KÜLTÜR & SANAT

 


YAŞAR KEMAL’İN ROMANLARINDA DOĞA BETİMLEMELERİNİN ÖNEMİ

Aziz ŞEKER / Sosyal Hizmet Uzmanı

Sitemiz Editörü 
shuaziz@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

   

“Trajik sanatçı karamsar değildir-bütün kuşkulu ve korkulur olanları onaylayan Dionysosça bir tutum içindedir…”
(Putların Alacakaranlığı; 34 Nietzsche)


Sosyal Hizmet Uzmanı Aziz ŞEKER
Bir edebiyat türü olan roman içeriğinde doğa betimlemelerinin önemli bir yeri vardır. Roman kahramanlarından tutun da roman olaylarının geçtiği çevreye kadar birçok roman öğesini yazarın başarılı bir şekilde verebilmesi için betimlemenin olanaklarından yararlanması gerekmektedir.
Yaşar Kemal roman olaylarını örgülerken betimlemeye çok sık başvurmasıyla dikkati çekmektedir. Özellikle doğa betimlemelerinin onun romanlarında başlı başına bir yeri vardır. Dört ciltlik İnce Memed nehir romanlarının her cildi doğa betimlemeleriyle başlar.
Yaşar Kemal İnce Memed 1’de roman olaylarının geçeceği fiziksel ortamın yapısını betimsel özellikleriyle taşır okuyucuya:

“Toros dağlarının etekleri ta Akdenizden başlar. Kıyıları döven ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdenizin üstünde daima, top top ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar saatlerce içe kadar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukurovanın bükleri başlar. Örülmüşçesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yeşil, ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha yabani, daha karanlık!
Biraz daha içeri, bir taraftan Anavarzaya, bir taraftan Osmaniyeyi geçip İslahiyeye gidilecek olursa geniş bataklıklara varılır. Bataklıklar yaz aylarında fıkır fıkır kaynar. Kirli, pistir. Kokudan yanına yaklaşılmaz. Çürümüş saz, çürümüş ot, ağaç, kamış, çürümüş toprak kokar. Kışınsa duru, pırıl pırıl, taşkın bir sudur. Yazın otlardan, sazlardan suyun yüzü gözükmez. Kışınsa çarşaf gibi açılır. Bataklıklar geçildikten sonra, tekrar sürülmüş tarlalara gelinir. Toprak yağlı, ışıl ışıldır. Bire kırk, bire elli vermeye hazırlanmıştır. Sıcacık, yumuşaktır.
Üstleri ağır kokulu mersin ağaçlarıyla kaplı tepeler geçildikten sonradır ki, kayalar birdenbire başlar. İnsan birden ürker. Kayalarla birlikte çam ağaçları da başlar. Çamların birer billur pırıltısındaki sakızları buralarda toprağa sızar, ilk çamlar geçildikten sonra, gene düzlüklere varılır. Bu düzlükler boz topraktır. Verimsiz, kıraç... Buralardan Torosun karlı dorukları yanındaymış, elini uzatsan tutacakmışsın gibi gözükür.” 1

İnce Memed’2 de doğa özelliklerinin betimlenmesiyle başlar. Romanlarında sık sık geçen Anavarza kalesinin görünümünü ise yazar şöyle bir benzetmeyle işler:

“Anavarza kalesinin kayalıkları kuzeyden güneye uzanmış bir gemiye benzer. Üstündeki eskimiş, dökülmüş örenleri, yıkıntılarıyla. Anavarza gemisi her zaman durgun bir denizde hiç sallanmadan ağır ağır ilerler.”2

Doğa betimlemeleri İnce Memed 3’te de geniş olarak ele alınır. Baharın gelişinden bahsedilir. Çukurova enine boyuna yansıtılır. Dağlılar ve Çukurova’da yaşayanlardan, geçip giden yıllardan dem vurulurken; “şimdi dağlar yitirilmiş bir cennet, bir acı özlemdi” nitelemesi yapılır. Ve:
“Çukurovaya bahar birdenbire indiği yıllar, dağlara da birdenbire yağmurlarla, sellerle, fırtınalarla gelir. Çayları taşıran, kuru dereleri, koyakları dolduran seller, inanılmaz bir hızla yamaçlardaki, koyaklardaki küçücük düzlükleri toprağı sökerek aşağılara, ovaya, Akdenize alır götürür. Ve dağ insanları bu erken gelen bahardan sonra, birdenbire bin bir rengiyle fışkıran çiçeklerin, kokuların, yunmuş arınmış yıldızların, nennilenmiş dağların esrikliğinde kalırlar, ne yapacaklarını, ne edeceklerini bilemezler.”3

İnce Memed 4’te yazar doğa betimlemeleri yaparak romanı başlatma geleneğini sürdürür. Hatta Leonardo da Vincinin Toros dağlarını anlatan yazısını da verir:

“Toroslar ovayı bir ay gibi çepeçevre kuşatır. Ve Çukurova Akdenizle dağların arasında kalır. Ovayı kuşatan dağlar kat kattır. Ta görünmeze kadar açık maviden, maviden, mordan, laciverde uzanır, çok uzaklarda da göğün belli belirsizliğinin içine karışır gider.”4
………………………………………………………………………………
“Ve Çukurovayı Toroslar yaratmıştır. Çok eskiden Akdeniz Torosların tam eteğinden başlardı. Sonra Ceyhan, Seyhan, sonra öteki irili ufaklı dereler, çaylar. Torosların tüm bereketli topraklarını taşıyarak denizi doldurdular, ortaya Çukurova çıktı. Ova güneşle, ışıkla doldu. Sular şakırdadı. Toprak bereketten deniz gibi taştı.”5
………………………………………………………………………………
“Çukurovada her şey saydamdır. Kayalar, toprak, ağaçlar bile. Kuşlar, böcekler, yılanlar, insanlar bile… Gökyüzü ışıktan bir mavidir. Geceleri de ortalık silme yıldız döşelidir. Ve sularının dibine Kuran düşse okunur.”6
Yine aynı şekilde Yılanı Öldürseler de bir doğa betimlemesiyle başlar:
“Anavarza kayalıklarının üstünde kartallar dönüyordu, kanat kanada. Çirişsikleri çiçeklerini güneşe uzatmışlardı, ak. Uzaklarda bir bulut bu yana savruluyor, gölgesi bataklık yerini yalayıp Dumlu üstüne kayıp gidiyordu. Çirişsikleri çiçeklerinde arılar, kara, yanardöner arılar, sarıca, bal arıları, boncuklu mavi arılar… Mavi kengerler dikenlerini kayalıkların arasından som mavi çıkarmışlardı…”7
Doğa yalnız, bir kişilik değil bir kültürel kimlik de kazanır Yaşar Kemal’de. Ağrı Dağı Efsanesi’nin daha başlangıcı işte böyle güzel işlenir:

“Ağrıdağının yamacında, dört bin iki yüz metrede bir göl vardır, adına Küp gölü derler. Göl bir harman yeri büyüklüğündedir. Çok derinlerdedir. Göl değil bir kuyu. Gölün dört bir yanı, yani kuyunun ağzı, fırdolayı kırmızı, keskin, bıçak ağzı gibi ışıltılı kayalarla çevrilidir. Kayalardan göle kadar dalarak inen yumuşak bakır rengi toprak belli bir aşıntıyla yol yoldur. Bakır rengi toprağın üstüne yer yer taze bir yeşil çimen serpilir. Sonra gölün mavisi başlar. Bu, bambaşka bir mavidir. Hiçbir suda, hiçbir mavide böyle bir mavi yoktur. Laciverdi, yumuşak, kadife mavidir.”8

İnce Memed’in 4’üncü cildinde Müslüm ve İnce Memed gece yarısı yapacakları bir yolculuk esnasında aralarında geçen konuşmada; Müslüm gece yola çıkmanın sakıncalarından bahsederken yılanları bir tehlike olarak gösterir. İnce Memed’in tepkisini yazar eşsiz bir benzetmeyle aktarır:

“O senin dediğin narlar çiçek açtığında olur. Narlar çiçek açtığında Çukurovanın kara yılanları da nar çiçeği gibi kızarır, sevişirler, narlar daha çiçek açmadı.”9
Romanda geçen şu betimlemenin boyutları yazarın betimlemede masalsı özellikleri nasıl kullandığını göstermektedir adeta:
“Orman balkıyordu. Sarı bir bulut kaynıyordu bu ağaç denizinin üstünde, som ışığa batmış. Kırmızı lekeler uçuşuyordu ağaçların arasında. Kayalıklar gözükmüyordu. Arada sırada yeşile, sarıya batmış sıra sıra dağlardan mor, kırmızı, ak keskin bir doruk yükseliyordu, gün ışığını emen, ortalığı pul pul ipiltilere boğan.”10
Aynı kitapta bir baharın başlangıcı yazar tarafından şöyle sunulur:
“Ilık yeller esti. Güneş düzlükleri, dağları, koyakları doldurdu. Bütün yaratıklar uyandılar yuvalarından dışarıya çıktılar, tembel, uyuşuk, mest ılık güneşin altına serildiler. Çiğdem çiçekleri sapsarı tomurcuklarının ucuyla toprağı yardı. Birkaç sabah sonra da açılarak, toprağın yüzüne yayıldılar. Çalı diplerinde ince yeşil sapları üstünde boyunları bükülmüş mor menekşeler gözüktü. Kokuları, inceden inceye koyaklarda esti. Sümbüller kayalıkları yardılar, mavi bir bulut gibi ortalığa çöktüler. Yabangülleri açtı. Derken çimenlerle birlikte öteki çiçekler, bitkiler de bir göz açıp kapayıncaya kadar topraktan fışkırdı. Güneş ilk olaraktan doğuyorcasına, ıslak, terü taze dağların doruğunda açıldı. Binbir koku güneyden, kuzeyden, doğudan, batıdan geldi. Büyük, yaldızlı kelebekler, kırmızı, yeşil benekli, saydam kanatlı arılar, karıncalar, kurtlar, tilkiler, ayılar, böcekler, sansarlar, kirpiler sarhoş oldular kokulardan, yollara bellerle saldırdılar. Kartallar, şahinler, öteki yırtıcı kuşlar, güvercinler, sarıasmalar, ibibikler, üveyikler yalpalayarak, çığlık çığlığa gökyüzünde kayarak, süzülerek, takla atarak, kendilerinden geçerek dolaştılar. Toprak, doğurganlığının en cömert günlerini gerinerek, mest olarak yaşıyordu.”11

Bir başka romanı Kale Kapısı’nda da baharın gelişi özellikleriyle işlenir:
“Birdenbire, göz açıp kapayıncaya kadar bahar indi Çukurovanın düzüne. Toprak birdenbire bir gün tanyerleri ışırken yeşeriverdi. Sel yatakları, kayaklıkların araları, çalılıkların dipleri, küçük düzlükler, ekinler, çiçeklerle ağzına kadar doluverdi. Ilık güneşte inceden esen yeller dalga dalga kokular getirdi. Ağaçlarda tomurcuklar, çiçekler bütün görkemleriyle patladılar.”12

Baharın gelişinin yazarın birçok romanında birbirine yakın bir çerçevede işlendiğine tanık olmaktayız. Kanın Sesi’nde baharın gelişinin yazar tarafından işlenişi diğer romanlarını andırmaktadır:

“Bahar bütün görkemiyle patladı. Kalenin yamaçlarındaki, çirişsikleri, çiğdemler gür çiçeklerini ortalığa serdiler. Adacada nergisler, Sümbüllü burunda sümbüller açtı. Ilık yeller mest edici kokuları yüklenerek esti. Ak bulutlar kabardı. Gölgeleri ovayı yalayarak Akdenizden mor dağların üstüne aktılar. Kırlangıçlar ok gibi uçtular. Çok uzaktan gelen flamingolar gökyüzüne pembelerini yayarak kalenin üstünden geçerek Akçasaz bataklığına indiler. Kırmızı bacaklı leylekler, yeşile doymuş ekinlerin arasında, eğilip kalka kalka yiyeceklerini aradılar ve akşamları kalenin burçlarını doldurarak, takırtılarını ovanın üstüne saldılar. Koyaklar, dereler, çalılıklar sayısız biçimde, göz kamaştırıcı renkte kuşla doldu. Kuş cıvıltıları ovayı, dağları sardı. Ovada tek tük kalmış cerenler ortaya çıktılar, sulara indiler, ekinlerin arasına daldılar. İnce belli tazıları avcılar tavşanlara saldılar. Kuytulardan, bucaklardan turaç sesleri gelmeye başladı. Börtü böcek uyandı. Saydam, uzun, çelik mavisi kanatlı hanımböcekleri toprağı koklarcasına alçaktan uçtu. Uğurböcekleri kıpkırmızı, yığın yığın, üst üste yeni yeşermeye başlayan döngelelerin altlarını doldurdu. Binlerce sert kabuklu böcek ottan ota yeşil, mavi, kırmızı eserek, daldan dala kıvılcımlar saçarak uçtular. Dünya yeniden yaratılmanın, cümbüşünde, kaynaşmasında varını yoğunu ılık bahar güneşine sermişti. Karşıdaki Düldüldağı, arkasındaki mavi göğün üstünde apak açmış, aydınlığını çoğaltarak büyüyen ulu bir çiçeğe dönüşmüştü.”13
Yer Demir Gök Bakır’da Çukurova’ya baharın gelişini betimleyen yazar aynı canlılıkta doğayı bir bütün olarak romana dokur: “Bir sabah gözlerini açtılar ki, bahar gelmiş. Bozkırın baharı böyle­dir, böyle birden geliverir.

Bozkırda bahar çıldırmıştı. Her yılkinden bin beter. Kayalar, sular, dağ taş, yer gök yemyeşildi. Ve orman tepeden tırnağa kokuyor­du. Ninnileniyordu. Bir sürü de ak kuş doldurmuştu dalları.Bozkırın baharı geç gelir. Çiçekleri de daha geç açar. Çiçeklerin sapları bir parmak boyunda var yok, kısa, küt olur. Bozkır çiçekleri­nin renkleri alabildiğine parlaktır. Kırmızıysa, böyle bir kırmızı hiçbir yerde görülmüş değildir... Sarısı, mavisi, turuncusu da öyledir. Gece karanlığında bile gözükürler. Kokuları keskindir. Bu yüzden, üstünde çiçek olsun olmasın, eğil, bozkır toprağını kokla, mis gibi kokar. Bir avuç toprak alıp koynuna koy, günlerce, acı, keskin, baş döndürücü bozkır çiçekleriyle kokarsın. İyicene, çıkmamacasına toprağa sinmiştir koku.”14

Kuşkusuz Çukurova demek yalnızca bahar demek değildir. Yaşar Kemal doğanın yaşam sunan varlığından sıyrılıp doğanın insan için etkisini dikkate aldığı zaman doğanın anlamı daha bir olumsuzlanır. Örneğin Ölmez Otu’nda pamuk toplamaya giden köylüler için Çukurova olumsuz koşullarıyla işlenir:

“Çukurova tekin değildir. Bir uçsuz bucaksız düzlüktür. Bataklıktır, büklüktür, akarsular, ulu denizlerdir. Bulut örneği gelen sivrisi­nekler... Çukurova bir sonsuz aklıktır. Göğe yükselmiş, ulu devler gibi ayağa kalkmış yürümüş, bin bir renkli ulu devlercesine uçan, akan toz direkleridir. Çukurova sarı sıcaktır. Toz dumandır. Otsuz ağaçsız, yan yana ördolmus bir belalı topraktır. Sıtmadır, hastalıktır. Sızlayan kemik, akan terdir. Otomobildir, traktör, biçerdöver, konuşmayan, sırasında yalnız bağıran, insanüstü bir yaratık, pamuktan el, ipek ten, ibrişim saçtır. Hasır şapka, ak libas, kara gözdür. Tekin de­ğil, tekin değil... Yeşil bir ejderhadır. Bulut örneği gökyüzünden hışılayarak gelir. Çukurdan dönünceye kadar Toros köylüsü rahatsızdır, korku içindedir, işini bitirip bir gün önce dağına, bozkırına dönmek ister. Daha geldiğinin ikinci günü dağlar özlemi, bozkır özlemi içini yakar, kavurur.”15

Yalnızca baharı değil kimileyin romanlarında geçen dağları anlatış tarzının da estetik bir yönü vardır.

Yağmurcuk Kuşu’nda Düldüldağı, Halil ile Şahin arasında geçen konuşmada yazar tarafından şöyle betimlenir:

“Düldüldağının üstüne sabaha kadar bir ışık seli boşanmış durmuş, tanyerleri ışırken de dağ bir apak ışık dumanı altında kalmış, milyonlarca ipiltiyle yalbırdamış durmuştu.”16

Karıncanın Su İçtiği, Süphan dağı betimlemesi ile dolu doludur:

“Patnos ovasına, Süphan dağının dibine tam kuşluk vaktinde geldi. Başını kaldırdı dağın doruğuna baktı. Dağ sütbeyaz bir duvar gibi yükseliyordu. Doruğu duman içindeydi. Doruğun yanından yöresinden, ağzına kadar, renk renk çiçekle dolmuş ovaya bacaklarını sarkıtıp kanatlarını kısmış turnalar üst üste iniyorlar, salınarak oradan oraya ağır ağır yürüyorlardı. Gökten, durmadan o kadar çok turna sağılıyordu ki ovaya, ova turna sürüleriyle doluyordu. Gün ışığı altında Süphan dağı billurdandı. Uzun boyunlu, uzun kanatlı, uzun bacaklı kuşların bacak­larının üstlerinden sarkan kırmızı, yeşil, mavi, sarı telleri şırlayan gün ışığında renk renk kıvılcımlanıyor, ovaya çökmüş yoğun ışık altında yalp yalp ediyordu.”17

Yazar Yusufçuk Yusuf’ta da Düldüldağından söz eder:

“Ve Düldüldağı bir morarıyor, bir bakır rengi oluyordu. Sabahları, gün doğdu doğacak, sivri biçimli doruğuyla uçuk bir mavide, belli belirsiz, ince dalgalar gibi durup kalmış daha uçuk, duman gibi bir mavi de, neredeyse göğe karışacakmış gibi duran sıradağların ardında sallanıyordu, incecik, gökyüzüne yapışmış, ardı gözüken bir bulut gibi.”18

Ortadirek’te ise tüm güzelliğiyle sunulan bir başka dağdır:

“Karşıdaki dağın sırtına neredeyse gün vuracaktı. Dağ soluklanır gerinir gibiydi. Sıcacık, ışıltılı günü bekliyordu. Sarılı, kırmızılı, mor halkalı yeşile çalan mavi, aydınlık kanatlı yabanarıları uzun bacaklı, yuvalarının önüne yığılmış karıncalar, yuvalarına büzülüp tek gözlerini açmış kartallar, bir koğukta üst üste yığılmış, bulut aklığında dağ güvercinleri, yabancı atmacalar, doğanlar, peri yuvası dedikleri yumak yumak dikene binlercesi dolmuş uğur böcekleri, dağkeçileri, korkak çakallar, uzun, yalımcasına savrulan kırmızı kuyruklarıyla tilkiler, sarı gazellerin üstüne boylu boyunca uzanmış, kış uykusuna yatmış mosmor, tatlı ayılar, kayadan kayaya uçan süzgün, muradına erememiş kız gözlü, kederli geyikler, solucanlar, büyük küçük kuşlar, yeraltı, yerüs­tü tekmil yaratığıyla dağ, göğsünü, ağzını açmış, sırtına vuracak sıcak günü bekliyordu.”19

Doğa olaylarını verişindeki yaratıcılık ise Yaşar Kemal’in romancılığının yetkinliğinin bir sonucudur. Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde bir doğa olayı anlatılırken kullandığı imgelemde bunu bulabiliriz:

“Hışım gibi bir yağmur yağıyordu. Yağan yağmur sapsarıydı. Ne bir gök gürültüsü, ne bir şimşek ışığı, durmadan, bozulmadan biteviye yukardan aşağı düşen, kesintisiz sular, aydınlık, koygun sarı yağmur.

Gece duvar gibi karanlıktı. Yağmurun koygun, uzak sesi ovayı doldurmuştu. Toprak gibi, ta gibi yoğun. Başkaca ortada çıt yoktu.”20

………………………………………………………………………………

“Şimdi şu kocaman Çukurova toprağı uyanan insanlar kişneyen atlar, böğüren sığırlar, heykiren parslarla dolmuş, ötüşen, birbirine değen kanatları gökyüzünü doldurmuş kuşlar, kuşlarla, kelebekler, böcekler, ceylanlar, geyikler, sansarlarla dolmuş. Ağzına kadar dolmuş çalkanan, zelzeleye uğramışçana şangırdayan Çukurova toprağı…”21

Derviş’in adamlarıyla birlikte Mustafa Beyi yakalayıp götürdüğü yeri ise şu şekilde anlatır:

“Anavarza kayalıkları sıcaktan çatır çatır yanıyor, tütüyordu. Sararmış kekiklerin kokuları kayalara sinmiş, arada bir esen yel bir dalga kekik kokusu getiriyordu, kavrulmuş. Çirişsikilerinin yöresinde çelik yeşili karınları, mavi saydam kanatlarıyla hızlı bir yanıp bir sönen arı­lar dolaşıyordu. Mor, kurumuş, ak benek kayalar bir yerlerden, derin­den uğulduyorlardı. Mor kayalıklarda, yer yer, bir eski Yunanlının elinden açmış çiçekler, gün altında gittikçe morarıyordu. Eski kale du­varı, kalın güçlü, yüzyıllara dayanmış, kekiklerin, karamuk, kesme çalılarının, eşek incirlerinin arasında büyük kesme taşlarıyla yükseliyor­du. Yerlerdeki kahverengi, kahverenginin üstüne mavi, kara, ak çizgili seramik kırıkları, yabanıl toprağı nakışlıyordu. Bir kör yılan, ağır, pul­lu, kırık seramiklerin arasından kayarak bir kaya yarığına giriyordu. Kırmızı dilli, tez ayaklı kertenkeleler, dilleri dışarda, bir top yalım çal­mışlar gibi, oradan oraya telaşla kaçışıyorlardı. Kınalı bir keklik zurbası, uzun, kırmızı damarlı bir kayanın dibinde mavi, parlak göğüsleri, kırmızı gagaları, ayakları, kara, ak çizgili kanatları, uçuk yeşil dolgun gövdeleriyle eşiniyorlar, ince toprağı kanatlarına, sırtlarına savuruyorlardı. Sıcak kızdırdıkça kızdırıyor, ocaktaki yalımdan demire dönmüş kayalıklara, toprağa dokunulmuyordu. Az önce dalga dalga esen yel durmuştu.”22

Bu romanda Çukurova’yı veriş biçimi adeta bir şehri betimleyişi andırır:

“Bu uzak nar bahçesi dağların eteğinde, dört yol ağzındadır. Alt yandaki ova sarı gözlü nergis, mavi çiçekli yarpuz, kokusu dünyayı alan limon, portakal çiçekleri, ak pamuk sarı, sırmalanmış buğdayla balkıyan, geceleri tarlalardaki traktörlerle yıldız yıldız dolan, homurtulu kamyonları, ekini yiyip kusan biçerdöverleri, gürültülü fabrikaları, inanılmayacak kadar büyük şehirleri olan karınca misali insan kaynayan, tozlu, sıcak, ter içinde ak bulutlu Çukurova toprağıdır.”23

Ölmez Otu’nda ise buna yakın bir betimleme yapar, adeta kişilik verir; insan özellikleri yükler Çukurova toprağına:

“Ovayı yağlı, mazot dumanlı, sıcak, buğulu, terli, ışıklı, fırın ağzı gibi kokulu bir gürültü almış çalkalanıyor, Çukurova uyanıyordu. Çukurova yorgundu. Serilmişti. Ağır ağır soluk alıyor, homurdanıyordu. Sıcak, yakıcı, şehvetli, azgın, kudurtucu, uyuşuk, devingen, ele avuca sığmayan bin başlı ejderha… Uyanıyordu. Yağlı, güneşte kavrulan, yanmış bir sarı… Fırın ağzı. Billur kırmızısı yalımı, toza, tozu savrulan.”24
Yaşar Kemal birçok romanında yılanlardan özellikle de karayılanlardan bahseder. Karayılanların sevişmesini anlatışı Yaşar Kemal’i doğa olaylarını verişindeki titizliğinden-özgüllüğünden dolayı diğer romancılardan ayırır. Ortadirek’te Elif’in yılanların sevişmesini görüşünü yazarın aktarış şekli olağan üstüdür. Doğada geçen bu olay belki de Türk roman geleneği içinde Yaşar Kemal romancılığına özgüdür:
“Sonra da ayrıkların açıklıklarına geldiler. Kuyruklarını gene yumak yapıp, karşı karşıya, başlarını havaya kaldırıp sarmaştılar. Belki yarım metre, bir metre ayağa kalkıyorlar, sarmaşıyorlar, toprağa geri düşüyorlardı. Renkleri de gittikçe değişiyor, kırmızıya çalıyordu. Zaman geçtikçe, havada sarılıp toprağa düştükçe daha çok kızışıyorlar, daha çok yükseliyorlar, neredeyse kuyruklarının ucuna dikilecekler.
Ağızları açık, dilleri dışarda, uzamış. Gözleri kıpkırmızı. Başları köz gibi kızarmış. Kırmızılık gittikçe aşağılara doğru yayılıyor.
Nar çiçeklerinde arılar. Çokuşmuş uğultulu. Arı kuşları gelip geçti. Mavi ışıltılı bir kuş gelip bir taşa kondu. Ayağa kalkıp geri düşen yılanlara bir gözüyle, gözünü iyice yana, yılanlara çevirip baktı, bir şey anlamamış olacak ki uçup gitti.
İkindine kadar böylece ayakta sarmaş dolaş… Düştüler, kalktılar, aktılar geldiler, sarmaştılar. İkide birde şap diye toprağa düşüyorlardı.
Yarı bellerine kadar her bir yerleri kıpkırmızı yalıma kesmişti. Yalım gibi savruluyorlar, bir birlerine dolanıyorlardı. Uzayıp kısalan, esen yelle inip kalkan yalım gibi. Kıvılcımlanan… Nar çiçeği gibi. Belki de bu yüzden, yılanlar nar çiçeği zamanı, nar bahçesinde sevişirler. Bir korunmadır belki .”25
Ölmez Otu’nda Yaşar Kemal romanın daha başlangıcında Ceyhan ırmağını bir masal evreninden verir:
“Silme bir ay ışığı vardı. Ağaçlar, otlar, tümsekler, tepeler bu gümüş pırıltısında sallanır, genişler, uzar gibiydi. Dereleri, koyakları ak bir karanlık doldurmuş, Anavarza kayalığının gölgesini güneye Ceyhan ırmağının üstüne düşürmüştü. Ceyhan ırmağı uçsuz bucaksız ovanın üstünde eritilmiş gümüş ışıltısında durgun, sessiz, kımıltısız kayalıkların gölgesinde bir süre yitiyor, kayalıkları geçince de parlak kıvrıltısını yeniden sürdürüp akıyordu.” 26
Irgatların pamuk tarlasında çalıştığı vakit ise Ceyhan ırmağını ayrı bir kişilikle bezeyip okuyucuya sunar:
“Güneş kavuruyordu. Güneş değil gökyüzünde bir köz yığınıydı. Çukurovada bir boz duman çökmüştü. Tüten, ağır, ipiltili bir ışık dumanına batmıştı Çukurova. Anavarza kayalıkları dumanlı, ışıklı bir ipiltiydi. Tütüyordu. Yüz adım ötesi gözükmüyor, tüten bir ipiltiye kesiyor, her yanı kamaş kamaş eyliyordu. Ceyhan ırmağı sıcak, yalp yalp eden erimiş, ışığa kesmiş, tüten, alttan akan, durmuş bir gümüş suyuna benziyordu.”27
Karıncanın Su İçtiği romanına da adını veren Karadeniz balıkçı deyimi bir doğa olayı içerisinde şöyle imgelenir:
“Dışarıya çıktılar. Ortalık günlük güneşlikti. Deniz öylesine durgundu ki karıncalar su içerdi. Suyun dibindeki çakıltaşlarına, arka arkaya sıralanmış uçarak giden balık sürülerine gün vurmuş, dünya ışıltıya kesmişti.”28
Yukarıda anlatılanları Girit mübadili Ağaefendi de yaşar:
“Ağaefendi bastonuna çöke çöke zeytinliğe girdi, zeytinliğin içinden tepeye çıktı. Denizin üstüne ışık çökmüştü. Deniz yer yer çizgi çizgi, yer yer halka halkaydı. Çizgilerin arası sonsuza uçan bir mavi, halkaların içi mordu. Turuncu bir çizgi de denizin üstünde kayıyor, karşı dağın dibinde bitiyordu. Ağaefendi, hiç böyle durgun, çizgi çizgi olmuş bir deniz görmedim, diye düşündü. O tuhaf adam, Nişancı, deniz o kadar durgun, o kadar durgundur ki kimi günler, karıncalar su içer, diyordu. Herhal bugünkü deniz için söylüyordu. Doğrusu, deniz kıpırtısızdı. Deniz, küçücük bir kıpırdasa su içen karıncaları alır götürürdü.”29
Tanyeri Horozları’nda yazar roman kahramanlarından Hasan’ın bakışından hareket ederek denizin dibine inmektedir:
“Denizin dibi apaydınlıktı. Taa ötelere kadar denizin dibine gün vurmuştu. Derinlikler ışıktan çınlıyordu, renk renk, arka arkaya tirkenmiş, ışıltılar saçarak süzülüp kıyılardan ötelere giden balıklar bir karanlığın ardında yitiyor, az sonra da geriye dönüyor, kıyılara geliyorlardı, yosunları koklar gibi ederek kuyrukları titrerken birden, ortalarına ağır taşlar düşmüşçesine darmadağın dağılıyorlardı.”30
Tanyeri Horozları’nda Nişancı Veli’nin misafir gittiği köyde Adayla ilgili anlattıkları bir önceki cildin adını anımsatır okuyucuya:
“Bizim adanın denizi, balıkçıların dedikleri gibi çok uslu bir deniz. Bu deniz çoğunlukla öyle durgun, öyle durgun, öyle durgun olur ki karıncalar su içebilir. Bir de balık var, bir de balık var, deniz kaynaşıyor, oltanı at çek, oltanı at çek. İşte böyle. Karıncanın su içtiği…”31
Deniz Küstü’de yazar bir üst anlatıcı olarak yer yer romanın iç sayfalarında da görünür. Bir sabah denizi o özgün kaleminden verir:
“Olayın sabahı erkenden deniz kıyısına indim. Denizin üstünü, gemileri göstermeyecek kadar bir duman örtmüş, adalar, karşı dağlar yarı bellerine kadar bu ak dumanın içinde kalmışlardı. Ortalık sütlimandı gene. Duman çekildikçe deniz usuldan ağarıyordu. Ortalığı bir iyot kokusu almıştı, tazecik, yeyni, insanı sevinçten uçuran, denizden esen seher yeli ılıktı, okşayan. İnsan bu deniz kıyısında, ılık, okşayan seher yelinde anadan yeni doğmanın sevincinde, yaşamanın güzelliğinde, içi içine sığamamanın tadındaydı.”32
Al Gözüm Seyreyle Salih, yazarın, yer yer deniz kültürünün anlatıldığı bir başka İstanbul romanıdır. Salih martısıyla yürürken:
“Yürüdü. Aşağıda deniz serilmiş yatıyordu, dümdüz, bulutlar gibi… Trolcülerin koca karınlı tekneleriyle balıktan dönüyorlardı.”33
Yazar tarafından Salih’in elinde bir iple tuttuğu boncuklu arının anlatılışı ise çoğu romanda geçen ve yazarın yaşamının ön yıllarında peşini bırakmadığı, hep türlü özellikleriyle işlediği arıların ana hatlarını öğrenmek açısında önemlidir:
“Bu boncuklu arının kuyruğunda çok mavi üç kalka vardı. Maviyi, ondan biraz daha ince üç kırmızı halka kuşatıyordu. Bir tuhaf, çok parlak kiremit kırmızısı tatlığında, bir mavi. Kırmızı halkaların az ötesinde, kıvrımın yanında sarı üç halka daha. Çok sarı, güneş sarısı gibi bir sarı, kuyruk karanın yeşile dönüşmesindeydi. Kanatlar maviydi, yumuşak kara ince çizgilerle döşeli saydam, azıcık kırmızıya çalar, çizgilerin yanları koyulaşan, gün ışığı gibi pul pul parlayan... Başı da kapkaraydı, yeşillenen… Yeşillenen, yumuşak tüylü, ince, belli belirsiz bir kadife. Büyük başındaki kocaman gözleri yuvarlak dışarı fırlamışlardı. Gözleri gözenek gözenekti. Her gözenek bir türlü menevişliyor, ışık kırmızısı, acı ışık yeşili, ışık mavisi gözeneklerde çakıp sönüyor, kıvılcımlıyordu.”34
Aynı romanda bir ay ışığı bir denizdir bir sevgide betimlenen:
“Çok ay ışığı vardı, deniz sütlimandı. Ay ışığı çok maviydi. Bu mavide herkes mavileşiyordu. Ilık menekşe kokuyordu çalı dipleri. Dereler hendekler, çaylar, pınarlar, çitler, çalılar atlayıp geçip gidiyorlardı. Otların içinden yılanlar akıyor, uyumuş kuşlar kalkıyorlardı. Yumuşacık bahar toprağına ayakları bileklerine kadar gömülüyordu.”35
Kuşlar da Gitti romanı İstanbul’u anlatan bir başka romanıdır. Ve deniz tüm değerleriyle işlenir:
“Az ötedeki denizden ışık, motorların patpatı, tuz, çürümüş yosun, iyot kokusu vuruyordu karaya, ıslak, ılık, yoğun.”36
Doğada yaşayan her canlı Yaşar Kemal’de bir kişilik bulur adeta. Yine aynı romanda her bir kuşu nitelerken:
“Florya, kül rengidir, karaya çalan, bir serçeden az biraz daha küçüktür. Saka sarıdır, ispinoz, iskete… Daha bir sürü küçücük parlak renkli kuş, göğsü sarıda, sarının en parlağı, en güzelinde. Kırmızısı kırmızının en yalımında… Sarısı zifiri karanlıkta, kırmızısı da, yeşili de öyle parıldayarak gözükür. Küçücük üç parmak iriliğinde bir kuş, som mavi… Gökte uçarken, mavi bir ışık topağı gibi, mavisini havada bırakarak, mavi, yoğun, ışıktan bir çizgi çekerek, yayarak…”37
Kimileyin doğayı anlatırken yazar düşsel bir evrene de akar. Filler Sultanı’nda rastladığımız gibi. Hüdhüdler başı ile Filler sultanının konuştuğu bir vakitte bunu görmekteyiz:
“…bir yel esmeye, yıldızları oradan oraya sürüklemeye başladı. Gökyüzünde yıldızlar karman çorman bir oraya bir buraya çalkanıp duruyorlardı. Mavinin üstüne savrularak yıldızlar dökülüyorlardı. Ormanda ışık fışkırıyordu, yeşil. Maviden yaldızlı maviler savruluyordu dünyanın bu ucundan öteki ucuna. Ötede yumuşacık serilmiş toprak, doğurgan, güzel, verimli, ince, serilmişti tavında bir kadın gibi.”38
Bir başka paragrafta:
“Tanyerleri ışıdı ışıyacak, ortalık ıhırcık karanlık, birden dağın başında bir koskocaman ışık patladı, ovalar, dağlar, sular aydınlandı. Dağın tepesinden öylesine bir ışık seli şakırdayarak çağıldayıp geliyordu ki, bu ışık toprağın içine, ormanın en kuytu yerine, ağaçların köklerine, kabuklarına, kayaların özlerine işliyordu.”39
Çakırcalı Efe’de ikinci kez af edildikten sonra silahının istenmesine sert yanıt veren Çakırcalı’nın köyünü terk edişi esnasında verilen doğa olayı muhteşemdir;
“bir şafak vaktiydi. Beşparmak dağının tepesinde iğne iğne ışıklar belirdi belirecek. Dağın doruğuna doğru bir yerlerde yalnız, üşümüş bir parça ak bulut. Işık içinde dönen parlak yıldızlar…”40
Binboğalar Efsanesi’nde Demirci Haydar, üstünde uzun bir süre çalıştığı kılıcı İsmet İnönü’ye vermek için Ankara’ya geldiği vakit gördükleri, yazarın kaleminden çıkmış bir şehir betimlemesidir:
“Işıktan gölgeler uçuşuyor. Kırmızı, yeşil, mavi, turuncu ışıklar. Işığa da benzemez, öyle bir şeyler. Bu şehri ışıklarla döşemişler. Yıldızlar, ışıklı pencereler, kapılar, dağ gibi yapılar. Mustafa Kemal Paşanın türbesi… Sabaha kadar ışığa batıp çıkıyor. Bir tepenin üstünde, öyle durup duruyor, kıpırtısız. Işıklar, ışıkların, iri, dev yapıların gölgeleri… Gölgeler, ışıklar birbirlerine girmişler kovalaşıyorlar, sarmaşıp dolaşıp açılıyorlar. Otomobiller, otobüsler, kamyonlar, ışıklar, ışıkları uçup giden, inleyen, konuşan, bağıran… Ankara, büyük ışıklı… Gittikçe de her gece başını alıp gidiyor. Tekmil Ankara ovasına yayılıyor. Yüksek yapılar birbirine geçiyorlar, geçiyor, ayrılıyor, kavuşuyorlar… Işıklar, ulu gölgeler, kırmızıları pul pul olup dağılıyor, serpiliyor, sonra top top oluyor, kavuşuyorlar. Sonra gene bir fiskede darmadağın. Sonra gene ışıklar kırmızı, mavi, ak, yeşil, turuncu göğe savrulu, pul pul düşüyorlar. Kurşun gibi ağır.” 41

Yaşar Kemal bir doğa yazarıdır. Doğadan bin bir kimlik ve çeşitlilik çıkartan bir ozandır. Dağ, deniz, ova vbg. doğa unsurları Yaşar Kemal’in romanına önemli bir değer yükler. Yazarın birçok romanı, roman evreninin geçeceği yöreyi betimleyerek başlar, birçok romanında değişik doğa parçaları, olayları, canlılar da betimlenmektedir. Yaşar Kemal’in romanlarında “doğa” bir mekân sorunsalıyla özdeştir. Roman biçemini tamamlayan başlıca unsurlardan biri olarak değerlendirilebilir.

DİPNOTLAR

1. Kemal, Yaşar:İnce Memed 1. Adam Yay. İstanbul, 2000t, s.9
2. Kemal, Yaşar:İnce Memed 2. Adam Yay. İstanbul, 2000v, s.10
3. Kemal, Yaşar: İnce Memed 3. Adam Yay. İstanbul, 2000y. 12
4. Kemal, Yaşar: İnce Memed 4. Adam Yay. İstanbul, 2000ü, s.10
5. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000ü:11
6. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000ü:12
7. Kemal, Yaşar: Baldaki Tuz. Adam Yay. İstanbul, 2001c.7
8. Kemal, Yaşar: Ağrıdağı Efsanesi. Adam Yay. İstanbul, 2000g.9
9. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000ü: 53
10. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000ü: 328
11. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000ü: 583
12. Kemal, Yaşar: Kale Kapısı. Adam Yay. İstanbul, 1999f.423
13. Kemal, Yaşar: Kanın Sesi. Adam Yay. İstanbul, 1999g.577
14. Kemal, Yaşar: Yer Demir Gök Bakır. Adam Yay. İstanbul, 2000k.352
15. Kemal, Yaşar: Ölmez Otu. Adam Yay. İstanbul, 2000m.35
16. Kemal, Yaşar: Yağmurcuk Kuşu. Adam Yay. İstanbul, 1998b.264
17. Kemal, Yaşar: Karıncanın Su İçtiği. Adam Yay. İstanbul, 2002a. 368
18. Kemal, Yaşar: Yusufçuk Yusuf. Adam Yay. İstanbul, 1999h.391
19. Kemal, Yaşar: Orta Direk. Adam Yay. İstanbul, 2000j.161
20. Kemal, Yaşar: Demirciler Çarşısı Cinayeti. Adam Yay. İstanbul, 1998a.7
21. Kemal, Yaşar: A.g.e., 1998a:30
22. Kemal, Yaşar: A.g.e., 1998a: 478
23. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000j: 300
24. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000m:59
25. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000j:302-303
26. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000m:7
27. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000m:103
28. Kemal, Yaşar: Karıncanın Su İçtiği. Adam Yay. İstanbul, 2002a. 27
29. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2002a: 409
30. Kemal, Yaşar: Tanyeri Horozları. Adam Yay. İstanbul, 2002b.152
31. Kemal, Yaşar: A.g.e, 2002b: 202.
32. Kemal, Yaşar: Deniz Küstü. Adam Yay. İstanbul, 1998c.71
33. Kemal, Yaşar: Al Gözüm Seyreyle Salih. Adam Yay. İstanbul, 2000p.38
34. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000p:112-113
35. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000p:190
36. Kemal, Yaşar: Kuşlar da Gitti. Adam Yay. İstanbul, 2000h.8
37. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000h: 8-9
38. Kemal, Yaşar: Filler Sultanı. Adam Yay. İstanbul, 2000i.52
39. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000i:62
40. Kemal, Yaşar: Çakırcalı Efe. Adam Yay. İstanbul, 2000n.85
41. Kemal, Yaşar: Binboğalar Efsanesi. Adam Yay. İstanbul, 2001b. 221

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org