Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

YALNIZLAR GÜZELDİR

Sosyal Hizmet Uzmanı Aziz ŞEKER/Sitemiz Yazarı

Salonda geziniyordum. Hoşuma gittiğinden değil. Bir zorunluluk gibi olmuştu bu gezinme durumum artık. Yalnızlıktan olsa gerek, o yalnızlık değil mi ki, hiçbir acıyı onarmayan…



İnsan ömrüne yanıt bulmakla geçiriyordu zamanını; hep aşık olma düşü, hep en güzelini bekleme umuduyla. Oysa saçlarını tararken en güzel ayrılıkların gözleri ıslak bir ayrılıktan anılar biriktiriyordu.

Salonun sessizliği bunaltıcı bir hal almaya başlayınca radyoyu açtım. Stüdyoda bulunan konuklar gizemli bir şekilde “geceden” söz ediyorlardı. Kıpırtısız dinlemeye başladım. Konuklardan; sesinden çıkardığım yaşlıca olanı tiyatroyu bırakmış bir oyuncuydu. Israrla “yalnızlar güzeldir” diyordu. Ve bunu bir gerçeklikmiş gibi sık sık tekrarlıyordu. Kendisi mutlak bir yalnızlık içinde yaşadığı için mi böyle bir şey söylemişti? Bilmiyordum. Konuklarına telaşlı telaşlı sorular yönlendiren genç kız da merak edip “neden?” diye ufak bir soru sorma zahmetine düşmemişti. Onun aklı fikri bir diğer konuk olan ruh hastalıkları doktorunun anlatmaya çalıştıklarındaydı. Yüzyılın peygamberleriymişçesine söz ediyordu mesleğinden doktor. Bir ara stüdyodan onun sesinden başka bir ses duyulmadı. Radyonun düğmesini kapatmak için davrandığımda, “biz ruh hastalıkları doktorları oldukça, yalnızlık hissetmeyecektir insanlık” diye sözlerini bağlıyordu. Kendisinin bile şaşırdığı bir şiir akıcılığında kurmuş gibiydi cümlesini...

Gece dışarıda yıldız şırıltılarıyla desenliyordu gök karanlığını. Ay bir buğuda yaslamıştı yüzünü karanlığa. Karanlığı bir hüzün ateşiyle yakıyordu. Karanlık usuldan tütüyordu. Henüz üşütmeyen bir yaz sonu rüzgârı sonbaharın gelişini azda olsa haber veriyordu estirdikleriyle. Şehir horul horul horluyordu. Şehir garından bir doğu treni geçti ağır ağır. Ufak tıkırtılar bırakarak gerilerde kaybolup gitti sesi. Birkaç sokak köpeği karşılıklı ürüdü. Uzak gök karanlığında bir uçak yıldızların arasından bir yıldız gibi karayarak gitti tasasız, hiç görmediğim uzak ülkelerden birine. O ülkelerde sayısız özlem ve sevgi… Ölümü düşündüm bir an. Soğuk bir tere battı çıktı bedenim. Ürperdim. Ölümün çaresizliğine, başka bir şeye değil. Dalıp gittim. Ölümdü tek galibi yaşamın bir de doğum. Ya çaresiz kalmamız. Anlatılır gibi değil.

İnsan yalnızdı. Ama güzeli bilmiyordu. Ölümü de… Güzelliği, doğduktan sonra öğreniyordu. Ona öğretiyorlardı. O, güzel olana sadık kalmak için çabalarken güzel olmanın ne demek olduğunu da öğreniyordu. Tıpkı yalnızlık gibi… Yalnızlığın ne olduğunu bilmek için yalnızlığı yaşamalıydı insan. Düş kırıklığı gibi. Güzeli var eden de insanın içindeki tutkuydu. Belki de hoş bir içgüdüydü. Yönelimini, hoşluğu yaşamak için bir başka varlıkta somutlayan… Ve insandı şiiri yaşamın;

Düş vuruyoruz / Yakarken yanaklarımızı. / Sabahları ve akşamları. / Yaşam veriyoruz. / Yaşamak umuduyla. / Gidene… / Ve umut karanlıksa da / Ömürdür… / Giden / Bir tül gibi… / Hissetmeden… / Sürüklenen günün teninde… / Geride kalandır fırtınada saçları taranan bir yüz gibi… / yaşarmış gözlerle / anlatıldığı gibi anlayamamak yaşamı / anlayamamak. / Ya aşk! / bir kılıçtır değer durur göğse / susar senfoniler / yangın da olsa gözler / ölü aşklar için… / Bir gün gelir serçeler uçmaz / sabah açmaz / hep erken sanılır / geç kalınsa da… / Hep intihardır oysa yaşanmayanlar / ya sevdiğini söylerken ağlayanlar… / Umutlar böyle yaşanmaz / bir bulut gibi ıslaksa gözleri sevgilinin / hüzünlerle, anılarla, kadehlerle, yolculuklarla, yağmurlarda yıkanan özlemlerle… / Aşk toplum dışıdır / tıpkı / silahlar altındaki esirler gibi… / Esirlere yaşam olmaz… Düşlerine de…

Sonbahar bir kağnı vakurluğunda sokuluyordu doğaya. Doğa sessizleşiyor, içine doğru çekiliyordu. Gecenin bu saatleri daha bir üşütmeye başlamıştı canlıları. Her canlı kendi varlığına gizleniyordu.

Bir kapı kapandı apartmanın içinde. Bir çocuk ağlaması geldi belli belirsiz. Merdivenlerden ilerlerken sağa sola çarpan yorgun bir erkek sesiyle doldu birden apartmanın içi. Kulağımı kaldığım dairenin giriş kapısına yakınlaştırdım. “Ben bu dünyayı yakmazsam, çocuğum yakar, satarım ulannn! hepinizi, çıksanıza!..” diye söyleniyordu merdivenlerden aşağıya inmeye çalışan. Kaldığım dairenin önüne gelince, kapıyı açtım. Apartman otomatiği sönmüştü. Ağzındaki sigaradan nerede olduğunu kestirdim. Havada sallanan kolunu tutmamla içeri çekmem bir anda oldu. Bu sırada “öldürmeyin beni” diye kırık dökük bir cümle dudaklarının arasından çıkmıştı. Mutfağa götürdüm. Masaya oturttum. Baygın gözleriyle bana bakıyordu. “Sessiz olur musun?” dedim. Neden çekindiyse sustu oracıkta. Deminden beri süren çocuk ağlaması kısık kısık geliyordu. “Duyuyor musun?” dedim. Anlamsız, amaçsız yüzüme baktı. Sonra; “neden ağlatıyorlar bu gece yarısı bu çocuğu, gösteririm ona ben” diyerek konuşmasını sürdürecekti ki, tuttum elinden; “sen eve girince ağlamaya başladı çocuk, sen ağlattın onu!” dedim. Ne söyleyeceğini bilemez bir halde takıldı yüzü bir yerlere, gözleri yaşardı. Tuttum elinden, dışarı çıkardım. “Yaşayacak bir şeylerin kaldığına inanmıyorsan” dedim ve sustum. Anlamıştı. Çıkıp gitti…
Eylül 2006