Sosyal Hizmet Uzmanları Web Sitesi
  

KÜLTÜR&SANAT

Türkiye ve Yaşar Kemal Gerçeği
Aziz ŞEKER/Sitemiz Yazarı
shuaziz@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Kültür/Sanat
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji

Meslek Elamanı Arayan Kurumlar ve İş Arayan Meslek Elamanları


Sitemiz Yazarları

 
Son dönemlerde halkın önemli sorunlarına değinen ve beğeniyle takip edilen haftalık haber ve yorum dergisi Bağımsız’ın 7-13 haziran 2013 tarihli sayısında Ahmet Yıldız, “Nazım Hikmet’den Yaşar Kemal’e Uzanan Bir Ahlak” isimli yazısında Yaşar Kemal’e yönelik değerlendirmelerde bulunmuştu. Özellikle yazıda Yaşar Kemal’in geçtiği bölümlerde kendimizi bir anda ilginç ve bir o kadar anlamsız saptamaları okuyor bulduk. İki güzel dosttan Nazım’ı kendince konumlandıran Yıldız, Yaşar Kemal söz konusu olduğunda nitelikli okuyucuda uyandırılan şüpheyle bir Yalçın Küçük bakış açısı, yeniden mi üretiliyor izlenimini vermiyor değildi. Biliyoruz ki Yalçın Küçük gibi entelektüel bir kimliğin bazı çalışmalarında yer verdiği “Yahudilik” üzerinden giderek kişiler üzerine yaptığı temellendirmelerin pek bir geçerliliğinin olmadığıydı. Yalçın Küçük’te Yaşar Kemal söz konusu olduğunda anlaşılmayan bir kabul etmeme ritüelini aslında hep görüyorduk. (bkz, Y. Küçük. Aydın Üzerine Tezler 1830-1980 1 Kitap. İstanbul, 1984. Bilim ve Edebiyat, İstanbul, 2004).

Ahmet Yıldız yazısında Yaşar Kemal’i nasıl işliyor? Ona bakalım. Yıldız, haklı bir şekilde, sanatçıların toplumun devrimci kesimi olduklarını belirttikten sonra iddialarının nereye gideceğini okuyucuya bırakarak kalemi kuşanıyor: “90’lardan sonra bir şeyler oldu yazar ve şairlerimize; ülkelerine, dilini kullandığı halkına yabancılaştılar… Öncülleri, insanın en alçağını yazan Milan Kundera’ydı. Alçaklık, hainlik edebiyata Kunderalarla, Vaclav Havel’lerle, işbirlikçileri Murat Belgelerle, Altanlarla, Munganlarla giriyordu. Şairler kendi içlerine, giderek de şiirin bütününden uzaklaşıp dizeye gömüldüler; -sanki Divan şiiri hortladı-. Hükümetlerin, Amerikancı paşaların darbelerine karşı tepkileri, karanlık eller tarafından ülkelerine, halkının kültürüne, kazanmış oldukları tüm demokratik kazanımlara ‘toptancı’ bir anlayışla, düşman edildi. Emperyalizme karşı tepkiler Cumhuriyete karşı düşmanlığa ustaca evrildi. Bunda ünlü yazarlarımızın da etkisi oldu. Örneğin Yaşar Kemal on yıl roman yazmayarak Nobel alacağım diye soğuk kuzey ülkelerinde adımladı. Dönünce yukarıdaki anlayışlara alt yapı oluşturan postmodern/kimlikçi politikalara kapılmış olacak ki annesinin babasının kimliğini anımsadı birden; Turgut Özal’ın ünlü ‘Kürt Raporu’nu hazırlayanlardan olduğu söylendi. Yıllarca Kürt dedi de başka bir şey demedi; Ermeni dedi, Rum dedi de doğduğu toprakların kurdunu kuşunu, dağını taşını, börtü böceğini unuttu! Yazdığı yeni romanlarda Türkçe kurudu; ağladı; öksüz kaldı.”[1] Hal şu ki sayın Yıldız, Yaşar Kemal Türkçe yazan ve bu dilin olanaklarını artıran bir sanatçıdır. Anadolu halkları açısından birinin birine üstünlüğünü kabul etmediği gibi halklar arasında bir sorun olmadığını, iyileştirilmesi gereken bir demokrasi ve kurumlarının tam anlamıyla işlemesi gerektiğine inandı ve savundu. İş Türkçeye gelince kimsenin şüphesi olmasın ki Yaşar Kemal Türkçenin Kürt kökenli en yaratıcı yazarıdır. Bu özellik aşağıda açıklanacağı gibi Nobel lobisi tarafından İsveç Akademisine de olumsuz olarak yansıtılmıştır…

Yıldız ayrıca bu koca çınarı en güzel dostlarından biri olan Nazım’la karşılaştırmaya çalışıyor. Çok büyük hata yaptığının farkında değil ki Yaşar Kemal’i, nesnelliği bir yana atıp adeta arabesk cümleler kurma konusundaki acemi vuruşlarını sürdürerek ele alıyor: “Yaşar Kemal’in yıllar süren bu soğukluğu karşısında, -ki işlediği en son fiillerinden biri Fransız Genelkurmay Başkanından ödül alması olmuştu- vatandaşları ondan hiç umudu kesmediler; Yaşar Kemal ne etse ne yapsa Türkçenin yazarı olmaktan kurtulamazdı.”[2] Yıldız bilmeli ki Yaşar Kemal Türkçenin onurlu bir yazarıydı. Yazarlığı, evrensel diliydi. Onun kendine özgü roman dili yalnızca herhangi bir etnisiteye bağlanmayacak kadar dünyanın üzerinde barışı ve sevgiyi besliyordu. Çıkın bakın Yaşar Kemal’in hangi romanında bir etnik yapının bir başka etnik yapı üzerinde oynadığını görürsünüz. Göremezsiniz, çünkü o halka inanmıştı. Halkın sevgisine, kardeşliğine, dostluğuna yer veriyor, ezen her kim olursa olsun ona tepkisini gösteriyordu. Ezen ve ezilen ilişkisini kritik ederken kültürlerin eşit olmasının her seferinde altını çiziyordu. Yıldız’ın yazısında yaptığı en anlaşılmaz hata ise 90 yaşlarını yaşayan, yanan bir çağın en uzun soluklu romancısı olan Yaşar Kemal’i 24 mayıs 2013’te yaptığı konuşmayla bir yerlere ait etmeye vardırdığı işgüzarlığıdır. Yıldız diyor ki; “Halkın sağduyusu önemlidir; halk sabırlıdır, affedicidir, şaşmaz; doğru çıktı. İşte ünlü yazarımız Yaşar Kemal, 24 mayıs 2013 günü memleketi Osmaniye’nin Gökçedam (Hemite) köyünde ‘Yaşar Kemal Parkı’ ve ‘Yaşar Kemal Kültür Evi’nin açılışını yaparken çok büyük, çok yüce bir halkla karşı karşıya olduğunu gördü; çok önemli şeyler söyledi. ‘Yaşar Kemal Yaşar Kemal gibi konuştu’ dersek yeridir. Belki fazla iyimserlik ama halkın karşısına gelince gerçekler daha emredici oluyor ‘vicdan’ insanı yönlendiriyor. Yaşar Kemal törende ne dedi? Alkışlarla kürsüye gelen Yaşar Kemal: ‘Ben bu memlekette bir Kürt köyünde doğdum, Türk köyünde büyüdüm. Bu Hemite’de en sevgili çocuk bendim… Bir kez bile bana ‘Sen Kürtsün’ diye laf söylemediler… Hiçbir köylü ben Kürtüm diye dışlamadı. Biz cennette büyüdük. Hiçbir kötülük görmedim… Şimdi bağırıyorum yine buradan ve Türkiye bunu dinlesin, Türkiye bilsin, bütün Türkiye desin ki ‘Bütün Türkiye Yaşar Kemal’in köyü gibi olsun!’ Ben de bunu yazayım. Benim işim yazmaktır, konuşmak değildir. Bunu yazacağım ben de.”[3] Sayın Yıldız, bu ifadeler garibinize gitmesin, çünkü Yaşar Kemal’e hiç de yabancı olmayan cümlelerdir.

Yaşar Kemal’in 1960’lardan 2010’lu yıllara kadar romanları dışında kaleme aldığı denemelerinde, yaptığı röportajlarında, verdiği söyleşilerde Türkiye’nin en yapısal sorunlarının yanı sıra Türkiye halklarını derinden etkileyen sosyal sorunlar üzerine gerçek bir aydın sorumluluğuyla nasıl eğildiğini görürüz. Önemli olan bunları okuyarak yüzyılı anlamış bir Yaşar Kemal’i değerlendirebilmektir. Yoksa popüler kültürün diliyle Yaşar Kemal’i masaya yatırmaya kimsenin gücü yetmez. (bkz, Y. Kemal. Röportaj kitapları: Nuhun Gemisi/1952, Yanan Ormanlarda Elli Gün/1955, Peri Bacaları/1957, Bir Bulut Kaynıyor/1973, Allahın Askerleri/1978, Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor/1992. Yazılarının toplandığı kitapları: Baldaki Tuz/1974, Ağacın Çürüğü/1980, Ustadır Arı/1995, Zulmün Artsın/1995, Binbir Çiçekli Bahçe/2009, Bu Bir Çağrıdır/2012.) Ahmet Yıldız başta olmak üzere onun gibi düşünenlere, yukarıdaki Yaşar Kemal külliyatını adamakıllı okumadan O’nu eleştirme kolaylığına düşmelerinin aslında pek de vicdani olmadığını belirtmemiz gerekir.

Yıldız, aynı çalışmanın devamında yine aceleyle ekliyor: “Türk halkının yanında olmadı uzun süre, evinden bile çıkmadı dersek yeridir. Anlaşıldı ki bu ‘kimlik’ kavgası bize yakışmıyor; bu kavga biterse herkes birbirini özlemle kucaklayacak; vucüttaki bu hain yabancı zorlamadan bıkmış Kürdün Türkün birbirini özlediğini en büyük yazarımız duyumsamış en sonu bu büyük duyguları ustaca basitleştirerek söylemiş.”[4] Ahmet Yıldız ya Yaşar Kemal’i okumamış, ya hiç dinlememiş ya da onun gerçek kimliğini algılayamamış ya da yaşadıkları onda duygusal bir bakış açısı oluşturmuş olmalı. Bir de Yaşar Kemal ile ilgili kaleme aldıklarını Nazım’a bir puan Yaşar’a sıfır puan verecek şekilde dışa yansıtmasının mantıklı bir gerekçesi yok gibi… Yaşar Kemal ve Nazım Hikmet’in anıtsallığı evrenselliğinden gelir.

Yaşar Kemal insanlık sorunlarının ancak sosyalist bir sistem içerisinde çözümleneceğine inanır. O, sosyalist kimlikli, umutlu, inanmış ve onurlu bir yazardır. Ahmet Yıldız’a başka bir önerimiz, Yaşar Kemal’i 1962 yılında girdiği Türkiye İşçi Partisi saflarında parlamentoya gerçek bir renk getirmiş o güler yüzlü insanlarla okumayabilmesidir. Yaşar Kemal, Türkiye’nin geleceği için taşın altına elini her zaman koyma yürekliliğini göstermiştir. (Not: TİP tüm üzerinde oynanan oyunlara rağmen 1965 yılı Milletvekili Genel Seçimleri’nde %03 oy (276.101 oy) oy aldı. 15 milletvekili parlamentoya girmiştir. Mehmet Ali Aybar (İstanbul), Çetin Altan (İstanbul), Sadun Aren (İstanbul), Behice Boran (Urfa), Rıza Kuas (Ankara), Şaban Erik (Malatya), Muzaffer Karan (Denizli), Yunus Koçak (Konya), Adil Kurtel (Kars), Tarık Ziya Ekinci (Diyarbakır), Yusuf Ziya Bahadanlı (Yozgat), Yahya Kanbolat (Hatay), Ali Karcı (Adana), Kemal Nebioğlu (Tekirdağ), Cemal Hakkı Selek (İzmir)… Türkiye Meclisi tarihinde ilk defa toplumsal gerçekleri kürsüye taşıyan güler yüzlü ve etkili bir muhalefette tanıştı.)

*

Ahmet Yıldız’ın da Yaşar Kemal’i bir Nobel avcısı gibi yansıttığını unutmayarak Nobel gerçeğine geçmeden yine son günlerde Yaşar Kemal’i örtülü eleştiren bir başka örneği verelim: 12.06.2013 tarihinde Balçiçek İlter’in Habertürk’te yayınlanan Söz Sende programında Can Yücel ile ilgili bilgi verirken Cezmi Ersöz, günümüzde sanatçının, edebiyatçının durumuna eğiliyor ve kopma halinde sözü Yaşar Kemal’e bir şekilde getirmeyi başarıyordu: “Yaşar Kemal on sene önce bir cümle kursa idi kurduğu zamanlarda sarsıyordu toplumu, ama şimdi Yaşar Kemal bir cümle kurduğunda toplum o kadar sarsılmıyor. Edebiyatçı şeyini kaybetti…” Ersöz’ün kendine hayrı olmayan bu saptaması için ne denebilir ki? Evet Yaşar Kemal yüzyıla yaklaşan yaşıyla insanlık sorunları karşısında durduğu yerde nettir, ve söyledikleri kitlelere ulaşmaya devam etmektedir. Buna en yakın örnek 1923 doğumlu yazarın ülkesinde yaşananlar için ‘yüreğim yanıyor’ diyebilmesidir. 5 haziran 2013’te Yaşar Kemal, İtalya La Repubblica gazetesine, Gezi Parkı’nda başlayan ve tüm Türkiye’ye yayılan direniş hakkında yazdıklarını, söylediklerini depresyon yazarı Ersöz’ün okumasını öneririz: “Her zaman söylediğim ve desteklediğim gibi dünya bir kültür bahçesidir. Orada binlerce çiçek yetişir ve her çiçeğin kendi rengi ve kokusu vardır. Dünyamız bu bin çeşit çiçeklerle çok güzeldir. Kültürler bunlarla daha da güzelleşirler. Ama bir çiçek yok edilirse o zaman rengi ve kokusu da dünyada biter.

Kültürün imhası aynı anda, insanlığımızın da imhası olur. Ama bilinmesi gerekir ki bir toplumun sağlığı, gücü ve doğruluğu tolerans olduğunda belli olur. Eğer zulüm görürse o zaman acımasız olur zayıflar ve yaratıcılığını yitirir.

Irkçılık da en ağır hastalıktır. Varlıkların yok edilmesi, nefret tohumlarının insanların kalbinde beslenmesinde ırkçılık vardır.

Ve ifade özgürlüğü ve demokrasiye karşı yaratılan kin bizim neslimizde felaketler için büyük rol oynamıştır ve asla affedilemez. Bugün bize gereken demokratik bir rejimdir ve asla insanlık dışı bir baskı ile olmamalıdır.

Gerçek bir demokratik düzeni oturtmak gerekir. Çünkü demokrasi bir gerekliliktir, bir denge unsurudur. Bir rejimde herkesin kendi haysiyetinin olması ve başlıca temel haklarından esirgenmemelidir. Onurumuzu, ekmeğimizi ve zengin kültürümüzü kurtarmak bizim elimizdedir. Gelin hep birlikte uygun bir demokrasi için el ele vererek yüreğimizi, zihnimizi bir araya getirelim.”

NOBEL ve YAŞAR KEMAL GERÇEĞİ

Yaşar Kemal ve Nobel yan yana geldiğinde hemen hemen her okur ya da eleştirmen dünyaca ünlü bu yazara tarihi bir haksızlık yapıldığı konusunda hem fikir görünür. Çağdaş dünya edebiyatı varolduğu sürece bu konu tartışılmaya devam edecek gibi… Çünkü geride mutlak bir haksızlık var. Bu durum dünyaya yayılmış geniş okuyucu kitlesinin dışavurumu. Yoksa koca çınarın pek de umurundan olan bir şey değil! Dünya halkları için yazan bir insanın amacı dünyayı sevgiyle ve umutla güzelleştirmektir. Yaşar Kemal bu yolda üstüne düşeni yapmıştır.

Peki İsveç Akademisi Çukurovalı Homeros’un bu öz oğlundan neden ürkmüştü?

Yaşar Kemal’e Nobel yolu açan sürece genel olarak bakalım: Romanlarının yayınlanmaya başladığı 1953-54 yıllarında Cumhuriyet gazetesinde dizi olarak çıkan İnce Memed ile 1956 yılında “Varlık” roman ödülünü alır. Ödülün daha ilkinde Yaşar Kemal’e verilmesi bazı çevreleri rahatsız edince Yaşar Nabi, ödülün gelenekselleşmemesi için kaldırmak zorunda duyumsar kendisini. Tartışılacak bir konu…

Epik ozanın dört ciltlik İnce Memed eserinin yazımı 39 yıl sürmüştür. Öyle ki her romanını on beş, yirmi yıl kafasında kurguladıktan sonra yazan Yaşar Kemal’in İnce Memed eseri 40’ın üstünde dile çevrilerek basılmıştır. Bu romanın hemen ardından Teneke’yi kaleme alır 1954’te. Daha sonra bir biri ardınca diğerleri gelir. Yapıtları Türkiye’nin ve Dünyanın etkili yazın kurullarından ödüller getirir. Yaşar Kemal’e göre: “İnce Memed ilk olaraktan ‘bestseller’ oldu dünyanın birçok ülkesinde. Önce İngiltere’de, sonra İskandinavya’da, Almanya’da, Fransa’da… Amerika’da bile sevilen bir roman oldu. İşte bu da benim canıma okudu. Ülkemde kanıma ekmek doğrayacak insanlar çoğaldı. Milli Emniyet bile bana Fransız Komünist Partisi’nin desteğiyle Nobel’i aldırdı. Oysa ben salt Nobel adayı olmuştum, o da kimsenin desteğiyle değil, o da İsveç’te üst üste çıkan yirmiye yakın, çok okunan kitaplarımın desteğiyle. Milli Emniyet’in bu raporunu Bay Pipo adlı kitabında açıklayan Soner Yalçın, ‘Yaşar Kemal hiçbir zaman Nobel’i alamadı,’ diye dipnotu geçmiş, bunun üstüne vatandaşlara hiç önem vermediği belli olan Milli Emniyet açıklama yapmamıştı. Ben de içinde, hiçbir kimse de bu yalanın üstüne gitmeye cesaret edememiştik. İşte Türkiye’nin roman yazılacak bir yüzü de bu. Gelecek kuşaklara ne güzel bir konu. Biliyorum bu devir için bir roman yazılacak, bir film çevrilecek. Komik operalar, operetler bile sahnelenecek. Ve bunları da demokratik hükümetler destekleyecek. Başımıza gelenlerden dolayı bizden sonraki gelen kuşaklar utanacak ya elimizden ne gelir ki. İnce Memed yüzünden başıma gelenleri saymakla başa çıkamam. Bin dokuz yüz altmış dörtte büyük bir Amerikan film şirketi İnce Memed’i satın aldı, senaryosunu büyük bir senarist yazdı, Türkiye’ye başvuruldu, bizim hükümet bunu reddetti. Dahası da Süleyman Beyin bir bakanı da Amerikalılar bu filmi dünyanın başka bir yerinde çekerlerse bu dostluğumuzu zedeler diye mektup yazdı. Bu mektubu da bana Londra’da İnce Memed’in senaristi okudu. Sonra İnce Memed hikâyesi sürdü gitti…”[5]

Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul’un birlikte hazırladığı Bay Pipo/Bir MİT Görevlisinin Sıra dışı Yaşamı: Hiram Abas isimli çalışmada Yaşar Kemal’in geçtiği kısmı okuyucuya bir kez daha anımsatalım: “9 aralık 1957 tarihinde dönemin Basın Yayın ve Turizm Umum Müdürü Munis Faik Ozansoy imzasıyla gazete yönetimlerine, çalıştırdıkları muhabir, yazar ve diğer görevliler arasında komünistlikten mahkum olmuş veya şüpheli olarak takibe alınmış kimselerle, Sovyetler Birliği ile Doğu Bloku ülkelerinde uzun veya kısa süre bulunmuş kimselerin durumlarının acele bildirilmesi isteniyordu!.. İşin aslı sonradan anlaşılacaktı, MAH, Türk basınında çalışanlar hakkında rapor hazırlamaktaydı. Örnek mi? İşte Yaşar Kemal’in 42 yıl önce MAH’ta bulunan dosyası: ‘Asıl adı Kemal Gökçeli’dir. 1926 yılında Kadirli’de doğmuştur. Mecidiyeköy Kırmızı Gül Sokak 10/1 numarada oturmaktadır. Matilda Serere isimli ecnebi bir kadınla uzun müddet yaşamış ve 1953 yılında bununla evlenmiştir. Bir gözü kördür.(…) Abidin Dino’nun tesiri ile komünizmi benimsemiştir. 1949’da Adana’da çeltik fabrikası işçilerini greve tahrik ve teşvik ettiğinden altı ay mevkuf kalmış ve fakat delil kifayetsizliğinden beraat etmiştir. Teneke isimli eserinde Adana’da işverenlerin işçilere karşı olan adaletsizliğini tebarüz ettirmek istemiş ve Komünist Kör Celal, namı müstearı ile kendini bu eserin mevzuunda kahraman rolüne sokmuştur.(…) 1954 yılında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen İnce Memed isimli roman lehinde Abidin Dino, Fransız gazetelerinde neşriyat yaptırmış ve bu roman Fransız komünistler tarafından değerlendirilerek Nobel mükâfatı kazandırılmıştır.(…) (MAH’ın istihbaratı yanlıştı; Yaşar Kemal, Nobel Ödülü almadı.) Kemal Tahir, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Melih Cevdet Anday, Yaşar Nabi Nayır gibi tanınmış komünistlerle sıkı fıkı dosttur. İlhamını Orhan Kemal’den almaktadır.(…) Moskova radyosu, 26-27 mayıs 1952 tarihli memleketimizin aleyhindeki neşriyatının sermayesini, Yaşar Kemal’in Cumhuriyet gazetesindeki yazılarından almıştır.(…) 6/3/1954 gün ve Em.Ş.1.B 3075 1166 sayılı yazımızla hakkında gerekli bilgiler verilmiştir. Anadolu’yu sık sık dolaşır ise de pasaport aldığına ve Sovyet Rusya ile peyklerine gittiğine dair bir kayıt ve malumat mevcut değildir.”[6]

Yaşar Kemal asla Nobel ödülü peşinde koşan bir yazar olmadı. Yıllar sonra 1995’de kendisiyle yapılan bir söyleşide bu düşüncenin altını kalınca çizer: “Ben Nobel adayı olmadım ki, kimse kendini Nobel ödülüne aday gösteremez ki… Bildiğim kadarıyla, Nobelin vasiyetine göre, iki yer aday gösterebiliyor. Bir tanesi İsveç Yazarlar Birliği, ikincisi de İsveç Bilimler Akademisi. 1973 yılında Nobel adayı olduğumu İsveç gazeteleri yazdı, nasılsa bizim gazeteler de yazdılar. Burada benim bir günahım yok ki… Aday olup da Nobel alamayan şu dünyada bir ben değilim ki, Tolstoydan Strindberge kadar birçok yazar Nobele aday oldu ve alamadı. Ben alamazsam kıyamet mi kopar? Gelişmekte olan edebiyatımızdan bir başka Nobel alacak adam çıkmaz mı? Üzülmeyelim çıkar. Hem de bir tane iki tane değil. Adaylık Nobel almakta bir aşamadır. 1973’te benim politikam Nobel adayı olmamamı gerektiriyordu, eğer Nobel politikaya veriliyorsa. O dünyadan habersiz kişiler bilsinler ki, Nobel politikaya değil edebiyata veriliyor. Ben de politikanın değil, Nobelin adayı oldum. Bir iki yazımdan dolayı dünya basını böylesine ayağa kalmışsa benim politikamdan değil edebiyatımdan dolayıdır. Onların, yalan borazanlarının burunlarının ucunu görebilecek güçleri olabilseydi, bunun böyle olduğunu bilirlerdi. Emir eri olmak hüner değildir. Hüner dünyayı öğrenebilmektir. Yalan söylemek de hüner değildir.”[7]

Oktay Akbal birçok denemesinin toplandığı, 1977 yılında yayınlanan Yaşasın Edebiyat isimli kitabında bir bölümde Yaşar Kemal ve Nobel’i konu alır: “Bu yıl Yaşar Kemal’in adı çok geçti. Gerçi hemen her yıl gazetelerde okuyoruz Yaşar Kemal’in ödüle aday olduğunu, diyeceksiniz. Geçen yılların ki bizim bir dileğimiz, Yaşar’ı sevenlerin özlemiydi, ama bu yıl İsveç PEN Kulübünün Nobel Edebiyat Ödülüne aday gösterdiği üç-beş dünya yazarı arasındaydı Yaşar Kemal… Birçok romanı dünya dillerine çevrilmiş, özellikle İsveç dilinde romanları basılmış Yaşar Kemal’in bu ödülü kazanması olanağı gerçekten vardı. Ayrıca Türkiye’deki son değişimler, yeniden parlamenter demokrasiye dönüş, sola açılış, Ecevit gibi sosyal demokrasiden yana bir liderin iktidar adayı olması, bütün bu konuların dünya basınında övgüyle anılması da bir Türk yazarının şansını arttıran etkenlerdi. Olmadı, olamadı. İsveç Akademisi ödülü Avustralyalı bir yazara, altmış yaşındaki Patrick White’a verdi. Bu White’i hiç birimiz tanımıyoruz, iyi-kötü bir şey söyleyecek durumda değiliz. Fakat Alfred Nobel’in vasiyetnamesindeki dilek yani ‘ulus ayrımı’ yapılmaması isteği bir kez daha havada kalmıştır. Barışçı, insanlara yararlı nitelikler taşıyan güçlü yapıtlara ödül vermekse amaç, bu yalnız Anglo Amerikan, Fransız, Alman, İtalyan ya da Rus dilinde yazılmış yapıtları ödüllendirmekle gerçekleştirilmez. İsveç Akademisi her zaman ‘yan’ tutucu olmuştur, kendine yakın olanları yeğlemiştir.”[8]

Aynı konuya Zülfü Livaneli de Sevdalım Hayat ismiyle çıkarttığı anı kitabında şu şekilde değinir: “Bir seferinde Yaşar Kemal Nobel ödülüne çok yaklaşmıştı. En güçlü aday olarak adı geçiyordu ve sonradan öğrendiğimize göre, ödülü kazanmaması için hiçbir neden yoktu. Tam o sırada bazı Türkler ve Türkiyeli Kürtler devreye girerek Yaşar Kemal aleyhine bir dedikodu çarkı çevirdiler. İsveç akademisine, Türk edebiyatını iyi bilmediklerini, aslında Yaşar Kemal’in Türkiye’de beşinci sınıf bir yazar olduğunu, sadece o çevrilmiş olduğu için ödülü ona vermenin haksızlık olacağını söylemişler. Bu arada bazı Kürtler de Yaşar Kemal’in Kürt olduğu halde Türkçe yazmasının, Kürt kimliğini inkâr etme anlamına geldiğini öne süren bir kampanya başlattılar. Onlara göre Yaşar Kemal, Kürt halkının masallarını alıp Türklere mal etmekle görevli bir devlet yazarıydı. Lars Gustafson adlı İsveçli romancı, Avusturya’da tanıştığı Diana Canetti adlı Türkiyeli bir yazarın Türkiye’de Yaşar Kemal’den daha ünlü olduğunu yazınca dayanamadım ve yazının yayınlandığı Expressen gazetesine bir açıklama gönderdim. Yıllardır edebiyat dünyasının içinde olduğumu, yayıncılık yaptığımı anlatıp böyle bir Türk yazarı duymadığımı söyledim. Lars Gustafson bana alçakça bir cevap verdi ve ‘Bay Livaneli Diana Canetti’yi Türk yazarı saymıyor ama o büyük şehir, Türkler gelmeden önce Cannetti’lerindi! diyerek beni ırkçılık yapmakla suçladı. Oysa gerçekten de böyle bir Türk yazar duymamıştım, hâlâ da bilmiyorum. Herhalde saçma sapan bir ırkçılıkla suçlandığım ilk ve son tartışma bu olmuştur… Yaşar Kemal’e verecekleri ödülü ertelemeyi uygun görüp Patrick White’a verdiler. Böylece ‘Türk Türk’ün kurdudur!’ kuralı gereği, küçük kıskançlıklar ve çapsız hesaplar yüzünden Yaşar Kemal’in Nobel alması engellendi. Yalnız bu durumda bir öge daha vardı. O da yalnız Türklerin değil, ‘Kürtlerin de Kürtlerin kurdu’ olduğu gerçeğiydi.”[9]

Yaşar Kemal ve Nobel konusu yıllarca dillerden düşmedi. Yaşar Kemal 2008’de L’Espresso’ya konuşurken ‘Nobel’i benim gibi komüniste vermezler’ diyordu. Reha Erus Roma’dan verdiği haberde, Frankfurt Kitap Fuarı’nda Türkiye’nin onur konuğu olması dolayısıyla İtalyan L’Espresso dergisinin Yaşar Kemal’le yaptığı söyleşide Yaşar Kemal’in Boğaziçi’ndeki peygamber’ olarak tanıtıldığını belirtiyordu. Söyleşide Yaşar Kemal Nobel’den şöyle söz etmişti: “Nobel’i benim gibi bir komüniste asla vermezler. Ben hiç düşünmüyorum. Ama düşünmesi size hoş geliyorsa varın düşünün.” Ayrıca L.’Espresso, Yaşar Kemal’i okuyucularına tanıtımda da, kendisini dünya edebiyatının ‘Ata’sı olarak ilan etmişti.[10]

Nobel Edebiyat Ödülü 12 Ekim 2006 tarihinde Yaşar Kemal’in yıllar önce yaptığı öngörüsünü doğrularcasına bir Türk yazara verilir. Politik çıkışlarının Nobel’i almasında etkisini olduğunu gündeme getirenler olsa da ödül Orhan Pamuk’a verilir. İsveç’ten yapılan açıklamalarda ödül verilirken Türkiye’nin siyasi durumunun belirleyici olmadığı ifade edilir. Ülkelerinin önde gelenlerinden Adonis, Tomas Tranströmer, Joyce Carol Oates, Milan Kundera, Mario Vargas Llosa, Amos Oz, Paul Auster, Philip Roth, Doris Lessing, Assia Djebar, Nuruddin Farah, Ryszard Kapuscinski, Inger Christensen listede yer alan adaylar arasındadır.

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi Sekreteri Horace Engdahl yaptığı açıklamada: “Pamuk’un, yaşadığı kentin melankolik ruhunu arayışında/izlerini sürerken kültürlerin çatışması ve birleşmesinde/örülmesinde yeni semboller/simgeler bulduğu” için 2006 Nobel Edebiyat Ödülüne değer bulunduğunu belirtir. Yine İsveç Pen Kulübü Başkanı Björn Linell de, Orhan Pamukla ilgili olarak: “Muhteşem bir yazar, yazarlık kariyerinin zirvesinde, ters görüşleri yüzünden istemeden politik kahraman oldu, Ermeni sorununu ele alarak Türklerin hassas noktasına saldırdı” saptamasında bulunur. Ödülle ilgili olarak Türkiye basınından okunduğu kadarıyla dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in kutlamaması, Erol Manisalı, Banu Avar, Demirtaş Ceyhun, Murat Bardakçı gibi basında yer etmiş kişilerin eleştirileri unutulmadı. Çoğunluk eleştirel yaklaşanların tepkisi Orhan Pamuk’un İsviçre dergisi olan Das Magazin’de bir söyleşide kullandığı abartılı ve gerçeği yansıtmayan şu cümlelerdi: Anadolu topraklarında “30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü, benden başka kimse bundan bahsetmeye cesaret edemedi” yönündeki açıklamasıydı. Bundan sonra ‘Türklüğe hakaret’ davasıyla yargılanması istenen Orhan Pamuk’tan kaynaklı olarak Avrupa Birliği ile Türkiye arasında sıkıntılar yaşandı. Ne ki, dava düşer… Oysa Yaşar Kemal daha 1970-1980-1990’lı yıllarda çoğu insanın cesaret gösterip ele alamadığı konularla ilgili sayfalarca yazılar yazıyor, onuruyla kalemine sadık kalıyordu. Yargılanmaları da çabasıydı. Bu gerçeklik Türkiye zulüm tarihini bilenlerin gözünden kaçmaz. Yaşar Kemal’in başına getirilenler, ötede Çetin Altan gibi bir yazarın Parlamentoda linç edilmeye kalkışılması da…

Nobel olgusu söz konusu edildiğinde üzerinde düşünülmesi gereken acı karelerdir bunlar. Yoksa biliyoruz ki küresel söylemin hatta Batının ikircikli izinden gitmiş bir bakış açısının taçlandırdığı Nobel’in üzerine çok şey söylenir çok şey yazılır. Gerçek olan değerlendirme yapılırken siyasal atmosferin tartışılmasının yanıtının pek üretilmemiş olmasıdır. Yine de Nobel tartışmalarını sonlandırırken Yaşar Kemal’in Orhan Pamuk gibi bir edebiyatçının varoluşunda vermiş olduğu çaba ve onu uluslararası bir alana taşıyan katkısını görmektir. Hayat böyle bir şey; yarınlara umut bırakmak kolay mı? Hiç kolay değil!

Sonuç olarak Nobel’le her dönem adı geçen Yaşar Kemal, Gümüş’e göre, kaleme aldığı eserleriyle yarım yüzyıl boyunca insanoğlunun yüzlerce yıllık serüvenini anlattı, önce insanı yazdı. Sonra doğa gelir, insanı yaratan ve insanlaştıran, insanı insan yapan ortam… Bu yüzden doğanın insan eliyle yok edilişinin sonunda, sıranın insanın yok oluşuna geldiğini belirtir Yaşar Kemal. Bitkilerin, hayvanların ve kuşların soyu tükendikçe insanın da tükeneceğinin kuşkusuz olduğunu düşünür. İnsan, doğayı öldürerek intihar etmektedir. Yaşar Kemal’in romancılığını evrensel ölçülere ulaştıran etmenlerin ilki insanoğlunun serüvenini gözlemden değil, yaratıcılıktan ve düşlerden çıkaran yaratma edimi; ikincisi de doğanın benzersiz anlatıcısı oluşundan gelir.[11]

Yaşar Kemal’i bir Ozan kimliğine taşıyan bu özellikler Onu Anadolu halklarının evrenseli yakalamış romancısı yapmıştır. Unutmayalım ki Dünya romanının‘Boğaziçi’ndeki Peygamber’i olan Yaşar Kemal sesi dostluğun, kardeşliğin ve barışın da görkemli sesidir.

[1] Yıldız, Ahmet: “Nazım Hikmet’den Yaşar Kemal’e Uzanan Bir Ahlak”. Bağımsız. Yıl 1 Sayı 20/ 7-13 Haziran, İstanbul, 2013, s . 56-58

[2] Yıldız, Ahmet: A.g.e., 56-58

[3] Yıldız, Ahmet: A.g.e., 56-58

[4]Yıldız, Ahmet: A.g.e.. 56-58

[5]Andaç, Feridun: “Yaşar Kemal’in Sözlerinde Yaşamak.”Adam Sanat, 197. 2002, s. 6-22

[6] Yalçın, Soner. Doğan Yurdakul: Baypipo/Bir MİT Görevlisinin Sıra dışı Yaşamı: Hiram Abas. Doğan Kitap. İstanbul, 2005, s. 81-82

[7]Kemal, Yaşar: “Edebiyat ve Kürt Sorunu Üstüne Konuşma”. Bu Bir Çağrıdır. YKY. İstanbul, 2012, s. 69-116

[8]Akbal, Oktay: Yaşasın Edebiyat. Sander Yay. İstanbul, 1977, s. 6-77

[9]Livaneli, Zülfü: Sevdalım Hayat. Remzi Kitabevi. İstanbul, 2007, s. 206-207

[10]Erus, Reha: Hürriyet Pazar. 24 Ağustos 2008.

[11]Gümüş, Semih: Yazının Sarkacı Roman. Türkiye İş Bankası Kültür Yay. İstanbul, 2003, s. 57

http://sanatkop.com/ YAYINDADIR.
 


 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org