|
|

AYDIN SOSYOLOJİSİ AÇISINDAN DİYALEKTİĞİN YÜZYILA YANSIYAN BİLGESİ,YALÇIN
KÜÇÜK
|
Aziz ŞEKER
(Sosyal Hizmet
Uzman/Sitemiz Yazarı)
Yazarımızın
yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
shuaziz@gmail.com ulaştırabilirsiniz.
|
|
|
“Tanzimat aydını, Meşrutiyet aydını ve Cumhuriyet aydını tutarlı
olamadı. Bunda kuşku yok. Fakat demokrat idi. Demokrat aydın tutarlı
olabilir mi? Demokrat hareket bir burjuva hareketi idi. Tutarlı olamaz.”
“Bilgi, her zaman bilgidir ve çok değerlidir. Doğru, her zaman, kendi
halinde bile, devrimci’dir.”
Yalçın KÜÇÜK
Uzun söze gerek yok. Yalçın Küçük bir bilim adamı. Politikaya, edebiyata
duyarlı ve nesnel kökleri ölçüsünde derinliği, etki alanı geniş olan bir
yüzyıl aydını. Çocukluğu bilim adamı olmak özlemiyle geçmiş bir
ekonomist de. O bir yolcu; bilimin yolcusu, aydınlığın, yalnızlığın
yolcusu. Kaçınılmaz zorla mücadele eden tek kişilik bir ordu, silahıysa
yalnızca kalemi. Diyalektiğin yüzyıla yansıyan bilgesi… O uzun koşunun
soluklanmayan örneği… Diyalektiğin Türkiye’deki Tanrısı…
Çalışkan ve üretken. Dünya sorunlarına, ülke sorunlarına, toplum
sorunlarına sırt çevirmemiş bir akademisyen aynı zamanda… Yayınladığı
bir yığın kitapla, diliyle, aydın tavrıyla, sorumluluğuyla, vermiş
olduğu mücadele ile belge ve kaynaklarıyla bir muhalif. Kendisini
tanımamız konusunda bize ışık tutacak bir şekilde diyor ki, “Hegel’in
belki de en büyük katkısı, düşünceye büyük bir hız takması ve sonsuz bir
güç yüklemesidir. Hegel’de, düşüncenin kendisi büyüleyicidir. Marx, bu
hızda, Hegel ile aynı yerdedir ve düşüncenin gücüne kütle
giydirmektedir. Aydın mı, bu noktada hem hegelyen ve hem marksist
olandır. Aydın, düşüncenin hızına ve gücüne inanan saf’tır” (Küçük
2004:18). Kuşkusuz bu saflık çok hızlı bir şekilde çok fazla olguyu
görmek, bilmek, yanıt üretmek, görünmeyenler üzerindeyse çalışma yapmak
haliyle ilintilidir.
Yalçın Küçük’ün yaşamı “kaçınılmayan zorunlulukların özetidir.” Bu
durumun dayattığı sorumluluğu, hayatında geçen bir olayı anlatarak
okuyucusuna somutlar: “Bekaa Vadisi’ne gidip, A. Öcalan ile mülakat
yapmanın bana düşmeyeceği konusunda herkesle hemfikirim; fakat
Türkiye’ye karşı silahlı bir hareket vardı ve Öcalan, bunun başındaydı,
ne istiyor ve kimse bilmiyordu. Ben halkımın bunu bilmek hakkı olduğunu
düşünüyordum, bu tanıma Kürtlerimiz de dâhildir, onlar da bilmiyorlardı,
kimse yapmadığına göre, bu işi ‘boşluk kabul etmeyen Yalçın, yapacaktır’
diyordum. Gidişim de gelişim de romandır. Mülakatlardan berat ettim ve
yine de, Ankara’da, dalda, bir ranzadan daha küçük bir karanlık hücrede,
on beş gün, taş üstünde yattım. Şikâyet mi ediyorum; ne yaptıysam,
‘Türkiye Aydını’ adına yaptım ve sorumluluktan hiç kaçamadım. Ben hiç
şikâyet etmedim, etmesini de bilmiyorum” (Küçük 2004: 25).
İnatçıdır. Dobradır. Cesurdur.
Yalçın Küçük’ün yüreği ise yıllardır bir parçası olduğu Türk Aydınını
eleştirmek konusunda hiç boş geçmez. Türk aydınının “red, kurgu ve bir
de ütopya alanında son derece yoksul olduğuna” dair fikirler ileri
sürer. Hesaplaşması kendisiyle olduğu kadar Türk aydınıyladır da: Ona
göre “aydınlar iki türlüdür; köksüzler, bunlar dışarıdaki her rüzgârı
içlerine alır ve Konya dervişleri örneği dönerler. Bir de dönmez
aydınlar var, bunlar dağ Türkmenleri’nin gelenekte yaptığını, akıl
planında üretiyorlar ve yabancı rüzgârlardan nefret ediyorlar. Şimdi son
mevzi bunlardır” (Küçük 2004:72). Bütün bunları ifade ederken kendisine
de cesur bir kritikle yönelmesini bilir. Sovyet deneyimini örnek vererek
şöyle bir değerlendirmeye doğru gider, “devrim adına aydını
kuklalaştıran yapılardan uzak kalabildim, zordur ancak başarabildim” der
ve ardından bir saptama yapar: “Türkiye entelektüelinin en büyük tatmin
objesi, ün’dür. ‘Ünlü’ olmak, bilemediğim bir yolla, her aydın adayına,
ilkokul yıllarından itibaren içeriliyor, bu nedenle, enternasyonal
toplantıları çok seviyor ve enternasyonal kimselerle buluşmaya çok
yüksek bir değer biçiyor. Bu artık, Türkiye entelijansiyası için bir
‘toplumsal içgüdü’ durumundadır. Türk aydını ile zıtların birliğini
yaşıyorum, aydınımız hep görünmek istiyor, ben ‘görsel’ değilim,
görünmeyi ve hele ‘meşhur’ sayılmayı sevmiyorum” (Küçük 2004:84–119).
YALÇIN KÜÇÜK’ÜN BATI AYDININA BAKIŞI VE AYDINLAR SOSYOLOJİSİ
“…ne zaman insan kötümserse o zaman bilin ki, Orta Çağ’dayız… Bozulmadan
bozmak ve sürüleşmeden sürüleştirmenin imkânsız olduğu bir çağa adım
atmış bulunuyoruz. Sürüler, ikinci baharı’ndalar ve buna ‘Yeni Orta Çağ’
diyoruz.”
Yalçın KÜÇÜK
Yalçın Küçük’te “aydın, aklıyla mücadele ederek toplumu değiştirmek
isteyen insandır” (Küçük 1984:490). “Aydın, aydınlatmak ister. Ancak
kaçınılmaz olarak engelle karşılaşır; bu yüzden, mutlak, mücadele etmesi
gerekir” (Küçük 1983:138).
“Arapça ‘münevver’ kelimesinin doğrudan çevirisi olan ‘aydın’, Batı
dillerindeki ‘entelektüel’ kelimesine göre çok daha fazla enerji
yüklüdür. Ancak ‘entelektüel’ kelimesindeki akıl unsurundan yoksundur.
Bu nedenle olsa gerek, Türkçe’de ‘aydın’ kelimesi yerine zaman zaman
‘entelektüel’ kelimesini kullanmak zorunlu oluyor” (Küçük 2004:526).
“Batı’da aydının sonu İspanya İç Savaşı’dır. Arkasından hiçbir büyük
filozof çıkmadı. İspanya İç Savaşı, Batı’da, aydının son canlanması
olmuştur ve kategorik olarak tükenmiştir. Bundan sonra Batı’da
‘aydın-benzer’ sadece Russel ve Chomsky var, her ikisi de idealist ve
filozoflukları tartışmalıdır. Aydını şöyle tanımlıyoruz: çıkar dünyasına
aklı ve inadıyla karşı koyandır. Aydın, aklı ile mücadele edendir ve ne
yazık, ancak düşünce inadında zahmetle karşılaştığı zaman, aydın
diyebiliyoruz. Demek ki mutlak bir tarif yapmanın güçlükleri var,
relatif olmak zorundayız. Bu yönüyle aydın tek yanlı adamdır.
Soğuk Savaş’la birlikte gerçek aydınlar, Latin Amerika ve Doğu
Ülkelerinden çıkmaya başlamıştır. Saldırının buralarda ve çevre
ülkelerde odaklaşması bu nedenledir.
Toplumumuzda şu anda aydın tanrıcıklara bir başkaldırı var. Edebiyat
lobileri ile kavganın temelinde de bu var. Burada benim önemli gördüğüm
nokta şudur; aydın karpuz değildir ve dolayısıyla sayamayız. ‘Kaç tane’,
bu aydın alanında çok anlamsızdır, çünkü aydın nicel değil, niteldir.
Şuradaki bireylerden ayakta kaldıysa, aydın bitmemiştir, tükenmemiştir.
Şu anda bir tükenmeden değil kırımdan söz edebiliriz. Yazılarımda da
var, artık Türk aydınının zafer dönemini idrak ediyoruz. Son otuz yılda
ne söylediyse kabul edilmiştir. Amerika kötüdür dedi, günümüz deyimiyle,
şer yuvasıdır, dedi, şimdi tüm Türkiye bunu kabul ediyor. Bu topraklarda
Kürt vardır demiştir, bütün bunu diyenler zulüm görmüştür, ama gerçek
kabul edilmiştir. Şimdi düzen kendi içinde kavga ediyor. Biri, daha çok
vardır, öbürü daha az vardır, diyor. Aydının, tezlerinde, çok büyük
zafer kazandığı bir dönemde, aydının tükendiğini kabul edemeyiz. Bir
paradigma değişikliği denebilir, bu da aydın hareketi içinde iç savaş
demektir. Aydın düzleminde, iç savaş, bir yenilenme ve canlanma
sürecidir. Türkiye aydını rehabilite edilmiş ve meşrulaşmıştır;
‘meşruiyeti’, savcılar planında anlamıyorum, topluma gereklilik
anlamındadır.
Bugün, halk ve toplum, aydına daha çok muhtaç olduğunu hissetmektedir.
Çok zaman unutuyoruz, aydın, halk değildir; halkı değiştiren
vektörlerden birisidir. Yine unutuyoruz, bugün yeniden çubuğu tersine
bükme zamanını yaşıyoruz; halka koştuk, halklaştık. Güzel, fakat
halklaştığımız zamanda aydın fakültelerimizi yitirmeye başladık. Bu
nedenle bugün, aydını ve sol’u, halktan, gecekondudan, varoşlardan
çıkarmak zorundayız. Yaşam olarak, 1950 ve 1960 yıllarının aydın
formatına dönmek durumundayız” (Küçük 2004:141).
AYDIN YALNIZLIĞI VE TÜRK AYDINI
“Türk aydını tercüme odasında doğdu, ancak bir büyük öğretmeni var:
‘Yenilgi Öğretmen.’ ”
Yalçın KÜÇÜK
Yalçın Küçük’e göre aydın sol olmalıdır. Yani “aydın inatla düzeni
değiştirmeye uğraşan insandır. Felsefeci de budur. Düzeni değiştirmek
istemeyeni aydın olarak tarif edemeyiz. Çünkü önünde engel yoktur. Bugün
çok az olsa da, İslamcı kesimden, anti-emperyalist aklı ileryalist aklı
ile isteyenler çıkıyor ve bunu görmezlikten gelemeyiz. Fakat yine de bir
vektör olmaktan uzaktır ve bu nedenle, ‘münevver’ ve ‘aydın’ ayrımı
yerindedir. Münevver, embriyonik haldedir” ( Küçük 2004:141–142).
“Aydın, yalnız kimsedir. Yalnızlıktan korkan fakat yalnızlığa
katlanabilen kimsedir. Aydın için yalnızlıktan kurtulmak amaç;
yalnızlıktan kaçmak ise ölümdür. Yalnızlığa dayanmak aydının yaşam
sınavı, daha uygun bir deyimle, Darwinist geçididir. Darwinist sınavdan
başarıyla geçemeyen aydın, ölüme mahkûmdur. Ölü aydın mücadele edemez;
toplumuna ve insanlığa hizmet veremez” (Küçük 2004:527).
Küçük, aydın yalnızlığını ise şu şekilde anlatır: “aydının zaman zaman
yalnız olmasa bile ‘kimsesiz’ yaşamayı tercih etmesini çok önemli
buluyorum. Ben hiç ‘yalnız’ olmadım, çünkü her zaman en azından kendimle
birlikte idim ve hep konuşuyordum. ‘Kimsesizlik’ ise, bu bir keşiş
yaşamıdır ve bir Doğulu icadıdır. Keşiş yaşam, insanın kendisini en çok
eleştirdiği ve en çok estetize ettiği dönemdir. Kişi, keşiş yolla
kendisini düzeltiyor, tavsiye ediyorum” ( Küçük 2004: 143). Ve devam
eder, “aydın hep bir çevre içinde olmalıdır ama organik bağ içinde hiç
olmamalıdır. Türk aydınını… korku, organ tutkusu, hepsi hepsi, bizi
özgürlükçü olmaktan uzaklaştırıyor. Kuşkusuz bunlar, ek nedenlerdir ve
tarihimiz, yapımız da özgürlük damarlarının gelişmesini engellemiştir.
Tekrar ediyorum, özgürlükçü olamayız” (Küçük 2004:143). “Ben Türkiye
aydınının, Türk aydınının parçası olmaktan onur duyuyorum, yaşamım
kıvançlıdır, alay ettirmem… Bugün, üniversitelerin, yakın zamanda tekrar
atıldım, bir kışladan daha az özgürlükçü olduğunu biliyorum. Kıraç
toprak kadar verimsizdir. Kışla çok daha özgürlükçü ve Gebze Zindanı’nın
ana maltası, İstanbul Üniversitesi’nden daha entelektüeldir.
Üniversiteleri ve hapishaneleri gezdiğim için karşılaştırma
yapabiliyorum” (Küçük 2004:144).
“Türkiye’de iki aydın ‘yasak’ oldu. Türkiye’de iki aydının kitaplarını
okumak ve zaman zaman ismini telaffuz etmek, en büyük günah ve yasak
sayıldı. Birisi, Namık Kemal ve diğeri Nâzım Hikmet. Bir düşünür, bir
bilim veya politika adamı değil. Gerçi Namık Kemal’de bunlar da var.
Fakat Namık Kemal ve Nâzım’ın edebiyat eserleri yasak sayıldı.
Türkiye’de ikinci nesil ‘illegal’ olarak Namık Kemal’i okuyarak
birbirini tanıdı. Türkiye’de üçüncü nesil yine ‘illegal’ olarak Nâzım’ı
okuyarak birbirini tanıdı” (Küçük 2004:162).
“Türkiye’de aydın ilginçtir. Her ülkede aydın ilginçtir. Doğası gereği
öyle. Aydın, biraz da uyumsuz olabilendir. Yaşadığı ortam ile çelişkisi
olan kimsedir. Aydın, biraz da, kendi kendisiyle çelişkisi olan
kimsedir. Çünkü aydın, tanımı gereği, gelişen kimsedir. Ama çelişki
olmadan gelişme olmaz. Aydın gelişen, gelişirken, biraz da geliştiren
kimsedir. Geliştirmeyen, aydın olmaz.
Türkiye’de aydın sevimlidir. Başka ülkelerde de öyle olsa gerek. Ancak
Türkiye’de ve her ülkede, ancak ölü aydın sevimlidir. Yaşayan aydın pek
sevimli olamıyor. Aydın, tarihin malı olunca sevimli oluyor. Bir Namık
Kemal pek sevimli. Yaşamıyor mu? Bir parça, herkeste ve ‘hepimizde’
yaşıyor. Sürgüne giderken Boğaz’ı geçiren kayıkta, ciddi olarak halkının
gelip kendisini kurtaracağını düşünmüş. Beklemiş. Halkı, Namık Kemal’i
kurtarmaya gelmemiş. Namık Kemal sürgüne yalnız gitmiş. Namık Kemal
sürgüne aydınca gitmiş. Halkının kendisini kurtaracağını bekleyen Namık
Kemal bugün yaşamıyor mu? Yaşıyor. Bir parça bugün tüm aydınlarda
yaşıyor. Namık Kemal ‘hepimizde’ yaşıyor” (Küçük 2004:316).
Türkiye’ de aydın, görevinin başında değildir. Yalçın Küçük’e göre
Tercüme Odası’nda doğan çağdaş aydının “nesnel nedeni ne olursa olsun
Türkiye aydının geleneğinde bir tutarsızlık var… Geleneğindeki bu
tutarsızlıkla ve büyük bir teorik sığlıkla aydın, Türkiye’de sürekli
olarak kendisini kötüler. ‘Aydın ihanet eder.’ Bu söz Türkiye’deki
aydının nakaratıdır. Büyük bir güvensizlikle, kurtuluşu kendi dışında ve
büyük sayılarda arar. Türkiye aydınının pek teorik yaratıcılığı olamadı.
Türkiye aydını, hep teoriyi dışardan aldı. Türkiye aydınının pek teorik
geleneği olamadı. Bunda kendi geleneğinin etkisi çok büyük. Bilmeyi
çevirme ile eş tutan bir aydın tipolojisinin düşünme alışkanlığı çok
zayıf olacak. Türkiye aydını pek kitap okumayı sevmiyor. Kitap okuma
geleneği az” (Küçük 2004: 322–326–338–342).
Yalçın Küçük kısaca Türk aydınının tembelliğinden, güçlü olamamasından
“şikâyetçi” olurken bile bu durumun sosyolojik-tarihsel altyapısını
büyük bir titizlikle vermektedir.
SONUÇ YERİNE YENİ BİR ÖNSÖZ
“Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi arasında, aynı derin
uçurum var mıdır, bilmiyorum. Fakat okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir
Anadolu köylüsü arasında fark bir Londralı İngilizle bir Pencaplı Hintli
arasındaki farktan daha büyüktür.”
(Yaban) Yakup Kadri
“ Türk aydını son derece basitçi…
Teorik geleneği olamayan Türk aydını,
Tanzimat’ı bir İngiliz senaryosu sayar,
Ancak, Reşit Paşa bir büyük aydın
olmakla birlikte Tanzimat’ı İbrahim
Paşa’ya bağlamak mümkündür.
Türk aydını hep dayanak aradı, ilmiye
yeniçeri ile müttefik oldu. Yeni aydın,
kendine, Tanzimat bürokrasisine
dayandı.
Tanzimat aydını saftır, Meşrutiyet
aydını elektrik ve ödüncüdür İdare-i
Maslahatçı.
Teorik geleneği olamayan aydın
bukalemun özelliği gösterir.
Tarih on yıllarla yazılır, on yıllar
Türk aydınının başını döndürür.
Türk aydını on yıllarla ölür, dergilerle
doğar.
Nâzım, Resimli Ay’ın çocuğudur. Şevket Süreyya, Kadro’da doğdu. Aziz
Nesin, Marko Paşa ile birlikte ortaya çıktı. Turhan Feyzioğlu ve Aydın
Yalçın, Forum’un ikizleridir. Doğan Avcıoğlu ve Mümtaz Soysal, Yön’den
geldiler. XX. yüzyılda Türk aydınını etkileyen Türk aydınları yalnızca
dergilerden doğdular” (Küçük 2004: 535–536–537–538–539).
Sonuç olarak 21. yüzyıla henüz girmişken bir vahşet bulutu altından
kanla ıslanarak geçen uygarlığın saçağında çağın bilgesi Yalçın Küçük de
Türk aydını için son noktasını aydınımızda olan eksikliklerden giderek
şu şekilde ortaya koyar;
“…aydınımızda eksik olan bilimdir ve bilimden daha çok ise, ‘kurgu’
eksikliği duyuyoruz; ikisi birden ‘kurgu-bilim’ oluyor, çok eksiktir ve
bizim iklimimizde yoktur. Belki de doldurmaya çalışıyorum. Ütopyası ve
kurgusu olmayan bir aydınımız var. Reddi ise hiç bilmedi; peki öyleyse
nasıl aydın diyebiliriz, asıl sorun buradadır. Belki tarifler üzerinde
daha çok çalışmak zorundayız. Tariflere karşı, postmodernist ve aynı
anlama gelmek üzere, en cahil, ilaveten en hoyrat savaşların
düzenlendiği bir zamanda, tariflerimizi bileği taşına vurmak ve
yeniden-kurmak durumundayız. Aydın, herhalde, tariflerinde, tutucu
olandır. Tarifi olmayana aydın değil ‘sürü’ diyoruz. Eskileri tartmak ve
taşa vurmak bir yana, yeni tarifler peşinde koşuyoruz” ( Küçük 2005:
9–10).
Uygarlık bir koşuysa…
KAYNAKÇA
Küçük, Yalçın; Bilim Ve Edebiyat, İthaki Yayınları, İstanbul, 2004.
Küçük, Yalçın; Aydın Üzerine Tezler, 1830–1980, Cilt 1, Tekin Yayınevi,
İstanbul,1984.
Cumhuriyet Dönemi Ansiklopedisi, Cilt 1, İletişim Yayınları, İstanbul,
1983.
Küçük, Yalçın; İsyan (1), İthaki Yayınları, İstanbul, 2005
|
|
|