|
|
|
|
|
YALNIZLAR KENTİ
gidilecek
yer kalmamışsa yalnızlık vardır
Selim Issızada
Kent suskundu. Deniz ulaşılmaz bir mavilik değildi. Kentin içindeydi. Dalgasızdı. Bir çarşaf gibi kımıltısız ufka doğru buğulanarak, tüterek uzayıp gidiyordu. Güneşten süzülen ışıl ışıl bir aydınlık denizin üstüne serpilip büyüyordu. Yakın ya da uzak deniz kentlerinden gelmişlerdi. Dinleniyorlardı. Kıyıdaki sessizlik büyüktü. Her ân yırtılacak gibiydi. Gökyüzünde bir tek martı uçmuyordu. Adanın öte yüzünde olmalıydılar. Kent lağımının denize aktığı yerde… İskeleye yapışık duran balıkçı motorlarından dışarıya çıkarılan ağlar büyük bir gayretle temizleniyor, yırtıkları dikiliyor, düzenleniyorlardı. Balıkçılar birlik içinde çalışıyorlardı. Ve günbatımını bekliyorlardı. Kimisi usuldan dingince kemençesiz bir Karadeniz türküsü söylüyor, kimisi geçmiş zaman öykülerinden bir şeyler anlatıyordu yanı başındaki arkadaşına… Sessizlik ara ara okşanır gibiydi. Kent dışından gelen kamyonlar, kamyonetler, otobüsler bir ağırbaşlılıkla bekliyorlardı geceyi. Otobüslerin koltukları sökülmüş yerlerine yataklar yerleştirilmişti. Avlanmış balıkları araçlara taşıyacak olan insanlar buralarda konaklıyorlardı. Kente yabancıydılar. Denizden ekmeğini kazanan deniz emekçileriydiler bu insanlar. O adam göründü ilerden. Bir eliyle sapından tuttuğu tırmığını omzuna atmıştı. Pantolonu dışında bir şey yoktu üstünde. Tüm göğsü çıplaktı, teni güneşte yanmıştı. Sakindi. Diğer elinde el yazısıyla yazılı bir döviz taşıyordu. Yazılanlar okunamıyordu. İnsanlardan uzak duruyordu. Kim bilir yüzyılını yaşayan bir Diyojen’di. Hem o Diyojen değimliydi ki buralarda yaşayan. Elbette yaşamıştı bu sahil kentinde. Hem de bir gece yarısı elinde feneriyle, “insan, insan! arıyorum” diyerek. Geçip gitti önümden. Her zaman ki gibi bakakaldım ardı sıra. Evi kentin dışındaydı. Ev denemezdi kaldığı yere, ama sadeydi, korkusuzdu, doğayla içiceydi, saygındı. Bu kent uzaktı, yalnızdı, unutulmuştu. Bir cennet misali küçük bir sahil kentiydi haritada… Bir kirli koku olmadık yerde vurdu yüzüme. Sayılmayacak kadar çok hamsi balığı dökülmüştü yerlere. İnsanın bu kokuya böğürmesi işten bile değildi. Sahilde birbirine bağlı bir halde sıralanan teknelerin altında hamsi yığınları göze çarpıyordu. Belki de satılmayacak denli küçük olmalarındandır dökülmelerinin nedeni. İşte insanoğlu coğrafyanın bir yakasını balığa hasret bırakırken bir yakasında denize döküyordu umarsızca. Balık ucuzdu buralarda. En yoksul insanın bile bu sonbahar gününde elde edebileceği kadar ucuzdu, boldu. Gökyüzü bir açılıp bir kapanıyordu. Güneş çekilip gitmek üzereydi günden. Güneşin som ışıklarını alan bulutlar hoş bir kızıllıkta sırmalanmıştı. Bir hüzün çökmüştü denize. Erişilmez güzellikte bir hüzün… Yine başladı akşam. Gündüzün düşleri geceye konuk oldu. Gece biraz yalnızlık demekti. Yalnızlıksa biraz ölümdü, birde beklenecek bir kimse yoksa… Kıyı boyunca sıralı duran balıkçı motorları bir cayırtıyla yanıp tutuştular. Az sonra peş peşe denize açıldılar. Karanlık denizin üstünde bir ışık huzmesi gibi kayıp gittiler uzaklara… Balık pazarında söz sahibi olan insanlar küçük guruplar halinde geziniyorlardı kıyı boyunca. Gecenin ilerleyen saatlerine aldırmaksızın ilk balıkçı teknesi yanaştı iskeleye. İskeleye bitişik lastiklere sürtünerek durdu. Kamyonlar hareket halinde bekleşiyorlardı. Kasalar hazırlanmış, buzlar kırılmıştı. Boş inen kovalar dolu olarak kasalara boşaltılıyordu. Dolan kasalar araçlara diziliyor yerine bir yenisi geliyordu hemen. Kaç gündür böyleydi. Deniz balık veriyordu insana hem de karşılıksız. Ve kentte göze çarpan tek hareketlilik buydu. Her yan bu saatte taze balık ve deniz kokuyordu. Kent bütün bunlardan haberli ya da habersiz geceyle örtünüyordu. Sinop Sonbahar 2003
|
| ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
. |
|