KÜLTÜR & SANAT

 


YAŞAR KEMAL’İN ROMANLARINDA DOĞA BETİMLEMELERİNİN ÖNEMİ-2

Aziz ŞEKER / Sosyal Hizmet Uzmanı

Sitemiz Editörü 
shuaziz@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

   

 Yer Demir Gök Bakır’da Çukurova’ya baharın gelişini betimleyen yazar aynı canlılıkta doğayı bir bütün olarak romana dokur: “Bir sabah gözlerini açtılar ki, bahar gelmiş. Bozkırın baharı böyle­dir, böyle birden geliverir.

Bozkırda bahar çıldırmıştı. Her yılkinden bin beter. Kayalar, sular, dağ taş, yer gök yemyeşildi. Ve orman tepeden tırnağa kokuyor­du. Ninnileniyordu. Bir sürü de ak kuş doldurmuştu dalları.Bozkırın baharı geç gelir. Çiçekleri de daha geç açar. Çiçeklerin sapları bir parmak boyunda var yok, kısa, küt olur. Bozkır çiçekleri­nin renkleri alabildiğine parlaktır. Kırmızıysa, böyle bir kırmızı hiçbir yerde görülmüş değildir... Sarısı, mavisi, turuncusu da öyledir. Gece karanlığında bile gözükürler. Kokuları keskindir. Bu yüzden, üstünde çiçek olsun olmasın, eğil, bozkır toprağını kokla, mis gibi kokar. Bir avuç toprak alıp koynuna koy, günlerce, acı, keskin, baş döndürücü bozkır çiçekleriyle kokarsın. İyicene, çıkmamacasına toprağa sinmiştir koku.”14

Kuşkusuz Çukurova demek yalnızca bahar demek değildir. Yaşar Kemal doğanın yaşam sunan varlığından sıyrılıp doğanın insan için etkisini dikkate aldığı zaman doğanın anlamı daha bir olumsuzlanır. Örneğin Ölmez Otu’nda pamuk toplamaya giden köylüler için Çukurova olumsuz koşullarıyla işlenir:

“Çukurova tekin değildir. Bir uçsuz bucaksız düzlüktür. Bataklıktır, büklüktür, akarsular, ulu denizlerdir. Bulut örneği gelen sivrisi­nekler... Çukurova bir sonsuz aklıktır. Göğe yükselmiş, ulu devler gibi ayağa kalkmış yürümüş, bin bir renkli ulu devlercesine uçan, akan toz direkleridir. Çukurova sarı sıcaktır. Toz dumandır. Otsuz ağaçsız, yan yana ördolmus bir belalı topraktır. Sıtmadır, hastalıktır. Sızlayan kemik, akan terdir. Otomobildir, traktör, biçerdöver, konuşmayan, sırasında yalnız bağıran, insanüstü bir yaratık, pamuktan el, ipek ten, ibrişim saçtır. Hasır şapka, ak libas, kara gözdür. Tekin de­ğil, tekin değil... Yeşil bir ejderhadır. Bulut örneği gökyüzünden hışılayarak gelir. Çukurdan dönünceye kadar Toros köylüsü rahatsızdır, korku içindedir, işini bitirip bir gün önce dağına, bozkırına dönmek ister. Daha geldiğinin ikinci günü dağlar özlemi, bozkır özlemi içini yakar, kavurur.”15

Yalnızca baharı değil kimileyin romanlarında geçen dağları anlatış tarzının da estetik bir yönü vardır.

Yağmurcuk Kuşu’nda Düldüldağı, Halil ile Şahin arasında geçen konuşmada yazar tarafından şöyle betimlenir:

“Düldüldağının üstüne sabaha kadar bir ışık seli boşanmış durmuş, tanyerleri ışırken de dağ bir apak ışık dumanı altında kalmış, milyonlarca ipiltiyle yalbırdamış durmuştu.”16

Karıncanın Su İçtiği, Süphan dağı betimlemesi ile dolu doludur:

“Patnos ovasına, Süphan dağının dibine tam kuşluk vaktinde geldi. Başını kaldırdı dağın doruğuna baktı. Dağ sütbeyaz bir duvar gibi yükseliyordu. Doruğu duman içindeydi. Doruğun yanından yöresinden, ağzına kadar, renk renk çiçekle dolmuş ovaya bacaklarını sarkıtıp kanatlarını kısmış turnalar üst üste iniyorlar, salınarak oradan oraya ağır ağır yürüyorlardı. Gökten, durmadan o kadar çok turna sağılıyordu ki ovaya, ova turna sürüleriyle doluyordu. Gün ışığı altında Süphan dağı billurdandı. Uzun boyunlu, uzun kanatlı, uzun bacaklı kuşların bacak­larının üstlerinden sarkan kırmızı, yeşil, mavi, sarı telleri şırlayan gün ışığında renk renk kıvılcımlanıyor, ovaya çökmüş yoğun ışık altında yalp yalp ediyordu.”17

Yazar Yusufçuk Yusuf’ta da Düldüldağından söz eder:

“Ve Düldüldağı bir morarıyor, bir bakır rengi oluyordu. Sabahları, gün doğdu doğacak, sivri biçimli doruğuyla uçuk bir mavide, belli belirsiz, ince dalgalar gibi durup kalmış daha uçuk, duman gibi bir mavi de, neredeyse göğe karışacakmış gibi duran sıradağların ardında sallanıyordu, incecik, gökyüzüne yapışmış, ardı gözüken bir bulut gibi.”18

Ortadirek’te ise tüm güzelliğiyle sunulan bir başka dağdır:

“Karşıdaki dağın sırtına neredeyse gün vuracaktı. Dağ soluklanır gerinir gibiydi. Sıcacık, ışıltılı günü bekliyordu. Sarılı, kırmızılı, mor halkalı yeşile çalan mavi, aydınlık kanatlı yabanarıları uzun bacaklı, yuvalarının önüne yığılmış karıncalar, yuvalarına büzülüp tek gözlerini açmış kartallar, bir koğukta üst üste yığılmış, bulut aklığında dağ güvercinleri, yabancı atmacalar, doğanlar, peri yuvası dedikleri yumak yumak dikene binlercesi dolmuş uğur böcekleri, dağkeçileri, korkak çakallar, uzun, yalımcasına savrulan kırmızı kuyruklarıyla tilkiler, sarı gazellerin üstüne boylu boyunca uzanmış, kış uykusuna yatmış mosmor, tatlı ayılar, kayadan kayaya uçan süzgün, muradına erememiş kız gözlü, kederli geyikler, solucanlar, büyük küçük kuşlar, yeraltı, yerüs­tü tekmil yaratığıyla dağ, göğsünü, ağzını açmış, sırtına vuracak sıcak günü bekliyordu.”19

Doğa olaylarını verişindeki yaratıcılık ise Yaşar Kemal’in romancılığının yetkinliğinin bir sonucudur. Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde bir doğa olayı anlatılırken kullandığı imgelemde bunu bulabiliriz:

“Hışım gibi bir yağmur yağıyordu. Yağan yağmur sapsarıydı. Ne bir gök gürültüsü, ne bir şimşek ışığı, durmadan, bozulmadan biteviye yukardan aşağı düşen, kesintisiz sular, aydınlık, koygun sarı yağmur.

Gece duvar gibi karanlıktı. Yağmurun koygun, uzak sesi ovayı doldurmuştu. Toprak gibi, ta gibi yoğun. Başkaca ortada çıt yoktu.”20

………………………………………………………………………………

“Şimdi şu kocaman Çukurova toprağı uyanan insanlar kişneyen atlar, böğüren sığırlar, heykiren parslarla dolmuş, ötüşen, birbirine değen kanatları gökyüzünü doldurmuş kuşlar, kuşlarla, kelebekler, böcekler, ceylanlar, geyikler, sansarlarla dolmuş. Ağzına kadar dolmuş çalkanan, zelzeleye uğramışçana şangırdayan Çukurova toprağı…”21

Derviş’in adamlarıyla birlikte Mustafa Beyi yakalayıp götürdüğü yeri ise şu şekilde anlatır:

“Anavarza kayalıkları sıcaktan çatır çatır yanıyor, tütüyordu. Sararmış kekiklerin kokuları kayalara sinmiş, arada bir esen yel bir dalga kekik kokusu getiriyordu, kavrulmuş. Çirişsikilerinin yöresinde çelik yeşili karınları, mavi saydam kanatlarıyla hızlı bir yanıp bir sönen arı­lar dolaşıyordu. Mor, kurumuş, ak benek kayalar bir yerlerden, derin­den uğulduyorlardı. Mor kayalıklarda, yer yer, bir eski Yunanlının elinden açmış çiçekler, gün altında gittikçe morarıyordu. Eski kale du­varı, kalın güçlü, yüzyıllara dayanmış, kekiklerin, karamuk, kesme çalılarının, eşek incirlerinin arasında büyük kesme taşlarıyla yükseliyor­du. Yerlerdeki kahverengi, kahverenginin üstüne mavi, kara, ak çizgili seramik kırıkları, yabanıl toprağı nakışlıyordu. Bir kör yılan, ağır, pul­lu, kırık seramiklerin arasından kayarak bir kaya yarığına giriyordu. Kırmızı dilli, tez ayaklı kertenkeleler, dilleri dışarda, bir top yalım çal­mışlar gibi, oradan oraya telaşla kaçışıyorlardı. Kınalı bir keklik zurbası, uzun, kırmızı damarlı bir kayanın dibinde mavi, parlak göğüsleri, kırmızı gagaları, ayakları, kara, ak çizgili kanatları, uçuk yeşil dolgun gövdeleriyle eşiniyorlar, ince toprağı kanatlarına, sırtlarına savuruyorlardı. Sıcak kızdırdıkça kızdırıyor, ocaktaki yalımdan demire dönmüş kayalıklara, toprağa dokunulmuyordu. Az önce dalga dalga esen yel durmuştu.”22

Bu romanda Çukurova’yı veriş biçimi adeta bir şehri betimleyişi andırır:

“Bu uzak nar bahçesi dağların eteğinde, dört yol ağzındadır. Alt yandaki ova sarı gözlü nergis, mavi çiçekli yarpuz, kokusu dünyayı alan limon, portakal çiçekleri, ak pamuk sarı, sırmalanmış buğdayla balkıyan, geceleri tarlalardaki traktörlerle yıldız yıldız dolan, homurtulu kamyonları, ekini yiyip kusan biçerdöverleri, gürültülü fabrikaları, inanılmayacak kadar büyük şehirleri olan karınca misali insan kaynayan, tozlu, sıcak, ter içinde ak bulutlu Çukurova toprağıdır.”23

Ölmez Otu’nda ise buna yakın bir betimleme yapar, adeta kişilik verir; insan özellikleri yükler Çukurova toprağına:

“Ovayı yağlı, mazot dumanlı, sıcak, buğulu, terli, ışıklı, fırın ağzı gibi kokulu bir gürültü almış çalkalanıyor, Çukurova uyanıyordu. Çukurova yorgundu. Serilmişti. Ağır ağır soluk alıyor, homurdanıyordu. Sıcak, yakıcı, şehvetli, azgın, kudurtucu, uyuşuk, devingen, ele avuca sığmayan bin başlı ejderha… Uyanıyordu. Yağlı, güneşte kavrulan, yanmış bir sarı… Fırın ağzı. Billur kırmızısı yalımı, toza, tozu savrulan.”24
 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org