine
Girişinin Din Boyutu Sempozyumu, Düz: Diyanet İşleri Başkanlığı İle
Çanakkale 18 Mart Ünv. İlahiyat Fak. (17-19 Eylül 2001), s. 125-130
Engin, İsmail, (2001), Alevilerin AB Beklentisi, Radikal, 26 Şubat 2001
Engin, İsmail (1999), Alevilerin Kendi Görüntüsünü Algılayışı ve Alevi
İmajına Yönelik Bakış Açıları, Türkiye’de Aleviler, Bektaşiler, Nusayriler,
İstanbul: Ensar
Fukuyama, Francis (1999), Tarihin Sonu ve Son İnsan (Çev: Zülfü Dicleli),
İstanbul: Gün
Gündüz,Aslan (2001), Human Rights and Türkey’s Future İn Europe, Orbis,
45/1, s.7-26
Hamuroğlu, Alp (2001), İstanbul: Kaynak
Harman, Willis (2000), Küresel Zihniyet Değişimi Düşünme Tarzında Yeni Çağ
Devrimi, (Çev: Muhammed Şeviker), İstanbul: İz
Hanefi, Hasan; Cabiri, Muhammed Abid, Laiklik ve İslam, İslami Araştırmalar
Dergisi, c: 8, s. 3-4
Karaalioğlu, Mustafa (2001), Aleviler, MGK’ya Gidiyor, (İzzettin Doğan İle
Röportaj), Yeni Şafak, 17 Ocak 2001
Küçük, Murat, Türkiye’de Din Dersi ve Aleviler: (www.sahkulu.org/murat_kuçuk.htm)
Kutlu, Sönmez (2001), Alevi-Bektaşiliğin Diyanet’te Temsili Problemi,
İslamiyat , 4/1, s.5-23
Kılıçbay, M.Ali (1992), Doğunun Devleti Batının Cumhuriyeti, Ankara: Gece
Keyman, E.Fuat (1998), Globalleşme ve Türkiye: Radikal Demokrasi Olasılığı,
Küreselleşme Sivil Toplum ve İslam, Der: E.Fuat Keyman-A.Yaşar Sarıbay,
Ankara: Vadi
Köni, Hasan (2000), Avrupa Birliği Müktesebatında Din ve Kültür, Diyanet
İşleri Başkanlığı Uluslararsı Avrupa Birliği Şurası Tebliğ ve Müzakereleri-1
(3-7 Mayıs 2000), s.93-97
Koningsveld, P.S.Van (2000), Avrupa’da İmam İmajı, Diyanet İşleri Başkanlığı
Uluslararası Avrupa Birliği Şurası Tebliğ ve Müzakereleri-1 (3-7 Mayıs
2000), s.296-298
Kaygusuz, İsmail, Alevilik Eğitimi ve Alman Okullarında Alevilik Dersleri,
(www.aleviyol.com/yazi/kaygusuzismail.htm)
Miser, Behzat (2000), Alevilerden AB’ye Şikayet, Milliyet, 23 Haziran 2000
Özkan, Naki (1998), Devlet Bizi İçine Almalı, (İ.Doğan İle Röportaj),
Milliyet, 23 Ekim 1998
Özkan, Naki (2000), Rekabet İçinde Değiliz, (Celal Aydemir ve Cemal Şener
İle Röportaj), Milliyet, 2 Ağustos 2000
Öztuna, Yılmaz (1983), Büyük Türkiye Tarihi, İstanbul: Ötüken
Rousseau, Jean.j (1968), The Social Contreat (tranlatet by Mourice Cronton),
Australia, Penguin Boks
Toynbee, Arnold (1991), Medeniyet Yargılanıyor (Çev: Ufuk Uyan), İstanbul:
Ağaç
Turan, Osman (1978), Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi, İstanbul: Nakışlar
Treanor, Noel (2000), Kiliseler İle AB Arası İlişkiler, Diyanet İşleri
Başkanlığı Uluslararası Avrupa Birliği Şurası Tebliğ ve Müzakereleri-1 (3-7
Mayıs 2000), s.98-109
Tahranlı, İştar (1993), Laik Türkiye Devletinde Diyanet İşleri Başkanlığı,
Bilgi ve Hikmet, Kış/1993-1, s. 96-113
Vocking, Patre Hans (2000), Avrupa Birliği Ülkelerinde Bulunana Devlet
Okullarında Din Dersi, Diyanet İşleri Başkanlığı Uluslararası Avrupa Birliği
Şurası Tebliğ ve Müzakereleri-1 (3-7 Mayıs 2000), s.403-411
Yaman, Ali (1999), Günümüzde Alevilik-Bektaşilik Alanındaki Aktörlere
İlişkin Genel Bir Analiz Denemesi, Yol-1, s. 8-63
Zelyut, Rıza (1999), Aleviler, Bektaşiler, Nusayriler Sempozyumu,
Müzakereler Bölümü, s. 308-311, İstanbul: Ensar
DEVAM EDİNİZ
Bu yazı aynı zamanda
http://www.toplumvesiyaset.com/ sitesinde de yayındadır.
|
|