Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org


Uğultu
SHU.Aziz ŞEKER
(Sitemiz yazarı )



bu gece ay düşecek sulara
özlemlerini dağıt gitsin
savur yalnızlığını bir sonbahara
uçup gitsin
ve sakla umutlarını yeni ayrılıklara
kim ne derse desin her ömür kendisiyle biter
acıların çekip gitsin…



Akşamüstü, güneş batmaya yakın, akıp giderken zaman. Kendinden olmayanı tüketirken; ve insan zamana güvenip bekledikçe, kaybettikçe. Zaman bir sır gibi dökülürken özlem dolu dudaklardan…
Dağlar henüz gölgelendiğinde, ufuk çizgisinden göründüler ufacık karınlarıyla. Yüzen birer karartı gibi, alışkın oldukları kıyıya doğru yöneldiler. Her birinin peşinden de martılar çığlık çığlığa doluştular kıyıya. Kıyı yeri, onlar varmadan az önce hareketlenmişti.

Başını, park lambasının direğine dayamış olan ihtiyar adam, kederli kederli bakınıyordu etrafına. Ne olduysa birden ağlamaya başladı. Gözlerinden yaş geliyordu durmamacasına. Ağlamak için yıllarca beklemiş gibiydi.
Balıkçı motorları limandaki yerlerini bir bir alınca her bir yanı da, bulutları sırmalayarak göğü karartıp giden güneşin geride bıraktığı karanlığa inat ışığa kesmişlerdi.
İhtiyar adam elinin ayasıyla gözlerini sildi. Gözyaşları kesilmişti. Öylece bitkin bir halde, olduğu yerde duruyordu şimdi. Mırıldanarak bir şeyler söylendi…

Limandan gürültüler geliyordu. Hareket halindeki kamyonet sesleri insan seslerine, motor seslerine karışıp bütün kentin üzerine bir uğultu halinde yayılıyordu.
İhtiyar adam, güçlü bir soluk alıp verdi. Koltuk değneğini sağ koltuğunun altına yerleştirip, limana doğru ağır aksak ilerlemeye başladı. Koltuk değneğini kullanmasına rağmen yeterince alışamamıştı bir bacağının kesilmiş olmasına. Tam bu an bacağının kesildiği yerden ara ara vücuduna yayılan o acıyı hissetti. Koltuk değneğinin yere değince çıkardığı sesleri duyunca buz gibi oldu vücudu. Yüreğinin çarpıntısı başında atıyordu sanki. Bu çarpıntı bir süre sonra vücudunun her yanını kapladı; vücudu kasıldı. Yorulmuştu da. Duraksadı. Az bir zaman soluklandı. Anlamsız birtakım cümleler sarf etti… Titriyordu. Boğazına dizilen hıçkırıkları, ağlamamak için zor tutuyordu. Bulunduğu yerden, denizin kıyıya vuran köpüklü dalgalarının sesini işitiyordu.

Karanlık basmıştı ortalığı. Hafifçe aydınlattığı etrafıyla gökte kızıl bir tepsi gibi duruyordu ay.

Koltuk değneğinin yardımıyla yürüyordu. Uzadıkça uzuyordu liman yolu. Kıyıdan gelen gürültünün ortasında buldu kendisini bir süre sonra, heyecanlandı.
Büyük bir gayretle çalışıyordu denizciler. Balıkçı motorlarından su gibi boşaltılıyordu teknelere hamsiler. Teknelerden kasalara, kasalardan kamyonlara… kamyonlarsa son sürat kent dışına, balık pazarlarına gidiyorlardı.
Yüreğinde bir burkulma, bir acı duydu. Vücudunu soğuk bir ter basmıştı, ürpertilerle sarsılıyordu, insanların, kamyonların arasından yavaş yavaş geçiyordu. Kaybolmak istiyordu, cebindeki poşetiyle…

Geceye keskin çığlıklar düşüren aç martılar, limanı aydınlatan şehir ışıklarının altında alacalı beyaza kesmiş tüylerinin gökte çizdiği desenlerle, delirmiş gibi uçuşuyorlardı.

Duraksadı. Yorgun ve yaşlı gözlerle umutsuzca, etrafında çalışan insanlara bakındı. Kime açacaktı cebindeki poşeti, kimden isteyecekti göz hakkını. Karanlıkta eriyip bitmek istiyordu, bu duyguyu açık açık duyumsuyordu. Yaşamsal bir duyguymuş gibi buna sarılıyordu.

İnsan kaybettiklerine mi sarılırdı? Bir daha onları kurguladığı şekilde yaşayacakmış gibi…

Kısa bir süre içinde bütün kent, esen rüzgârın da etkisiyle hamsi kokusuna batmıştı. Kent hamsi kokuyordu. Tersanenin ara sokakları bile ezilmiş hamsi yığınlarıyla doluydu. Yollar bile hamsi suyundan geçilmiyordu. Her bir yan insafsızca kokuyordu adeta.
O, çalışan insanlara uzaktan bakabiliyordu ancak. Belki de kendi varlığını fark edebilecek birilerinin çıkıp yanına gelmesini bekliyordu. Hiç mi acıyacak birisi yoktu? Ne tuhaf bir duyguydu, acınmak…
Bulunduğu yerden ayrılırken, yaralı bir kuş gibi deniz işçilerinin bir sağında bir solunda bitiyordu. Onlarsa bir türkü nakaratında hep bir ağızdan büyük bir şevkle çalışıyorlardı. İhtiyar adam hiç değilse birisiyle göz göze gelmek için ufak bir olanak arıyordu. Bunu da başaramıyordu. Başarsa kaybettikleriyle yüzleşecekti…

Hava, insanı üşütecek kadar soğumuştu. Kışın, en rüzgârlı havalarından arta kalan bir soğuk döktürüyordu üşüten gök karanlığı. Birden bir el tuttu omuz başından, dostçaydı. Başını kaldırıp hüzünle baktı. Beklemediği bir rastlantıyı yaşıyordu. Kaç yıl önce çalışmışlardı bir ağ motorunda, anımsamakta bile zorluk çekiyordu. Gözlerindeki hüzün gitti, ışıdı, sevindi gözleri. Öteki duymuştu, bir zaman önce bacaklarından birisinin kesildiğini, ihtiyarın bacağına bakamadı. İhtiyarsa, karşısındakinin, bacağını görüp görmediği konusunda içsel bir tereddüt yaşıyordu.
Konuştular, sıcacıktılar. İşçilerden yana doğru gittiler. Öteki, bir büyük poşet aldı çalıştığı ağ motorundan. Hamsiyle doldurdu. Geriye döndü. O, gitmişti. Ortalıkta görünmüyordu. Balıkla dolu kasa yüklü kamyonların arasından hızlı adımlarla geçti. Hava balık ve deniz kokuyordu. Etrafa bakındı. Gözleri, topallayan birisini arıyordu. Kimseyi göremedi, bir acı yalnızlık doldu içine. Sağanak sağanak anılar gelip buldu o an yüreğini... Yüreği hep ilk hissettiği an’ıyla çarptı durdu bedeninde…

Kale surlarını aydınlatan ışığın altından, koltuk değneğiyle yürüyen, o olmalıydı. Koşsa yetişirdi. Koşmadı. Derin bir vicdan azabına gömüldü, içinde bir şeylerin uyanışını, öfkesini hissetti. Benliğinde birtakım belirsiz şeylerin acısı gidip geldi. Nedensiz sorularla dağılan belleğini ancak toparlayabildi. Gerisin geri, elindeki poşet dolusu balıklarla döndü. Çalıştığı ağ motoruna çıktı, mutfağa girdi, bir sigara yaktı. Limanda olup bitenlere göz ucuyla baktı, ay ışığı altında türlü türlü şekillerde görünüyordu limanın sessiz yüzü de. Ama her şey bu kadar anlamsız olmamıştı dese yanılmazdı da. İçini saran dumanı dökmek istiyordu. Gözyaşları, ağrıyan yüreğinin kirini taşıyordu şimdi…

“Bu şehrin en yoksul insanı ben miyim?” diye düşündü ihtiyar adam. Bunu düşünürken güçlükle soluyordu. Cebindeki boş poşeti devşirip buruşturuyordu, gözleri kaygı doluydu…

Eve yaklaşmıştı… Kapıdan şöyle bir içeriyi süzdü, evin içi daracıktı, ekşi ekşi yoksulluk kokuyordu, karanlıktı. Odanın içindeki divanda sancılar içinde kıvranan yaşlı kadın, düzensiz aralıklarla inliyordu. İhtiyar adamın kapıdan içeriye girdiğini görünce sessizce ona bakmaya başladı. Yüzü çöküktü, bedeni zayıfçaydı, gözleri fersizdi. Söyleniyordu, dişsiz olan ağzından birkaç iradesiz sözcük zar zor çıktı:
“Getirmedin mi bir şey?”
İhtiyar adam ölgün bir suskunluk içinde yatakta kıvrananı anlamaya çalışıyordu. İçinde bir acıma duygusu kabarıp duruyordu, baktığı kişiden gözlerini kaçırdı.
Evin içi tamamen kararmıştı. Odadaki eşyalar rengini yitirmiş, bir belirsizliğe gömülmüştü. Yatmakta olan yaşlı kadının hırıltılı çıkan soluğundan başka bir ses duyulmuyordu. İhtiyar adamın kafası, eve girdiğinden beri karmakarışıktı. Kendi kendine: “Nasıl yaşayacağız? Nasıl?... Gücümüz kalmadı artık!..” diye söylendi. Daha fazla soru sormak istemiyordu kendisine, verecek bir tek cevap bulamıyordu çünkü. Öylesine bir bitkinlik içinde, yerdeki yastıkların üzerine çekildi. Anılarına daldı. Uyumuştu…

Perdenin aralığından günün ilk ışıkları halka halka sızıyordu içeriye. Sabah olmuştu. İhtiyar adam şöyle bir gerindi, esnedi. Divanın üzerinde yatan ihtiyar kadından kaçmak, uzaklaşmak istiyordu. Nereye gidecekti ki? “Denize gitmeliyim” diye bir cümle döküldü ağzından. Sonra bu düşünceden çarçabuk vazgeçti. Kendini cezalandırmakla neye ulaşacağını kestiremiyordu.
İhtiyar kadın, boğulurcasına öksürüyordu. Yakınlaşan ölümün sesini andırıyordu bu ürkütücü ses insana. İhtiyar adam, öyle alışmıştı ki bu irinli boğuk sese, bu sesi dinleyecek kadar bir dikkat dahi veremiyordu artık. Yaşamla ölüm arasındaki gidiş gelişlerin savaşımıydı bu hastalıklı ses.
Ona karşı sevgi duyup duymadığının çelişkisini yaşıyordu. Giderse, o hasta haliyle yalnız bırakacaktı ihtiyar kadını. Yalnız kalırsa daha erken ölecekti belki de.
Soru soruyordu, cevap alamıyordu. Sessizliğin getirdiği sonrasızlığın belirsizliğini yaşıyordu. Her şey yanıtsızdı, ölüm, yaşam, sevgi… ve bıkmadan soruyordu: “Hangi hakla yoksul bırakıldık? Çalışmadığımız için mi, hayır!” Bu tür düşünceler savrulup gidiyordu usundan… yorgundu.
Oturduğu yerden ayağa kalktı. Divanda yatan ihtiyar kadına doğru topallayarak ilerledi. Koltuk değneği belli belirsiz yumuşakça yere değiyordu. Ağır ağır sokuldu yatanın yöresine. Hayat kıpırtısı arayan bir bakışla baktı yatmakta olana. Koltuk değneğine dayalı olarak dimdik durmaya çalışıyordu. Beklediği bir şey yoktu aslında. Yatanın yüzü kırış kırıştı. Evliliklerinin ilk yıllarını anımsadı. Yüzünden telaşsız bir gülümseme geçti; kırık dökük. İç çekti. Bir kuş uçup gitmişti yuvasından. Bir daha gelmeyeceğini bile bile.
Mutfağa doğru döndü. Mutfağın çatlak duvarlarından içeriye doğru soğuk bir rüzgâr esiyordu. Masanın üstündeki çaydanlığı alarak su doldurdu bidonlardan birinden. Su dolu çaydanlığı küçük tüpün üstüne yerleştirdi. Cebindeki kibrit kutusunu çıkartıp bir kibrit çaktı. Yanan kibrite esrarlı esrarlı baktı. Kibrit söndü. Küllenen kibrit çubuğunu yere attı. Bu davranışı birkaç kez tekrarladı. Sonra tüpü açtı, yakmaya çalıştı, başaramadı. Yine denedi, yine başaramadı, tüp bitmişti. Her bir yanı titredi birden.
Mutfaktan dışarı çıktı. Odanın içi sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanmasına rağmen soğuktu. İhtiyar kadın, yatağının içinde kımıltısız bir halde duruyordu. Ara ara acılı nefes alıp verdiği de olmasa öldüğü zannedilecekti. İhtiyar adam yanına gitti, onu uzun uzun seyretti. Odanın boğucu havasına daha fazla dayanamayacağını anlayınca dışarı attı kendisini.

Sonbaharın en rüzgârlı, iç karatıcı günlerinden biriydi, şehir sabahın bu saatlerinde her zamanki ıssızlığını yaşıyordu. İhtiyar adam, şehrin dışına doğru koltuk değneğinin yardımıyla yürüdü. Bu şekilde bir saat kadar yol aldı. Yorulunca denize yakın bir yere oturdu.

Batıdan kara kara yağmur bulutları sökülüp geliyordu. Uzaklarda, yağan yağmurun yoğunluğuyla kararmıştı dağlar. Dalmıştı. Dalgınlığı, denizin yüzeyine kadar gelmiş olan balıkların çıkarmış olduğu şapırtılarla bozulabildi ancak. Ara ara havaya fırlayıp denize düşen balıklar göz alıcı renkteydiler.
Bulutların üstünde şimşekler çakıyordu. Deniz grileşmişti. Gök gürültüleri insanı ürpertiyordu. Evet doğa bir kez daha güçlüydü.

Yavaş yavaş fışıldayan yağmur, ihtiyar adamı da ıslatıyordu. “Yağsa da boğulsam!” diye söylendi o ara ihtiyar adam.
Sürüye sürüye biraz ileriye gitti. Koltuk değneği gerilerde kalmıştı.
Neler yapmamıştı ki, hayatında: Beden işçiliği, balıkçılık, seyyar satıcılık, hamallık… yaptığı işler içinde severek yaptığı tek iş balıkçılıktı. İnsanın yatışması, sıkıntılarından arınması için, bazen denize açılması gerektiğine inanıyordu. Denizin ulaşılmaz maviliği insanı alıp götürüyordu en güzel zamanlara…
Kıyıya yakın gecen bir balıkçı teknesinin motor gürültüsüyle canlanır gibi oldu. Tekne geçip gitti. İhtiyar adam denize çok yaklaşmıştı. Dalgaların kıya vurduğu köpükleri elleriyle tutabiliyordu.
Denizin kıyıya vuran dalgalarının çıkarmış olduğu tatlı karmaşık gürültüyü dinliyordu. Yağmur hızlanmıştı. O, bilinmeyen bir evrene doğru gidiyordu.
Kararlıydı. Yapmak istediğini yapıyordu. Uzaklardaydı o nemlenmiş gözleri. Bir süre kımıltısız kaldı. Sonra sükûna ulaşır gibi denize bıraktı vücudunu. İçinde, yaşama dair ne varsa çekip çıkarıyordu deniz. O ise uykuya dalar gibi denize batıyordu.

Sinop 2003