Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 


 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

 YAŞAR KEMAL’İN ROMANLARINDA DOĞA BETİMLEMELERİNİN
ÖNEMİ 3

Sosyal Hizmet Uzmanı Aziz ŞEKER - Sitemiz Yazarı

Yaşar Kemal birçok romanında yılanlardan özellikle de karayılanlardan bahseder. Karayılanların sevişmesini anlatışı Yaşar Kemal’i doğa olaylarını verişindeki titizliğinden-özgüllüğünden dolayı diğer romancılardan ayırır. Ortadirek’te Elif’in yılanların sevişmesini görüşünü yazarın aktarış şekli olağan üstüdür. Doğada geçen bu olay belki de Türk roman geleneği içinde Yaşar Kemal romancılığına özgüdür:
“Sonra da ayrıkların açıklıklarına geldiler. Kuyruklarını gene yumak yapıp, karşı karşıya, başlarını havaya kaldırıp sarmaştılar. Belki yarım metre, bir metre ayağa kalkıyorlar, sarmaşıyorlar, toprağa geri düşüyorlardı. Renkleri de gittikçe değişiyor, kırmızıya çalıyordu. Zaman geçtikçe, havada sarılıp toprağa düştükçe daha çok kızışıyorlar, daha çok yükseliyorlar, neredeyse kuyruklarının ucuna dikilecekler.
Ağızları açık, dilleri dışarda, uzamış. Gözleri kıpkırmızı. Başları köz gibi kızarmış. Kırmızılık gittikçe aşağılara doğru yayılıyor.
Nar çiçeklerinde arılar. Çokuşmuş uğultulu. Arı kuşları gelip geçti. Mavi ışıltılı bir kuş gelip bir taşa kondu. Ayağa kalkıp geri düşen yılanlara bir gözüyle, gözünü iyice yana, yılanlara çevirip baktı, bir şey anlamamış olacak ki uçup gitti.
İkindine kadar böylece ayakta sarmaş dolaş… Düştüler, kalktılar, aktılar geldiler, sarmaştılar. İkide birde şap diye toprağa düşüyorlardı.
Yarı bellerine kadar her bir yerleri kıpkırmızı yalıma kesmişti. Yalım gibi savruluyorlar, bir birlerine dolanıyorlardı. Uzayıp kısalan, esen yelle inip kalkan yalım gibi. Kıvılcımlanan… Nar çiçeği gibi. Belki de bu yüzden, yılanlar nar çiçeği zamanı, nar bahçesinde sevişirler. Bir korunmadır belki .”25
Ölmez Otu’nda Yaşar Kemal romanın daha başlangıcında Ceyhan ırmağını bir masal evreninden verir:

 

 “Silme bir ay ışığı vardı. Ağaçlar, otlar, tümsekler, tepeler bu gümüş pırıltısında sallanır, genişler, uzar gibiydi. Dereleri, koyakları ak bir karanlık doldurmuş, Anavarza kayalığının gölgesini güneye Ceyhan ırmağının üstüne düşürmüştü. Ceyhan ırmağı uçsuz bucaksız ovanın üstünde eritilmiş gümüş ışıltısında durgun, sessiz, kımıltısız kayalıkların gölgesinde bir süre yitiyor, kayalıkları geçince de parlak kıvrıltısını yeniden sürdürüp akıyordu.” 26
Irgatların pamuk tarlasında çalıştığı vakit ise Ceyhan ırmağını ayrı bir kişilikle bezeyip okuyucuya sunar:
“Güneş kavuruyordu. Güneş değil gökyüzünde bir köz yığınıydı. Çukurovada bir boz duman çökmüştü. Tüten, ağır, ipiltili bir ışık dumanına batmıştı Çukurova. Anavarza kayalıkları dumanlı, ışıklı bir ipiltiydi. Tütüyordu. Yüz adım ötesi gözükmüyor, tüten bir ipiltiye kesiyor, her yanı kamaş kamaş eyliyordu. Ceyhan ırmağı sıcak, yalp yalp eden erimiş, ışığa kesmiş, tüten, alttan akan, durmuş bir gümüş suyuna benziyordu.”27
Karıncanın Su İçtiği romanına da adını veren Karadeniz balıkçı deyimi bir doğa olayı içerisinde şöyle imgelenir:
“Dışarıya çıktılar. Ortalık günlük güneşlikti. Deniz öylesine durgundu ki karıncalar su içerdi. Suyun dibindeki çakıltaşlarına, arka arkaya sıralanmış uçarak giden balık sürülerine gün vurmuş, dünya ışıltıya kesmişti.”28
Yukarıda anlatılanları Girit mübadili Ağaefendi de yaşar:
“Ağaefendi bastonuna çöke çöke zeytinliğe girdi, zeytinliğin içinden tepeye çıktı. Denizin üstüne ışık çökmüştü. Deniz yer yer çizgi çizgi, yer yer halka halkaydı. Çizgilerin arası sonsuza uçan bir mavi, halkaların içi mordu. Turuncu bir çizgi de denizin üstünde kayıyor, karşı dağın dibinde bitiyordu. Ağaefendi, hiç böyle durgun, çizgi çizgi olmuş bir deniz görmedim, diye düşündü. O tuhaf adam, Nişancı, deniz o kadar durgun, o kadar durgundur ki kimi günler, karıncalar su içer, diyordu. Herhal bugünkü deniz için söylüyordu. Doğrusu, deniz kıpırtısızdı. Deniz, küçücük bir kıpırdasa su içen karıncaları alır götürürdü.”29
Tanyeri Horozları’nda yazar roman kahramanlarından Hasan’ın bakışından hareket ederek denizin dibine inmektedir:
“Denizin dibi apaydınlıktı. Taa ötelere kadar denizin dibine gün vurmuştu. Derinlikler ışıktan çınlıyordu, renk renk, arka arkaya tirkenmiş, ışıltılar saçarak süzülüp kıyılardan ötelere giden balıklar bir karanlığın ardında yitiyor, az sonra da geriye dönüyor, kıyılara geliyorlardı, yosunları koklar gibi ederek kuyrukları titrerken birden, ortalarına ağır taşlar düşmüşçesine darmadağın dağılıyorlardı.”30
Tanyeri Horozları’nda Nişancı Veli’nin misafir gittiği köyde Adayla ilgili anlattıkları bir önceki cildin adını anımsatır okuyucuya:
“Bizim adanın denizi, balıkçıların dedikleri gibi çok uslu bir deniz. Bu deniz çoğunlukla öyle durgun, öyle durgun, öyle durgun olur ki karıncalar su içebilir. Bir de balık var, bir de balık var, deniz kaynaşıyor, oltanı at çek, oltanı at çek. İşte böyle. Karıncanın su içtiği…”31
Deniz Küstü’de yazar bir üst anlatıcı olarak yer yer romanın iç sayfalarında da görünür. Bir sabah denizi o özgün kaleminden verir:
“Olayın sabahı erkenden deniz kıyısına indim. Denizin üstünü, gemileri göstermeyecek kadar bir duman örtmüş, adalar, karşı dağlar yarı bellerine kadar bu ak dumanın içinde kalmışlardı. Ortalık sütlimandı gene. Duman çekildikçe deniz usuldan ağarıyordu. Ortalığı bir iyot kokusu almıştı, tazecik, yeyni, insanı sevinçten uçuran, denizden esen seher yeli ılıktı, okşayan. İnsan bu deniz kıyısında, ılık, okşayan seher yelinde anadan yeni doğmanın sevincinde, yaşamanın güzelliğinde, içi içine sığamamanın tadındaydı.”32
Al Gözüm Seyreyle Salih, yazarın, yer yer deniz kültürünün anlatıldığı bir başka İstanbul romanıdır. Salih martısıyla yürürken:
“Yürüdü. Aşağıda deniz serilmiş yatıyordu, dümdüz, bulutlar gibi… Trolcülerin koca karınlı tekneleriyle balıktan dönüyorlardı.”33
Yazar tarafından Salih’in elinde bir iple tuttuğu boncuklu arının anlatılışı ise çoğu romanda geçen ve yazarın yaşamının ön yıllarında peşini bırakmadığı, hep türlü özellikleriyle işlediği arıların ana hatlarını öğrenmek açısında önemlidir:
“Bu boncuklu arının kuyruğunda çok mavi üç kalka vardı. Maviyi, ondan biraz daha ince üç kırmızı halka kuşatıyordu. Bir tuhaf, çok parlak kiremit kırmızısı tatlığında, bir mavi. Kırmızı halkaların az ötesinde, kıvrımın yanında sarı üç halka daha. Çok sarı, güneş sarısı gibi bir sarı, kuyruk karanın yeşile dönüşmesindeydi. Kanatlar maviydi, yumuşak kara ince çizgilerle döşeli saydam, azıcık kırmızıya çalar, çizgilerin yanları koyulaşan, gün ışığı gibi pul pul parlayan... Başı da kapkaraydı, yeşillenen… Yeşillenen, yumuşak tüylü, ince, belli belirsiz bir kadife. Büyük başındaki kocaman gözleri yuvarlak dışarı fırlamışlardı. Gözleri gözenek gözenekti. Her gözenek bir türlü menevişliyor, ışık kırmızısı, acı ışık yeşili, ışık mavisi gözeneklerde çakıp sönüyor, kıvılcımlıyordu.”34
Aynı romanda bir ay ışığı bir denizdir bir sevgide betimlenen:
“Çok ay ışığı vardı, deniz sütlimandı. Ay ışığı çok maviydi. Bu mavide herkes mavileşiyordu. Ilık menekşe kokuyordu çalı dipleri. Dereler hendekler, çaylar, pınarlar, çitler, çalılar atlayıp geçip gidiyorlardı. Otların içinden yılanlar akıyor, uyumuş kuşlar kalkıyorlardı. Yumuşacık bahar toprağına ayakları bileklerine kadar gömülüyordu.”35
Kuşlar da Gitti romanı İstanbul’u anlatan bir başka romanıdır. Ve deniz tüm değerleriyle işlenir:
“Az ötedeki denizden ışık, motorların patpatı, tuz, çürümüş yosun, iyot kokusu vuruyordu karaya, ıslak, ılık, yoğun.”36
Doğada yaşayan her canlı Yaşar Kemal’de bir kişilik bulur adeta. Yine aynı romanda her bir kuşu nitelerken:
“Florya, kül rengidir, karaya çalan, bir serçeden az biraz daha küçüktür. Saka sarıdır, ispinoz, iskete… Daha bir sürü küçücük parlak renkli kuş, göğsü sarıda, sarının en parlağı, en güzelinde. Kırmızısı kırmızının en yalımında… Sarısı zifiri karanlıkta, kırmızısı da, yeşili de öyle parıldayarak gözükür. Küçücük üç parmak iriliğinde bir kuş, som mavi… Gökte uçarken, mavi bir ışık topağı gibi, mavisini havada bırakarak, mavi, yoğun, ışıktan bir çizgi çekerek, yayarak…”37
Kimileyin doğayı anlatırken yazar düşsel bir evrene de akar. Filler Sultanı’nda rastladığımız gibi. Hüdhüdler başı ile Filler sultanının konuştuğu bir vakitte bunu görmekteyiz:
“…bir yel esmeye, yıldızları oradan oraya sürüklemeye başladı. Gökyüzünde yıldızlar karman çorman bir oraya bir buraya çalkanıp duruyorlardı. Mavinin üstüne savrularak yıldızlar dökülüyorlardı. Ormanda ışık fışkırıyordu, yeşil. Maviden yaldızlı maviler savruluyordu dünyanın bu ucundan öteki ucuna. Ötede yumuşacık serilmiş toprak, doğurgan, güzel, verimli, ince, serilmişti tavında bir kadın gibi.”38
Bir başka paragrafta:
“Tanyerleri ışıdı ışıyacak, ortalık ıhırcık karanlık, birden dağın başında bir koskocaman ışık patladı, ovalar, dağlar, sular aydınlandı. Dağın tepesinden öylesine bir ışık seli şakırdayarak çağıldayıp geliyordu ki, bu ışık toprağın içine, ormanın en kuytu yerine, ağaçların köklerine, kabuklarına, kayaların özlerine işliyordu.”39
Çakırcalı Efe’de ikinci kez af edildikten sonra silahının istenmesine sert yanıt veren Çakırcalı’nın köyünü terk edişi esnasında verilen doğa olayı muhteşemdir;
“bir şafak vaktiydi. Beşparmak dağının tepesinde iğne iğne ışıklar belirdi belirecek. Dağın doruğuna doğru bir yerlerde yalnız, üşümüş bir parça ak bulut. Işık içinde dönen parlak yıldızlar…”40
Binboğalar Efsanesi’nde Demirci Haydar, üstünde uzun bir süre çalıştığı kılıcı İsmet İnönü’ye vermek için Ankara’ya geldiği vakit gördükleri, yazarın kaleminden çıkmış bir şehir betimlemesidir:
“Işıktan gölgeler uçuşuyor. Kırmızı, yeşil, mavi, turuncu ışıklar. Işığa da benzemez, öyle bir şeyler. Bu şehri ışıklarla döşemişler. Yıldızlar, ışıklı pencereler, kapılar, dağ gibi yapılar. Mustafa Kemal Paşanın türbesi… Sabaha kadar ışığa batıp çıkıyor. Bir tepenin üstünde, öyle durup duruyor, kıpırtısız. Işıklar, ışıkların, iri, dev yapıların gölgeleri… Gölgeler, ışıklar birbirlerine girmişler kovalaşıyorlar, sarmaşıp dolaşıp açılıyorlar. Otomobiller, otobüsler, kamyonlar, ışıklar, ışıkları uçup giden, inleyen, konuşan, bağıran… Ankara, büyük ışıklı… Gittikçe de her gece başını alıp gidiyor. Tekmil Ankara ovasına yayılıyor. Yüksek yapılar birbirine geçiyorlar, geçiyor, ayrılıyor, kavuşuyorlar… Işıklar, ulu gölgeler, kırmızıları pul pul olup dağılıyor, serpiliyor, sonra top top oluyor, kavuşuyorlar. Sonra gene bir fiskede darmadağın. Sonra gene ışıklar kırmızı, mavi, ak, yeşil, turuncu göğe savrulu, pul pul düşüyorlar. Kurşun gibi ağır.” 41

Yaşar Kemal bir doğa yazarıdır. Doğadan bin bir kimlik ve çeşitlilik çıkartan bir ozandır. Dağ, deniz, ova vbg. doğa unsurları Yaşar Kemal’in romanına önemli bir değer yükler. Yazarın birçok romanı, roman evreninin geçeceği yöreyi betimleyerek başlar, birçok romanında değişik doğa parçaları, olayları, canlılar da betimlenmektedir. Yaşar Kemal’in romanlarında “doğa” bir mekân sorunsalıyla özdeştir. Roman biçemini tamamlayan başlıca unsurlardan biri olarak değerlendirilebilir.

DİPNOTLAR

1. Kemal, Yaşar:İnce Memed 1. Adam Yay. İstanbul, 2000t, s.9
2. Kemal, Yaşar:İnce Memed 2. Adam Yay. İstanbul, 2000v, s.10
3. Kemal, Yaşar: İnce Memed 3. Adam Yay. İstanbul, 2000y. 12
4. Kemal, Yaşar: İnce Memed 4. Adam Yay. İstanbul, 2000ü, s.10
5. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000ü:11
6. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000ü:12
7. Kemal, Yaşar: Baldaki Tuz. Adam Yay. İstanbul, 2001c.7
8. Kemal, Yaşar: Ağrıdağı Efsanesi. Adam Yay. İstanbul, 2000g.9
9. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000ü: 53
10. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000ü: 328
11. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000ü: 583
12. Kemal, Yaşar: Kale Kapısı. Adam Yay. İstanbul, 1999f.423
13. Kemal, Yaşar: Kanın Sesi. Adam Yay. İstanbul, 1999g.577
14. Kemal, Yaşar: Yer Demir Gök Bakır. Adam Yay. İstanbul, 2000k.352
15. Kemal, Yaşar: Ölmez Otu. Adam Yay. İstanbul, 2000m.35
16. Kemal, Yaşar: Yağmurcuk Kuşu. Adam Yay. İstanbul, 1998b.264
17. Kemal, Yaşar: Karıncanın Su İçtiği. Adam Yay. İstanbul, 2002a. 368
18. Kemal, Yaşar: Yusufçuk Yusuf. Adam Yay. İstanbul, 1999h.391
19. Kemal, Yaşar: Orta Direk. Adam Yay. İstanbul, 2000j.161
20. Kemal, Yaşar: Demirciler Çarşısı Cinayeti. Adam Yay. İstanbul, 1998a.7
21. Kemal, Yaşar: A.g.e., 1998a:30
22. Kemal, Yaşar: A.g.e., 1998a: 478
23. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000j: 300
24. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000m:59
25. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000j:302-303
26. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000m:7
27. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000m:103
28. Kemal, Yaşar: Karıncanın Su İçtiği. Adam Yay. İstanbul, 2002a. 27
29. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2002a: 409
30. Kemal, Yaşar: Tanyeri Horozları. Adam Yay. İstanbul, 2002b.152
31. Kemal, Yaşar: A.g.e, 2002b: 202.
32. Kemal, Yaşar: Deniz Küstü. Adam Yay. İstanbul, 1998c.71
33. Kemal, Yaşar: Al Gözüm Seyreyle Salih. Adam Yay. İstanbul, 2000p.38
34. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000p:112-113
35. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000p:190
36. Kemal, Yaşar: Kuşlar da Gitti. Adam Yay. İstanbul, 2000h.8
37. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000h: 8-9
38. Kemal, Yaşar: Filler Sultanı. Adam Yay. İstanbul, 2000i.52
39. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000i:62
40. Kemal, Yaşar: Çakırcalı Efe. Adam Yay. İstanbul, 2000n.85
41. Kemal, Yaşar: Binboğalar Efsanesi. Adam Yay. İstanbul, 2001b. 221