Sosyal Hizmet Uzmanları Web Sitesi
  

SOSYAL SORUNLAR

TÜRKİYE’DE ÇOCUĞUN SOSYAL DURUMU 2

Aziz ŞEKER

Sitemiz Eitörü
shuaziz@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Kültür/Sanat
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji

Meslek Elamanı Arayan Kurumlar ve İş Arayan Meslek Elamanları


Sitemiz Yazarları

 

 


    Toplumsal Gerçeğe Yansımalar

Türkiye’de bütün yasal düzenlemelere rağmen toplumsal yapı içinde çocuk gelinler olgusu varlığını sürdürmektedir. Türkiye açısından feodalitenin ve kırsal toplumsal yapının egemen olduğu koşullarda yaygın olan çocuk gelinler sağlıkla ilgili konularda da hayati sorunlar yaşamaktadırlar. Örneğin gizli evliliklerle gündeme gelen çocuk anneler daha çok “açık ölümler” yaşandığı zaman kamuoyunda bir tepkiye neden olmaktadır. Çocuk anne, ancak öldüğü zaman tam anlamıyla fark edilmektedir. Yani ölümle kolkola bir yaşam… Aslında her ölüm suçluların ortaya çıkarılmasını zorunlu kılıyor. Ne var ki sorun ilgilenenin elinde kalıyor. Artık ne yapılabilirse!
 

Türkiye toplumsal gerçekliğinde rastlanan verilerle konuyu kritik etmeyi sürdürelim: Yakın geçmişe gidelim. Eylül 2012 tarihinde basına yansıyan çocukluk gebeliği ile ilgili haberler çocuk gelinlerin Türkiye’deki sosyal durumunu en çıplak haliyle gözler önüne seriyor:

“Bölge illerine hizmet veren Diyarbakır Kadın ve Çocuk HastalıklarıHastanesi’nde 2010 yılında 573, 2011 yılında 520, 2012 yılının ilk 8 ayında ise 193 olmak üzere 18 yaş altındaki toplam bin 286 çocuk anne oldu. Yılda yaklaşık 20 bin doğumun gerçekleştiği hastanede, 13 yaşında 20 çocuk doğum yaptı.”[1]
 

Mine Esen’in haberinde ise kadına yönelik şiddete ve çocuk gelinlere uluslararası bakış sergileniyor: ‘Kadına Yönelik Şiddete Son: İlerlemenin Hızlandırılması’ başlıklı uluslararası toplantının ev sahipliğini yapan Türkiye’de sadece 2015’te 250’yi aşkın kadın katledildi, kadın haklarının sözde kaldığı, uygulamada çoğu kez sırra kadem bastığı da ortada... Zirve çerçevesinde BM Kadın İcra Direktörü Phumzile Mlambo-Ngcuka ve UNFPA İcra Direktörü Dr. Babatunde Osotimehin ile bir grup gazetecinin yer aldığı sohbet toplantısında bir araya gelindi. Mlambo-Ngcuka’ya göre, Türkiye kadın hakları, toplumsal cinsiyet eşitliğinde karışık bir görünüm sergiliyor. Bir ileri, bir geri misali... Bir yandan olumlu değerlendirilebilecek kimi yasal düzenlemeler yapılırken kimi yandan bunların uygulamaya geçmediğine yönelik görüşlere katılıyor. Sohbetimizde kız çocuklarına ve kadınlara şiddete, cinsel saldırıya ilişkin yargıya taşınan çoğu vakada, suça getirilen erkek egemen anlayışlı ‘ama’larla, cezaların hafifleştirildiğini hatırlatıyoruz. Bunun halihazırdaki tabloyu daha da ağırlaştırdığına katılan Mlambo-Ngcuka, ‘Kadına şiddet uygulayanlar cezalandırılacaklarını bilmeli. Yasaları uygulayacak kararlılık yoksa yasalar kağıt yığınlarından ibarettir’ diyor. Kadına yönelik şiddet konusunda mücadelede net sonuçlar alınması için toplumun her kesiminin ortak eyleme geçmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Eğitimin, farkındalık yaratmanın önemini, bu çerçevede siyasilerden, karar alıcı, uygulayıcılara, kadın örgütleri, STK’lere, medya desteğine uzanan geniş bir yelpazenin ortak mücadele yürütmesinin şart olduğunu da. Gerek Mlambo-Ngcuka gerekse Osotimehin, erkeklerin de ortak mücadelede etkin olmalarının önemine değiniyor, ‘sorumluluk almalılar’ diyor. BM olarak bu konudaki ilgili bölümlerinde erkeklerin de görev aldığına atıf yapan Mlambo-Ngcuka toplantı masasındaki biz gazetecilere soruyor: ‘Mesela, bu konuya odaklı haber yapan kaç erkek gazeteci var...’ Ardından da ekliyor, ‘erkeklerin bu mücadelede yer alması kritik bir oyun değiştirici... Erkekler seslerini çıkarmalı.’ Sohbete ‘çocuk gelinler’ olarak toplumda yaygın ifadeyle tanımlanan ama aslında kız çocuklarının çoğunlukla satılmaları, cinsel istismar, saldırıya uğramaları, eğitimden el çektirilmelerine eşdeğer konu da yansıyor. Haliyle Türkiye’nin can alıcı sorunlarından... Kimi son verilere göre evlenen üç kadından biri ‘çocuk gelin’ ülkemizde. Bu konuda gerek toplum liderleri, siyasilerin gerekse yargının karışık mesaj vermeden, suça suç demesi gerektiğine işaret ediyor BM yetkilileri. Mlambo-Ngcuka, dini liderlerin de en büyük şiddetlerden biri olarak değerlendirdiği kız çocukların ‘evlendirilmesinin’ yanlış olduğu yönünde net açıklama yapmaları gerektiğini anlatıyor.[2]
 

Bir başka habere bakalım: Aralık 2015’te Gediz Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile Gediz Üniversitesi Kadın ve Aile Araştırmaları Merkezi (GenDes) ‘Zorla Evlendirme’ konulu konferans düzenledi. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Meltem Çiçeklioğlu, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Oğuzhan Kavaklı, Yaşar Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Mustafa Ruhan Erdem, İzmir Barosu Kadın Hakları Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Nuriye Kadan, Gediz Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Doç. Dr. Sibel Safi ve Gediz Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi’nden Araştırma Görevlisi Esin Zengin Taş konuşmacı olarak katıldı. Açılış konuşmalarını Gediz Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Işılay Saygın ve Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Oğuz Atalay gerçekleştirdi. Eski Devlet Bakanı Işılay Saygın, 20 yılı aşkın süren siyaset yaşamı boyunca mücadele ettiği konulardan birinin de erken yaşta ve zorla evlilik olduğunu söyledi. Kızların çocuk yaşta evliliğe zorlanmasının önüne eğitimle geçilebileceğine dikkat çeken Saygın, ‘toplumda bu yönde yeterli farkındalık ve bilinç oluşturulması için daha çok mücadele etmeliyiz. Hepimize büyük sorumluluklar düşüyor. Bu konferansı düzenlememizin amacı da bu’ dedi. Zorla evliliklerin hukuki ve toplumsal yönüyle masaya yatırıldığı konferansta çarpıcı sonuçlar paylaşıldı. İzmir Barosu Kadın Hakları Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Nuriye Kadan, çocuk hakları ihlallerinde ilk sırayı çocuk evliliklerinin aldığını belirtti. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması sonuçlarına göre her 3 evlilikten birinin çocuk evliliği olduğunu vurgulayan Kadan şöyle konuştu: ‘Ülkemizde ne yazık ki 181 bin 36 çocuk gelin bulunuyor. Bu evlilikler imam nikâhına dayalı olduğundan, sayının çok daha fazla olduğunu düşünüyoruz. 2012 yılında 20 bine yakın aile 16 yaşından küçük kızlarını evlendirebilmek için dava açmış. Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre erken evlilik ve nişanlılık nedeniyle eğitime devam edemeyenlerin yüzde 97.4’ü kız öğrenciler. 15- 19 yaş arası genç kızlarda birinci sırada ölüm nedeni, hamilelik ve doğumun yol açtığı sorunlar. Kızlarımızı oyun çağındayken anne olmaya zorlayan bu acı durum, ataerkil ve geleneksel toplum yapısı yüzünden normalleştirilip meşrulaştırılıyor. 18 yaş altında evlenenlerin yarısının okuma-yazma bilmediği, yüzde 31.7’sinin de okuma-yazma bilmesine rağmen hiç okula gitmediği gerçeği eğitimsizliğin etkisini gözler önüne seriyor.’ Prof. Dr. Mustafa Ruhan Erdem, zorla evliliğin ağır bir insan hakkı ihlali olduğunu vurguladı. Ülkemizde ise bunun bir suç tipi olarak tanımlanmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Erdem, şöyle dedi: ‘Oysa evliliğin ve eş seçiminin özgür iradeye dayanması uluslararası hukukla güvence altına alınmış. 2011’de ilk imzalayanın ülkemiz olduğu ‘Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’, bir yetişkini ya da çocuğu evliliğe zorlayan kasıtlı davranışların suç sayılması için gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasını şart koşuyor. Cebir ve tehditle evliliğe zorlama ya da evliliğin sürmesine zorlama cezasız bırakılmamalı.’ Gediz Üniversitesi Kadın ve Aile Araştırmaları Merkezi Müdürü Doç. Dr. Sibel Safi de zorla evliliğin birçok Avrupa ülkesinde suç olduğunu kaydetti, ‘Batı Avrupa’da, göçle gelenlerde sıkça görülen bu ağır insan hakkı ihlalini engellemek amacıyla sorumlulara yasal yaptırımlar uygulanıyor. İngiltere’de 2 yıl hapis cezası var’ diye konuştu.[3]
 

Sosyal Mevzuat

Çocuk gelinler olgusu genel çocukluk kavramsallaştırması içinde değerlendirildiğinde uluslararası çocuk refahı mevzuatının temel belirleyicilerden birisi olan Çocuk Hakları Sözleşmesinin genel yaklaşımında: yaşama, gelişme, korunma ve katılım haklarının ihlal edildiği temel haklar kısmı içinde değerlendirilebilmektedir. 20 Kasım 1989 tarihli Çocuk Haklarına Dair Sözleşme uyarınca, “çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, onsekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır” denmektedir. Dolayısıyla 18 yaşın altında evlendirilen her kız çocuğu bir sosyal sorun alanı olarak ortaya çıkan çocuk gelinler yapısını oluşturmaktadır. Türkiye açısından sorunun analizine eğildiğimizde ciddi sosyal yasalarla karşılaşırız. Türkiye’nin imzaladığı Çocuk Hakları Sözleşmesi bu alanla ilgili bir iç hukuk normunun oluşmasına olanak vermektedir. Yine yürürlükteki 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunumuz: “Daha erken yaşta ergin olsa bile, onsekiz yaşını doldurmamış kişiyi” çocuk olarak almaktadır. Kanunun bu kapsamda dile getirdiği:

“Korunma ihtiyacı olan çocuk: Bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve duygusal gelişimi ile kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal veya istismar edilen ya da suç mağduru çocuğu” tanımlamaktadır. Temel ilkeler kısmının başında “çocuğun yaşama, gelişme, korunma ve katılım haklarının güvence altına alınması”[4]gerektiği belirtilmektedir.
 

Çocuk gelinler açısından Çocuk Koruma Kanununu değerlendirdiğimizde Kanundaki bazı temel çelişkiler bir yana, genel olarak suça itilmiş ve mağdur çocuklardan yola da çıksa teorik olarak çocuk gelinlerin durumuyla ilgili olarak bağlayıcı olan hükümler içermektedir. Öncelikle Kanuna göre, evlendirilen kişi onsekiz yaşını doldurmadığı için korunma ihtiyacı olan çocuk olarak karşımıza geliyor. Bu nedenle ihmal ve istismar edilen çocuk olarak görüyoruz çocuk gelini. Aynı Kanun bu nitelikteki olgular için bir takım koruyucu ve destekleyici tedbirler koymaktadır. Bunlarda çocuğun gereksinimlerine ve içinde bulunduğu duruma göre danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık, barınma gibi tedbirleri gözetmektedir.
 

Öte yandan kanunlar arası çelişki olarak algılanabilecek bir durum ise şu: 4721 sayılı Türk Medeni Kanununda: “On yedi yaşını dolduran kadın ve erkek evlenebilecektir. Olağanüstü durumlarda ise aynı biçimde on altı yaşını dolduran, hakimin izniyle evlenebileceklerdir, denmektedir (md. 124).[5]

Bütün bunların yanında Türk Ceza Kanununa bakmak gerekir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda (TCK m.77/f), “çocukların cinsel istismarı” kısmında “…kandırmak veya kişiler üzerindeki denetim olanaklarından veya çaresizliklerinden yararlanarak rızalarını elde etmek suretiyle kişileri tedarik eden, kaçıran, bir yerden başka bir yere götüren veya sevk eden, barındıran kimseye sekiz yıldan on iki yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası verilir” (TCK m. 80/1), denmektedir. Aynı bölümde “on sekiz yaşını doldurmamış olanların ‘yukarıda belirtilen’ maksatlarla tedarik edilmeleri, kaçırılmaları, bir yerden diğer bir yere götürülmeleri veya sevk edilmeleri veya barındırılmaları hallerinde suça ait fillerden hiçbirine başvurulmuş olmasa da faile birinci fıkrada belirtilen cezalar verilir, hükmü yer almaktadır” (TCK m. 80/3). Çocukların Cinsel İstismarı (TCK m. 103) ile ilgili maddede ise: “(1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismar deyiminden; a)On beş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış,” kabul edilirken, 104 maddede “reşit olmayanla cinsel ilişkiye” gönderme yapmaktadır.[6]
 

Çocuk gelinlerin konumunun eğitim açısından bakıldığında eğitimi engelleyici bir durum oluşturduğu görülmektedir. Bazen bakıyoruz ki eğitim hakkı engellenerek bile bu evliliklere izin verilmektedir. Oysa 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununda, “ilköğretim görmek her Türk vatandaşının hakkıdır”[7]denerek fırsat eşitliği imlenmektedir. Ancak ilköğretim çağında evlendirilen çocuklara rastlamaya devam ediyoruz. İcracı bakanlık konumunda bulunan ve 2011’de kurulmuş olan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ise: “c) Çocukların her türlü ihmal ve istismardan korunarak sağlıklı gelişimini temin etmek üzere; ulusal politika ve stratejilerin belirlenmesini koordine etmek, çocuklara yönelik sosyal hizmet ve yardım faaliyetlerini yürütmek, bu alanda ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile gönüllü kuruluşlar arasında işbirliği ve koordinasyonu sağlamakla yükümlü tutulmaktadır.[8]

Kanunlar çocuğun yüksek refahının gözetilmesi anlamında ufak çelişkiler barındırmasına ya da henüz ortak bir dil geliştirememesine rağmen bu kadar net iken çocuk gelinler sorununun bir dram olarak sürmesi kabul edilemez bir gerçekliktir. Yapılması gereken daha başlangıçta koruyucu-önleyici çalışmalara ek olarak ekonomik anlamda toplumsal refahın gelişmesini sağlayacak sosyal politikalara ağırlık vermektir. Madalyonun diğer yüzü ekonomik gerekçelerle kavranırken bir diğer yüzünde bu evliliklerde yaygın olan imam nikâhının çocuk gelinler özelinde yeniden gözden geçirilmesi ve nikâh uygulamasının bu tür evlilikler için kullanılmasının yasaklanması gelmektedir. Bu insanlık suçuna sebebiyet verenler değerlendirildiğinde mağdurlarla ilgili sürecin etkililiği ve çocuğun yüksek refahını gözeten sonuçlar vermesi açısından Türk Ceza Kanununun 278/279/280 maddeleri işletildiğinde ciddi yaptırımların uygulanması söz konusudur. Yoksa yalnızca Medeni Kanunun gerektirdiği şekilde yapılan evliliklerle ilgili istatistiklere ulaşıp Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğünün çok az verileriyle yetinir her üç evlilikten birinin çocuk yaşta evlilik olduğu gerçeğini göz ardı ederiz.
 

Sokak Çocukları

Sokakta yaşayan çocuklar sorunu, gelişmiş ülkelerde de yaşanmasına, özellikle 1990’larla birlikte büyümesine ve her geçen gün evsizlerin ve sokakta yaşayanların sayısının artmasına rağmen genel olarak dünya ölçeğinde varolan krizin sonuçlarını daha derinden yaşayan az gelişmiş ülkelerin sorunudur.[9]
 

Küntay’a göre sokaktaki çocuk kavramı şu şekilde tanımlanmaktadır: Sokaktaki çocuk kavramı kapsamında ailesinin gelirini sağlamak ya da gelirine katkıda bulunmak üzere gün boyu hatta çoğu kez gecenin geç saatlerine dek sokaklarda bir mal satmaya ya da hizmet vermeye özendirilen/zorlanan çocuklar yer almaktadır. Sokaktaki çocukların, sokak çocukları (sokakta yaşayan çocuklar) gibi aile bağlarının kısmen ya da tamamen çözülmüş olmaması, gecenin ileri saatlerinde bile olsa evlerine geri dönerek aile üyeleri ile birlikte yaşıyor olmaları durumu onlara, sokakta yaşayan çocuklardan farklı bir grupta yer verilmesinin nedenidir. Sokaktaki çocuklar, genelde çalışan çocukların bir alt grubunu oluşturur; onlar öncelikle ekonomik sömürü mağduru çocuklardır. Çocuğun ekonomik sömürüsü insanlığa aykırı, onun onurunu çiğneyen, temel haklarını yok sayan, ancak hemen tüm toplumlarda varlığı gözlemlenen kente özgü bir toplumsal olgudur. Çalışan çocuklar “güç koşullardaki çocuklar” kapsamında yer alır. Sokakta çalışma ise, çocuk işçiliğinin en katlanılmaz (kötü) biçimlerinden biridir. Nitekim dünyada sokaktaki çocukların sayıları giderek artarken, konu ivedilikle çözümü gereken önemli toplumsal sorunlar arasında öncelikli yerini korumaktadır.[10]
 

Türkiye’de ortalama olarak 40-50 bin arası sokak çocuğu olduğu tahmin edilse de bu sayının çok daha fazla olduğu düşünülmektedir.

Sokakta çalışan çocuklar sorunu, yalnızca çok sayıda çocuğun yasadışı çalışması, toplumsal çerçevenin ve toplum kurumlarının dışında kalmaları nedeniyle değil, yaptıkları işlerin ve sokakta bulunma koşullarının çoğu zaman ihmal, istismar ve sömürüye dayalı olması nedeniyle değerlendirilmesi gereken karmaşık bir sorundur.[11] Yaklaşım farklılığı söz konusudur. Örneğin kırsalda çocuk, emek gücü olarak görülmeye devam etmekteyken, kentsel alanlarda nakdi gelir getiren bir role evrilmektedir. Özellikle Türkiye’de dönemsel göçlerin etkisiyle şehirlere gelen aileler içinde istihdam koşullarından yararlanamayan yoksul ailelerin çocukları kent mekânlarında çalışmakta, bilinen örnektir; selpak mendil vb. satmaktadır. Sokak türlü risklere açıktır. Sokakta çalışan çocuğun sokakta yaşayan çocukla etkileşime gireceği zamanlarda, özellikle madde kullananların davranışları onlar için örnek oluşturabilmektedir. Yalnızca bu değil, suça bulaşma ve mağdur konuma gelme açısından dezavantajlı koşullarda yaşamaktadırlar. Burada üzerinde durmamız gereken gerçeklik, ailenin yaşadığı yetersiz sosyal-ekonomik koşulların çocuk kanalıyla sürdüğü ve sonraki kuşağa aktarılma koşullarının birçok sapma davranışıyla beraber ortaya çıktığıdır. Sokak özgürleştirdiği kadar sosyal kontrolün azaldığı yerdir. Kötü olanı öğrenmeye açık bir alandır. Bu sosyolojik durumu yansıtan birçok sosyal bilim araştırmasının yanında belgesel olsun, nitel araştırma yoluyla olsun yayınlanmış yapıtlar bulunmaktadır. Oscar Lewis’in Sançez’in Çocukları ve İşte Hayatçalışmaları, Yaşar Kemal’in Allahın Askerleri ilk akla gelen örnekler arasındadır. Yine dünya edebiyatında sosyal korumasız bir çocuğa yönelik şiddeti işleyen temel bir romana Jerzy Kosinski’nin Boyalı Kuş’u örnek verilebilir.

 

Çocuğun İyi Olma Hali

Çocuğun iyi olma hali, çocuğun yaşam kalitesini ve memnuniyetini ön plana alan ve belirlenmeye çalışılan temel göstergeler çerçevesinde yapabilirliklerini arttırmayı hedefleyen bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım temel alınarak İstanbul’da farklı mahallelerden 11-18 yaş arası 963 çocuk ve ebeveyniyle bir alan çalışması yürütülmüştür. Çocukların yaşamlarına etki eden koşulların bütünsel bir şekilde incelenmesi için önemli bir temel olduğunu savunan yaklaşımla araştırma yapılmış; farklı nicel ve nitel araştırma teknikleri birbirini tamamlar şekilde kullanılmıştır. Kurum bakımı altında yaşayan, sokakta yaşayan ve madde bağımlısı gibi özel ihtiyaç sahibi çocuklar ele alınmamıştır. Çocuğun iyi olma halini belirleyen alanlarla ilgili bilgi toplanmış. Yoksulluk ve yoksunluk, (maddi durumu; maddi yoksunluk, maddi durumu algısı ve güvence gibi öğeler değerlendirildiğinde çocuğun iyi olma haline etki ettiği ve ailenin içinde bulunduğu sosyo ekonomik koşullar tarafından belirlendiği saptanmıştır ), sağlık (çocuğun iyi olma halini belirleyen sağlığın ailenin sosyal durumuyla ilgili olduğu ve hayata sağlıklı koşullarda başlamasına etki ettiği belirlenmiştir), eğitim (eğitim alanı çocuğun iyi olma halini belirlenmesinde iki türlü etkide bulunmaktadır. Hem bugün, çocukların zamanlarının büyük çoğunluğunu geçirdikleri mekân olan okulda iyi olma hallerini içermekte, hem de gelecekteki yaşamlarında iyi olma olasılıklarını etkilemektedir), katılım (çocukların iyi olma hali perspektifinde katılımın gerçekleşmesi için, katılımın toplum katında benimsenmesi; aile içi kararlardan, okul, mahalle gibi çocuğun yaşamının vazgeçilmez alanlarında katılımcı bir perspektifin yaygın olarak kabullenilip, gerekli mekanizmaların oluşturulması mümkün olabilir), ev ve çevre koşulları (mekânsal boyut, çocuğun iyi olma halini belirleyen temel alanlardan biridir), risk ve güvenlik (çocuk ölümleri, çocukların karşılaştığı kazalar, çocuk işçiliği ve çocuklara yönelik kötü muameleler çocuğun iyi olma haline etki etmektedir), ilişkiler (aile ile ilişkiler, akranlarla ilişkiler ve okuldaki ilişkiler; çocuğun gelişimine etki ederler), öznel iyi olma hali çocukların kendileriyle ilgili hisleri, aileleri ve akranlarıyla olan ilişkileri hakkındaki hisleri ve okuldayken hissettikleri göstergelerinden yola çıkılmıştır. Çocuğun yaşadığı toplumdaki sosyal ilişkilerinin, sunulan kaynakların, güven duygusunun, kendini gerçekleştirebilmesinin, çocuğun öznel iyi olma halini şekillendirdiği söylenebilir. Sonuç olarak bir toplumda çocuğun iyi olma halini sağlayacak ve koruyacak bir sosyal sistemin çocukların haklarını temel alarak, toplumsal eşitsizlikleri giderecek şekilde yapılanması gerektiği yönünde önerilerle çalışmanın bulguları yorumlanmıştır.[12]

 

Araştırmayı destekleyecek şu örneği anımsatmakta yarar var: 1979 yılında Carnegie’de yapılan bir çalışma çocukların geleceklerinin kendi akılları, yetenekleri, çabaları ya da hırslarıyla değil, büyük ölçüde sosyal çevreleriyle, doğdukları coğrafi konumla ve ailelerinin toplumdaki yeriyle belirlendiğini açıkça gözler önüne sermiştir.[13]

 

Yine son yıllarda Türkiye’nin gündeminde önemli bir yer alan ve ciddi bir sosyal sorun haline gelmiş durumdaki Suriyeliler konusuna bakmak gerekir. Özellikle ülkelerinden göç etmek zorunda kalanların içinde çocukların statüsü düşünüldüğünde gerçekliğin trajik boyutlarını görmek gerekir. Türk İşverenler Sendikaları Konfederasyonu Türkiye’deki Suriyeliler Konusundaki Görüş, Beklenti ve Önerileri bir rapor halinde Kasım 2015’te yayınlandı. Rapor bu dramın birçok yönünü işliyor: Nisan 2011-Kasım 2015 arasındaki 4,5 yılda Türkiye’ye gelen Suriyeli sığınmacı sayısı, 2 Ekim 2015 itibariyle 2.072.290’dır. T.C. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından sağlanan ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından açıklanan bu sayı, kayıt altına alınan Suriyelileri göstermektedir. Bu sayı 2016’da 2.700’leri aştı. Türkiye’deki Suriyeliler konusu, boyutları ve özellikleri itibariyle sadece insani bir dram olma özelliğini çoktan aşmıştır. Konu hem bugün, hem de bundan sonraki dönemde Türkiye’nin bütün toplumsal, ekonomik, siyasi, kültürel, güvenlik ve dış politika tercihlerini etkileyecek bir boyuta ulaşmıştır. Türkiye’de bulunan kayıtlı 2.072.290 Suriyelinin en dikkat çekici özelliği % 54,2’sinin 18 yaş altındaki çocuk ve gençlerden oluşmasıdır. Başka bir anlatımla Türkiye’deki Suriyeli genç ve çocukların sayısı kayıt altına alınmış olanlar temel alındığında bile 1 milyon 123 binin üzerinde görünmektedir. Her ne kadar okul çağındaki (6-18 yaş arasındaki) Suriyeli çocuk olsa da okullaşma oranları % 15-20’lerle ifade edilecek şekilde son derece düşük seviyede kalmaktadır.Rakamlar arasında 415 bin 0-4 yaş aralığındaki çocuğun bulunması son derece dikkat çekicidir. Bu 0-4 yaş arasındaki 415 bin çocuğun ciddi bir bölümünün tahminen en az 150 ve hatta 200 bininin Türkiye’de doğduğu söylenebilir. Türkiye’deki Suriyelilerin de hem eğitim durumu oldukça kötü hem de işgücü açısından niteliksizler. Suriyelilerin Türk işgücü piyasasında işsizlik ve kayıt dışı baskısını artırırken çocuk işçiliği sorununu da büyüttüğü belirtilmektedir.[14]

                                                                                          DEVAM EDİNİZ

1.BÖLÜM          2.BÖLÜM          3.BÖLÜM


[1]www.ntvmsnbc.com. 12 Eylül 2012

[2]Cumhuriyet, 14 Aralık 2015 Haber Mine Esen

[3]07 Aralık 2015 Hürriyet

[4]Çocuk Koruma Kanunu 5395/2005

[5]Türk Medeni Kanunu 4721/ 2002

[6]Türk Ceza Kanunu 5237/2005

[7]Milli Eğitim Temel Kanunu 1739/1973

[8]Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı 633/2011

[9]Altuntaş, B. (2003) “Yoksulluk, Zorunlu Göç ve Sokakta Çalışan Çocuklar.” Türkiye İnsan Hakları Hareketi Konferansı 2002. yay. haz., Gül Erdost. Türkiye İnsan Hakları Yay., Ankara, s, 23-36

[10]Küntay E. (2008) “Yaşanmamış Çocukluk: İstanbul Sokaklarının Çocuk İşçileri” Toplumbilim Kent ve Suç Özel Sayısı, ed., Ali Akaya. sayı 23. İstanbul, s, 43-50

[11]Altuntaş, B. (2003) a.g.y., s, 23

[12]Semerci, U.P. ve diğerleri. (2012) Eşitsiz Bir Toplumda Çocukluk: Çocuğun “İyi” Olma Hali”ni Anlamak. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay., İstanbul, s, 1-253

[13]Bauman, Z. (2014) Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır? çev., Hakan Keser. Ayrıntı Yay., İstanbul, s, 17

[14]Erdoğan, M. Ünver C. (2015) Türk İş Dünyasının Türkiye’deki Suriyeliler Konusundaki Görüş, Beklenti ve Önerileri. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Yay. No: 353. Ankara

 

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org