Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri


Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org


AYDIN SOSYOLOJİSİ AÇISINDAN DİYALEKTİĞİN YÜZYILA YANSIYAN BİLGESİ,YALÇIN KÜÇÜK

Aziz ŞEKER  (Sosyal Hizmet Uzman/Sitemiz Yazarı)
Yazarımızın yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
     
 shuaziz@gmail.com  ulaştırabilirsiniz.
 

 
 

“Tanzimat aydını, Meşrutiyet aydını ve Cumhuriyet aydını tutarlı olamadı. Bunda kuşku yok. Fakat demokrat idi. Demokrat aydın tutarlı olabilir mi? Demokrat hareket bir burjuva hareketi idi. Tutarlı olamaz.”


“Bilgi, her zaman bilgidir ve çok değerlidir. Doğru, her zaman, kendi halinde bile, devrimci’dir.”

Yalçın KÜÇÜK

Uzun söze gerek yok. Yalçın Küçük bir bilim adamı. Politikaya, edebiyata duyarlı ve nesnel kökleri ölçüsünde derinliği, etki alanı geniş olan bir yüzyıl aydını. Çocukluğu bilim adamı olmak özlemiyle geçmiş bir ekonomist de. O bir yolcu; bilimin yolcusu, aydınlığın, yalnızlığın yolcusu. Kaçınılmaz zorla mücadele eden tek kişilik bir ordu, silahıysa yalnızca kalemi. Diyalektiğin yüzyıla yansıyan bilgesi… O uzun koşunun soluklanmayan örneği… Diyalektiğin Türkiye’deki Tanrısı…

Çalışkan ve üretken. Dünya sorunlarına, ülke sorunlarına, toplum sorunlarına sırt çevirmemiş bir akademisyen aynı zamanda… Yayınladığı bir yığın kitapla, diliyle, aydın tavrıyla, sorumluluğuyla, vermiş olduğu mücadele ile belge ve kaynaklarıyla bir muhalif. Kendisini tanımamız konusunda bize ışık tutacak bir şekilde diyor ki, “Hegel’in belki de en büyük katkısı, düşünceye büyük bir hız takması ve sonsuz bir güç yüklemesidir. Hegel’de, düşüncenin kendisi büyüleyicidir. Marx, bu hızda, Hegel ile aynı yerdedir ve düşüncenin gücüne kütle giydirmektedir. Aydın mı, bu noktada hem hegelyen ve hem marksist olandır. Aydın, düşüncenin hızına ve gücüne inanan saf’tır” (Küçük 2004:18). Kuşkusuz bu saflık çok hızlı bir şekilde çok fazla olguyu görmek, bilmek, yanıt üretmek, görünmeyenler üzerindeyse çalışma yapmak haliyle ilintilidir.


Yalçın Küçük’ün yaşamı “kaçınılmayan zorunlulukların özetidir.” Bu durumun dayattığı sorumluluğu, hayatında geçen bir olayı anlatarak okuyucusuna somutlar: “Bekaa Vadisi’ne gidip, A. Öcalan ile mülakat yapmanın bana düşmeyeceği konusunda herkesle hemfikirim; fakat Türkiye’ye karşı silahlı bir hareket vardı ve Öcalan, bunun başındaydı, ne istiyor ve kimse bilmiyordu. Ben halkımın bunu bilmek hakkı olduğunu düşünüyordum, bu tanıma Kürtlerimiz de dâhildir, onlar da bilmiyorlardı, kimse yapmadığına göre, bu işi ‘boşluk kabul etmeyen Yalçın, yapacaktır’ diyordum. Gidişim de gelişim de romandır. Mülakatlardan berat ettim ve yine de, Ankara’da, dalda, bir ranzadan daha küçük bir karanlık hücrede, on beş gün, taş üstünde yattım. Şikâyet mi ediyorum; ne yaptıysam, ‘Türkiye Aydını’ adına yaptım ve sorumluluktan hiç kaçamadım. Ben hiç şikâyet etmedim, etmesini de bilmiyorum” (Küçük 2004: 25).


İnatçıdır. Dobradır. Cesurdur.

Yalçın Küçük’ün yüreği ise yıllardır bir parçası olduğu Türk Aydınını eleştirmek konusunda hiç boş geçmez. Türk aydınının “red, kurgu ve bir de ütopya alanında son derece yoksul olduğuna” dair fikirler ileri sürer. Hesaplaşması kendisiyle olduğu kadar Türk aydınıyladır da: Ona göre “aydınlar iki türlüdür; köksüzler, bunlar dışarıdaki her rüzgârı içlerine alır ve Konya dervişleri örneği dönerler. Bir de dönmez aydınlar var, bunlar dağ Türkmenleri’nin gelenekte yaptığını, akıl planında üretiyorlar ve yabancı rüzgârlardan nefret ediyorlar. Şimdi son mevzi bunlardır” (Küçük 2004:72). Bütün bunları ifade ederken kendisine de cesur bir kritikle yönelmesini bilir. Sovyet deneyimini örnek vererek şöyle bir değerlendirmeye doğru gider, “devrim adına aydını kuklalaştıran yapılardan uzak kalabildim, zordur ancak başarabildim” der ve ardından bir saptama yapar: “Türkiye entelektüelinin en büyük tatmin objesi, ün’dür. ‘Ünlü’ olmak, bilemediğim bir yolla, her aydın adayına, ilkokul yıllarından itibaren içeriliyor, bu nedenle, enternasyonal toplantıları çok seviyor ve enternasyonal kimselerle buluşmaya çok yüksek bir değer biçiyor. Bu artık, Türkiye entelijansiyası için bir ‘toplumsal içgüdü’ durumundadır. Türk aydını ile zıtların birliğini yaşıyorum, aydınımız hep görünmek istiyor, ben ‘görsel’ değilim, görünmeyi ve hele ‘meşhur’ sayılmayı sevmiyorum” (Küçük 2004:84–119).

YALÇIN KÜÇÜK’ÜN BATI AYDININA BAKIŞI VE AYDINLAR SOSYOLOJİSİ


“…ne zaman insan kötümserse o zaman bilin ki, Orta Çağ’dayız… Bozulmadan bozmak ve sürüleşmeden sürüleştirmenin imkânsız olduğu bir çağa adım atmış bulunuyoruz. Sürüler, ikinci baharı’ndalar ve buna ‘Yeni Orta Çağ’ diyoruz.”

Yalçın KÜÇÜK

Yalçın Küçük’te “aydın, aklıyla mücadele ederek toplumu değiştirmek isteyen insandır” (Küçük 1984:490). “Aydın, aydınlatmak ister. Ancak kaçınılmaz olarak engelle karşılaşır; bu yüzden, mutlak, mücadele etmesi gerekir” (Küçük 1983:138).

“Arapça ‘münevver’ kelimesinin doğrudan çevirisi olan ‘aydın’, Batı dillerindeki ‘entelektüel’ kelimesine göre çok daha fazla enerji yüklüdür. Ancak ‘entelektüel’ kelimesindeki akıl unsurundan yoksundur. Bu nedenle olsa gerek, Türkçe’de ‘aydın’ kelimesi yerine zaman zaman ‘entelektüel’ kelimesini kullanmak zorunlu oluyor” (Küçük 2004:526).

“Batı’da aydının sonu İspanya İç Savaşı’dır. Arkasından hiçbir büyük filozof çıkmadı. İspanya İç Savaşı, Batı’da, aydının son canlanması olmuştur ve kategorik olarak tükenmiştir. Bundan sonra Batı’da ‘aydın-benzer’ sadece Russel ve Chomsky var, her ikisi de idealist ve filozoflukları tartışmalıdır. Aydını şöyle tanımlıyoruz: çıkar dünyasına aklı ve inadıyla karşı koyandır. Aydın, aklı ile mücadele edendir ve ne yazık, ancak düşünce inadında zahmetle karşılaştığı zaman, aydın diyebiliyoruz. Demek ki mutlak bir tarif yapmanın güçlükleri var, relatif olmak zorundayız. Bu yönüyle aydın tek yanlı adamdır.

Soğuk Savaş’la birlikte gerçek aydınlar, Latin Amerika ve Doğu Ülkelerinden çıkmaya başlamıştır. Saldırının buralarda ve çevre ülkelerde odaklaşması bu nedenledir.

Toplumumuzda şu anda aydın tanrıcıklara bir başkaldırı var. Edebiyat lobileri ile kavganın temelinde de bu var. Burada benim önemli gördüğüm nokta şudur; aydın karpuz değildir ve dolayısıyla sayamayız. ‘Kaç tane’, bu aydın alanında çok anlamsızdır, çünkü aydın nicel değil, niteldir. Şuradaki bireylerden ayakta kaldıysa, aydın bitmemiştir, tükenmemiştir. Şu anda bir tükenmeden değil kırımdan söz edebiliriz. Yazılarımda da var, artık Türk aydınının zafer dönemini idrak ediyoruz. Son otuz yılda ne söylediyse kabul edilmiştir. Amerika kötüdür dedi, günümüz deyimiyle, şer yuvasıdır, dedi, şimdi tüm Türkiye bunu kabul ediyor. Bu topraklarda Kürt vardır demiştir, bütün bunu diyenler zulüm görmüştür, ama gerçek kabul edilmiştir. Şimdi düzen kendi içinde kavga ediyor. Biri, daha çok vardır, öbürü daha az vardır, diyor. Aydının, tezlerinde, çok büyük zafer kazandığı bir dönemde, aydının tükendiğini kabul edemeyiz. Bir paradigma değişikliği denebilir, bu da aydın hareketi içinde iç savaş demektir. Aydın düzleminde, iç savaş, bir yenilenme ve canlanma sürecidir. Türkiye aydını rehabilite edilmiş ve meşrulaşmıştır; ‘meşruiyeti’, savcılar planında anlamıyorum, topluma gereklilik anlamındadır.

Bugün, halk ve toplum, aydına daha çok muhtaç olduğunu hissetmektedir. Çok zaman unutuyoruz, aydın, halk değildir; halkı değiştiren vektörlerden birisidir. Yine unutuyoruz, bugün yeniden çubuğu tersine bükme zamanını yaşıyoruz; halka koştuk, halklaştık. Güzel, fakat halklaştığımız zamanda aydın fakültelerimizi yitirmeye başladık. Bu nedenle bugün, aydını ve sol’u, halktan, gecekondudan, varoşlardan çıkarmak zorundayız. Yaşam olarak, 1950 ve 1960 yıllarının aydın formatına dönmek durumundayız” (Küçük 2004:141).

AYDIN YALNIZLIĞI VE TÜRK AYDINI


“Türk aydını tercüme odasında doğdu, ancak bir büyük öğretmeni var: ‘Yenilgi Öğretmen.’ ”

Yalçın KÜÇÜK

Yalçın Küçük’e göre aydın sol olmalıdır. Yani “aydın inatla düzeni değiştirmeye uğraşan insandır. Felsefeci de budur. Düzeni değiştirmek istemeyeni aydın olarak tarif edemeyiz. Çünkü önünde engel yoktur. Bugün çok az olsa da, İslamcı kesimden, anti-emperyalist aklı ileryalist aklı ile isteyenler çıkıyor ve bunu görmezlikten gelemeyiz. Fakat yine de bir vektör olmaktan uzaktır ve bu nedenle, ‘münevver’ ve ‘aydın’ ayrımı yerindedir. Münevver, embriyonik haldedir” ( Küçük 2004:141–142).


“Aydın, yalnız kimsedir. Yalnızlıktan korkan fakat yalnızlığa katlanabilen kimsedir. Aydın için yalnızlıktan kurtulmak amaç; yalnızlıktan kaçmak ise ölümdür. Yalnızlığa dayanmak aydının yaşam sınavı, daha uygun bir deyimle, Darwinist geçididir. Darwinist sınavdan başarıyla geçemeyen aydın, ölüme mahkûmdur. Ölü aydın mücadele edemez; toplumuna ve insanlığa hizmet veremez” (Küçük 2004:527).


Küçük, aydın yalnızlığını ise şu şekilde anlatır: “aydının zaman zaman yalnız olmasa bile ‘kimsesiz’ yaşamayı tercih etmesini çok önemli buluyorum. Ben hiç ‘yalnız’ olmadım, çünkü her zaman en azından kendimle birlikte idim ve hep konuşuyordum. ‘Kimsesizlik’ ise, bu bir keşiş yaşamıdır ve bir Doğulu icadıdır. Keşiş yaşam, insanın kendisini en çok eleştirdiği ve en çok estetize ettiği dönemdir. Kişi, keşiş yolla kendisini düzeltiyor, tavsiye ediyorum” ( Küçük 2004: 143). Ve devam eder, “aydın hep bir çevre içinde olmalıdır ama organik bağ içinde hiç olmamalıdır. Türk aydınını… korku, organ tutkusu, hepsi hepsi, bizi özgürlükçü olmaktan uzaklaştırıyor. Kuşkusuz bunlar, ek nedenlerdir ve tarihimiz, yapımız da özgürlük damarlarının gelişmesini engellemiştir. Tekrar ediyorum, özgürlükçü olamayız” (Küçük 2004:143). “Ben Türkiye aydınının, Türk aydınının parçası olmaktan onur duyuyorum, yaşamım kıvançlıdır, alay ettirmem… Bugün, üniversitelerin, yakın zamanda tekrar atıldım, bir kışladan daha az özgürlükçü olduğunu biliyorum. Kıraç toprak kadar verimsizdir. Kışla çok daha özgürlükçü ve Gebze Zindanı’nın ana maltası, İstanbul Üniversitesi’nden daha entelektüeldir. Üniversiteleri ve hapishaneleri gezdiğim için karşılaştırma yapabiliyorum” (Küçük 2004:144).

“Türkiye’de iki aydın ‘yasak’ oldu. Türkiye’de iki aydının kitaplarını okumak ve zaman zaman ismini telaffuz etmek, en büyük günah ve yasak sayıldı. Birisi, Namık Kemal ve diğeri Nâzım Hikmet. Bir düşünür, bir bilim veya politika adamı değil. Gerçi Namık Kemal’de bunlar da var. Fakat Namık Kemal ve Nâzım’ın edebiyat eserleri yasak sayıldı. Türkiye’de ikinci nesil ‘illegal’ olarak Namık Kemal’i okuyarak birbirini tanıdı. Türkiye’de üçüncü nesil yine ‘illegal’ olarak Nâzım’ı okuyarak birbirini tanıdı” (Küçük 2004:162).


“Türkiye’de aydın ilginçtir. Her ülkede aydın ilginçtir. Doğası gereği öyle. Aydın, biraz da uyumsuz olabilendir. Yaşadığı ortam ile çelişkisi olan kimsedir. Aydın, biraz da, kendi kendisiyle çelişkisi olan kimsedir. Çünkü aydın, tanımı gereği, gelişen kimsedir. Ama çelişki olmadan gelişme olmaz. Aydın gelişen, gelişirken, biraz da geliştiren kimsedir. Geliştirmeyen, aydın olmaz.

Türkiye’de aydın sevimlidir. Başka ülkelerde de öyle olsa gerek. Ancak Türkiye’de ve her ülkede, ancak ölü aydın sevimlidir. Yaşayan aydın pek sevimli olamıyor. Aydın, tarihin malı olunca sevimli oluyor. Bir Namık Kemal pek sevimli. Yaşamıyor mu? Bir parça, herkeste ve ‘hepimizde’ yaşıyor. Sürgüne giderken Boğaz’ı geçiren kayıkta, ciddi olarak halkının gelip kendisini kurtaracağını düşünmüş. Beklemiş. Halkı, Namık Kemal’i kurtarmaya gelmemiş. Namık Kemal sürgüne yalnız gitmiş. Namık Kemal sürgüne aydınca gitmiş. Halkının kendisini kurtaracağını bekleyen Namık Kemal bugün yaşamıyor mu? Yaşıyor. Bir parça bugün tüm aydınlarda yaşıyor. Namık Kemal ‘hepimizde’ yaşıyor” (Küçük 2004:316).

Türkiye’ de aydın, görevinin başında değildir. Yalçın Küçük’e göre Tercüme Odası’nda doğan çağdaş aydının “nesnel nedeni ne olursa olsun Türkiye aydının geleneğinde bir tutarsızlık var… Geleneğindeki bu tutarsızlıkla ve büyük bir teorik sığlıkla aydın, Türkiye’de sürekli olarak kendisini kötüler. ‘Aydın ihanet eder.’ Bu söz Türkiye’deki aydının nakaratıdır. Büyük bir güvensizlikle, kurtuluşu kendi dışında ve büyük sayılarda arar. Türkiye aydınının pek teorik yaratıcılığı olamadı. Türkiye aydını, hep teoriyi dışardan aldı. Türkiye aydınının pek teorik geleneği olamadı. Bunda kendi geleneğinin etkisi çok büyük. Bilmeyi çevirme ile eş tutan bir aydın tipolojisinin düşünme alışkanlığı çok zayıf olacak. Türkiye aydını pek kitap okumayı sevmiyor. Kitap okuma geleneği az” (Küçük 2004: 322–326–338–342).

Yalçın Küçük kısaca Türk aydınının tembelliğinden, güçlü olamamasından “şikâyetçi” olurken bile bu durumun sosyolojik-tarihsel altyapısını büyük bir titizlikle vermektedir.

SONUÇ YERİNE YENİ BİR ÖNSÖZ

“Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi arasında, aynı derin uçurum var mıdır, bilmiyorum. Fakat okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasında fark bir Londralı İngilizle bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür.”

(Yaban) Yakup Kadri


“ Türk aydını son derece basitçi…


Teorik geleneği olamayan Türk aydını,

Tanzimat’ı bir İngiliz senaryosu sayar,

Ancak, Reşit Paşa bir büyük aydın

olmakla birlikte Tanzimat’ı İbrahim

Paşa’ya bağlamak mümkündür.


Türk aydını hep dayanak aradı, ilmiye

yeniçeri ile müttefik oldu. Yeni aydın,

kendine, Tanzimat bürokrasisine

dayandı.


Tanzimat aydını saftır, Meşrutiyet

aydını elektrik ve ödüncüdür İdare-i

Maslahatçı.


Teorik geleneği olamayan aydın

bukalemun özelliği gösterir.



Tarih on yıllarla yazılır, on yıllar

Türk aydınının başını döndürür.


Türk aydını on yıllarla ölür, dergilerle

doğar.

Nâzım, Resimli Ay’ın çocuğudur. Şevket Süreyya, Kadro’da doğdu. Aziz Nesin, Marko Paşa ile birlikte ortaya çıktı. Turhan Feyzioğlu ve Aydın Yalçın, Forum’un ikizleridir. Doğan Avcıoğlu ve Mümtaz Soysal, Yön’den geldiler. XX. yüzyılda Türk aydınını etkileyen Türk aydınları yalnızca dergilerden doğdular” (Küçük 2004: 535–536–537–538–539).


Sonuç olarak 21. yüzyıla henüz girmişken bir vahşet bulutu altından kanla ıslanarak geçen uygarlığın saçağında çağın bilgesi Yalçın Küçük de Türk aydını için son noktasını aydınımızda olan eksikliklerden giderek şu şekilde ortaya koyar;

“…aydınımızda eksik olan bilimdir ve bilimden daha çok ise, ‘kurgu’ eksikliği duyuyoruz; ikisi birden ‘kurgu-bilim’ oluyor, çok eksiktir ve bizim iklimimizde yoktur. Belki de doldurmaya çalışıyorum. Ütopyası ve kurgusu olmayan bir aydınımız var. Reddi ise hiç bilmedi; peki öyleyse nasıl aydın diyebiliriz, asıl sorun buradadır. Belki tarifler üzerinde daha çok çalışmak zorundayız. Tariflere karşı, postmodernist ve aynı anlama gelmek üzere, en cahil, ilaveten en hoyrat savaşların düzenlendiği bir zamanda, tariflerimizi bileği taşına vurmak ve yeniden-kurmak durumundayız. Aydın, herhalde, tariflerinde, tutucu olandır. Tarifi olmayana aydın değil ‘sürü’ diyoruz. Eskileri tartmak ve taşa vurmak bir yana, yeni tarifler peşinde koşuyoruz” ( Küçük 2005: 9–10).


Uygarlık bir koşuysa…

KAYNAKÇA
Küçük, Yalçın; Bilim Ve Edebiyat, İthaki Yayınları, İstanbul, 2004.
Küçük, Yalçın; Aydın Üzerine Tezler, 1830–1980, Cilt 1, Tekin Yayınevi, İstanbul,1984.
Cumhuriyet Dönemi Ansiklopedisi, Cilt 1, İletişim Yayınları, İstanbul, 1983.
Küçük, Yalçın; İsyan (1), İthaki Yayınları, İstanbul, 2005
 

 



Bize Ulaşın