KÜLTÜR & SANAT

 


YAŞAR KEMAL’İN ROMANLARINDA DEĞİŞMENİN YANSIMASI OLARAK ÇEVRE SORUNSALI

Aziz ŞEKER / Sosyal Hizmet Uzmanı

Sitemiz Editörü 
shuaziz@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

   
Şu, kuşların on bin yıllık yığınak yerlerine, şu sarı dikenlerin üstlerine, kurumuş ulu kavağın, gövdelerinin içi boşalmış çitlembik ağaçlarının yörelerine çimento yığınları apartmanlar, evler döşeniyordu…(Deniz Küstü)

İnsan toplumlarının varlıklarını sürdürdükleri fiziki dünya çevre olarak değerlendirilir. Yaşanabilir bir çevrenin koşullarını konu edinen ekoloji, canlıların kendi aralarında ve çevreleri ile olan uyum olgusunu inceleyen bir bilimsel yaklaşım biçimidir. Her canlı türü, diğer canlı türleri ve fiziki çevresi ile sürekli uyum kurma, uyumsuzlaşma ve yeniden uyumlaşma ilişkisi içindedir. Doğal yaşam içerisinde canlılar, birbirlerini tüketerek yaşamlarını sürdürdüklerinden, birbirine dayalı ve kendiliğinden dengeli kümeler halinde bulunurlar. İklim koşullarına ve biyolojik zorunluluklara göre canlıların kendi aralarında oluşturdukları bu kümelere, ‘biyolojik topluluklar’ adı verilir. Doğal çevre koşulları karşısında, bazı bitki ve hayvan türlerinin, her birinde bulunmayan yetenekleri karşılıklı bir biçimde tamamlayarak birlikte yaşamaları ise, ‘sembiyotik topluluk’ olgusunu oluşturur. Doğal çevre bir ölçüde de toplumsal ilişkileri belirleyen bir etkendir.1

Değişme dediğimiz şey insan ve toplum dışında çevrede de gerçekleşir. Çünkü değişme aynı zamanda çevreseldir. Değişme, hem fizik hem kültürel, somut çevrede yer almalıdır. Coğrafi çevre sürekli değişim geçirir. Bu değişimlerin bazıları insanın doğayı kontrolü altına almasıyla, bazıları da doğanın kontrol altına alınamayan güçleri yoluyla gerçekleşir.2

Değişme yalnızca ekonomik-toplumsal boyutlarıyla değil çevresel yönleriyle de dikkate değer bir süreçtir. Çünkü değişme süreçleri çevreye de türlü biçimlerde etki etme olanağı bulmaktadır. Kimi sanat ürünleri çevresel öğeleri de işlemekte ve türlü yönleriyle konu edinmektedir.

Yaşar Kemal bir romancı olarak ne kadar değişmenin romancısı kabul ediliyorsa da çevrenin değişimine etki eden faktörleri bir romancı duyarlılığıyla veriş estetiği onu değişen çevreyi işleyen bir yazar olarak kabul edişimizi kolaylaştırmaktadır. Kuşlar da Gitti romanında değişen çevre koşulları ele alınırken, çevresel değişmenin tarihsel arka planını da unutmamak gerekliliğine vurgu yapmaktadır. Florya sırtlarında kuş yakalama mevsiminde türlü tuzaklarla kuş yakalayıp satan kuşçu çocukların tuzaklarına yıllar geçtikçe daha az kuş yakalanmaktadır. Yakalan kuşlar ise anlatılan eski günlerin tersine günün koşullarında daha az kişi tarafından satın alınıp gökyüzüne salınmaktadır.

Kuşlar da Gitti kısa romanında İstanbul’un yaşadığı toplumsal çözülme, ahlaki çürüme ve doğanın yok edilmesi süreci, hayatın trajiği olarak anlatılır… Kuşlar da Gitti, bir ağıttır sanki-ağıt roman.3 Eserde yazar kentsel dünyadaki değer çöküşüne doğaya yakın durarak tepki göstermektedir.

Çevreye olan duyarlılığıyla kaleme aldığı bu romanda ifade ettiği şu tümceler çevrenin değişimini insan değerlerini de kapsayacak şekilde tarihsel bir düzlemde görmek isteyenler açısından üzerinde durulması gereken bir gerçekliktir:

İstanbul’un tarihini yazanlar Florya düzündeki kuşların, kuş yakalayıcıların tarihine boş verirlerse tarihlerinin o kadar pek işe yarayacağını sanmam. Emeklerine yazık olur. Yüzlerce yıldır kiliselerin, havraların, camilerin önünde, milyarlarca salıverilmiş kuşun sevinci, insanların sevinci, az macera mı? Biliyorum, birgün bir hoş, yüreği temiz, akıllı birisi çıkacak, Florya kuşlarının güzel, sevinçli, umutlu tarihini yazacak, işte o zaman işte, İstanbul biraz daha büyülü bir kent olacak. İstanbul’un büyüsü denizinde, yapılarında, göğünde, akarsularında mı yalnız, insanlarında mı? Ya Floryanın kuşları?4 Artık birkaç ufak kuş sürüsü uğramaktadır Florya sırtlarına. Çok çeşitli kuşlar tür olarak azalmıştır. Bunun nedeni doğada insan eliyle gelen dönüşümün olumsuz yansımalarında aramak gerekir. İstanbul’a uğrayan kuşlar değişime ayak uyduramamış, insana yenilmişlerdir…

Çukurova’da geçen bir romandır Hüyükteki Nar Ağacı. Çukurova’da değişim yıllarıdır. Tarımın kapitalistleşmesi, kazanmak isteyen ağanın, zenginin inanılmaz hırsı, doğayı ve toprağı öyle bir işlemektedir ki, insanın belleği bile çevreyi tüketen bu değişim hızı karşısında hayrete düşmektedir:

Güneş bir köz yığını gibi dört yana yalım saçarak kıpkızıl çıktı. Yoldan yüklü kamyonlar, arkalarına naylon araba takılmış traktörler, at arabaları, biçerdöverler, cipler, pırıl pırıl son model Ağa otomobilleri, öbek öbek, boyunlarını içeri çekmiş ırgatlar geçiyorlardı. Şimdiye dek Çukurovada görülmemiş bir gürültü dolduruyordu ortalığı. Bir hayuhuy sürüp gidiyordu.5 Bu görüntü doğayı içine alan üretim faktörlerini kapsayan bu süreçlerin toplumsal yaşama neler getirebileceğini de göstermektedir. Aynı romanda Hösük, Memet, Âşık Ali ve Yusuf’un sorunlarını gidereceklerine inandıkları Hüyükteki Nar Ağacını ararken karşılaştıkları otçu Hasan tarafından dile getirilen gerçekler için de çevresel değişimin insanda ne gibi duygular yarattığını örneklemektedir:

“…çok kutsal ağaç vardı şu Çukurovada. Buradan denize kadar nar ağacı ormanıydı Çukurova. Yaz bahar aylarında bir al çiçekler açardı narlar, toprak buradan Ayasa kadar apal kesilir, deniz gibi dalgalanırdı. Karayılanlar sevişirdi nar çiçeklerinin altında, ocaktaki demir gibi kıpkızıl olarak… Hiç ağaç kalmadı ovada, bütün ağaçları kökten söktüler. Şimdi ne nar, ne meşe, ne karaçalı, ne çam, hiçbir ağaç kalmadı Çukurovada, yok. Şu ovada kutsal hiçbir şey kalmadı ki nar ağacı kalsın. Zaten öyle kutsal bir nar ağacı da yoktu. Ne ki iyi, ne ki güzel, ne ki insanca, başını aldı da çekildi gitti uzaklara. Öyle bir nar ağacı olmuş olsaydı ovada, çoktan kökünü kömecini, yaprağını dalını torlar toplar çekilir giderdi başka yerlere, başka dünyalara. Öyle bir nar ağacı yok. Olsa da şifa dağıtamaz, sizin derdinize derman olamaz.”6 Çukurova’dan giden her feodal kalıntı, feodaliteye özgü duygu tortusunun duygulanımıdır otçu Hasan’ın anlattıklarında yer edinen öğeler.

Yaşar Kemal romanlarında değişimin çevreye olan yansımalarını ustalıkla vermektedir. İnce Memed 2’de roman ekseninin geçtiği çevreden bahsederken:

Anavarza ovasında her şey, ot, ağaç, böcek, kuş, hayvan, sonsuz bir çiftleşmede, döllenmededir. Yaratıklar Anavarza ovasında başkadır. Verimli, sağlıklı, ışıltılı, büyülü bir dünyanın yaratıklarıdırlar.7 İşte bu büyülü dünya zamanla değişir… Örneğin İnce Memed 3’te yörenin en ünlü iz sürücülerinden birisi olan Topal Ali’nin yörenin değişmeden önceki çevresel dokusunu verişi değişimin doğasını görmemiz açısından önemlidir. Doğal çevrede yaşayan yaban hayvanları da nasibini almıştır değişimin yok edici yüzünden:

Ali Torosta dolaşırken tilkilerin, kurtların, yabanıl parsların, vaşakların, yabankedilerinin, ayıların da izlerini sürüp onların yuvalarını inlerini buluyordu.8

Doğada her şey yenileşmek, değişime uğramak zorundadır. Her yenilik bir değişim, bir karşı oluştur. Taş çağı insanının gözünde yuvarlanan, dönen tekerlek büyük bir devrimdi. Bu bir özgürlüktü. İnsanın doğa karşısında ateşten sonra ilk özgürlüğü! Dünle bugün arasındaki ayrımlaşma doğal görülmelidir. Gelenekler bile zamanla değişikliğe uğramaktadır.9 Değişen doğa ise hep tükenmektedir. Ki değişim mutlaksa çevrenin değişimi de her sonuca rağmen olağan karşılanmalıdır.

Yazar, İnce Memed 4’te adeta çevrenin değişimden olumsuz etkileneceğinin ipuçlarını da vermektedir:

Ve belki bir gün Torosta hiç ağaç, hiç toprak kalmayacak, koca Toros salt kayalık olaraktan dikilip duracak gökle toprak arasında. Keskin kayalara kızgın bakır mor kızılında tütecek ve belki de bir damla su kalmayacak bu çıplak kayalıkların Torosunda… Belki bir tek bitki bitmeyecek bu ustura keskini kayalarda. Belki bir tek canlı yaşamayacak.10 Kemal’in bu öngörüsü günümüzde gerçekleşmiş gibidir…


Yaşar Kemal’in Çukurova dışında bir başka bölgeyi işlediği romanlarından biri olan Al Gözüm Seyreyle Salih; deniz kasabasına ve o kasaba geçen olaylara bir çocuğun yaşamından nasıl baktığını konu edinir. Çevrenin değişimi bu romanda en uç noktalarıyla ve yansımalarıyla temalaştırılır. Yazar, İstanbul’da Marmara denizinde yaşayan yunusların kazanç temelli insan-doğa çatışmasından etkilenerek nasıl ortadan kaldırıldığını roman kahramanlarından Salih’in, balık boşaltırken yardım ettiği Temel Reisin mesleğinden giderek göstermeye çalışır:
Temel Reis gibi var mı, o, açık deniz balıkçısıdır, denizlerin kurdudur o. Gelir de buralarda, bu kasabalarda, bu sığ sularda bu çaça balıkları ardında sürünür mü o? O, bin tane, iki bin tane yunus balığı avlamış, şu mağaralara, şu kıyılara, ormanlı yerlere kazan kurup yunusların yağını çıkarmış, yedi düvele satmış bir balıkçıdır. Bu kıyılarda var mı bir tane öyle balıkçı, on bin tane yunus yakalayan, yağını çıkarıp satıp, satıp da o parayla üç tane vapur kadar tekne yaptıran, bir kişi daha var mı bu kıyılarda? Bu denizler eskiden yunus doluymuş, yunuslar sularda vapurlarla, teknelerle, atlaya atlaya yarışırlarmış, yunuslar insan gibi de akıllı olurlarmış.11 Yazar, yunusların katledilişini bir başka denizi ve İstanbul’u anlatan romanında da enine boyuna kritik etmektedir.
Deniz Küstü romanı Yaşar Kemal’in çevresel değişimi deniz canlıları, deniz kültürü, insanın eko sisteme etkisi açısından ve bütün bunları bir roman kurgusu içinde veriş biçimi yönünden önemli bir yapıt olarak değerlendirilmelidir. Denizden gelen balıkçıların kıyıda bekleyen insanlarca karşılanıp balık ziyafeti sunulması deniz yaşamına ait bir gelenekken zamanla balık neslinin azalışı, insandaki kazanç güdüsünün insanca olan her duygunun önüne geçmesiyle değişmiştir:
O zamanlar bu kıyılarda aç, benzi soluk insan yoktu. O zamanın balıkları da yağlı lezzetliydi. Marmaraya bir şeyler oldu, yunuslar kırfacana uğratılınca denizden bet bereket çekildi, yakalanan bir iki balığın da tadı, lezzeti kalmadı. İşte şuralar, şu kıyılar közlerde yanan, pişen balık kokularıyla mis gibi kokardı. Balık kokusu deniz kokusuna karışır, sevinçten, iştahtan insanı deli ederdi. Ve çocuklar, gözleri tattan süzülerek ılık bahar akşamlarında balık yağları ağızlarından, parmaklarından sızarak balıklan yer, doyarlardı. Menekşe o zamanlar bir sevinç türküsüydü. Bu kıyılar halkı yiyip doyduktan sonradır ki balıkçılar balıklarını İstanbula Balıkpazarına götürür satarlar, bir kucak parayla dönerlerdi. Yunuslardan sonra...12
Roman kahramanlarından Zeynel Çelik’in usundan geçenler de kayda değerdir bir şehrin çevresinin nasıl değiştiğini imgeleyiş yönünden:
Zeynel Çelik İstanbulu biraz bilirdi ama, en çok Menekşeyi, Menekşenin denizini, bir de Sirkeciyi bilirdi. Bütün Menekşe onun nasıl eviyse, Sirkeci de onun öylesine eviydi. Amma da gürültülüydü Sirkeci, ilk olarak bugün farkına varıyordu bunun... Üst üste binmiş trenlere akan insanların uğultuları, tren sesleri, sidik kokuları, kulağı sağır eden korna sesleri, vapur düdükleri, yoğun, eksilmeyen, hep yağan bir toz, nereden çıktığı belirsiz, eksilmeyen, genzi yakan bir duman, soğan, yağlı, közde kavrulmuş et kokusu, işportacıların, kaçak sigara, gazete satanların, köftecilerin, dolmuşçuların bağırmaları çağırmaları, ana avrat sövmeleri, yerlerdeki, üst üste kağıt parçaları, balık kılçıkları, portakal kabukları, güğümlerle soğuk su, ayran satanlar, kuzu kemikleri, duvar diplerine göllenmiş keskin bir amonyak kokusu salan işemikler, işemiklerin üstünde dönen sinekler, kaldırımların eğri büğrü çimentolarına düşmüş balgamlar, kirli, yağlı çaput parçaları, vapurlar, bacaları, dumanları, trenlerin duman fışkırtan lokomotifleri, gar duvarının önüne çekilmiş bilmem kaç yılından kalmış küçücük lokomotif, yılın on iki ayı da insan boyu kazılmış, kazılıp toprakları ortaya yığılmış hendekler, Zeynel bütün bunları yalnız bugün apaçık olduğu gibi görüyordu. Neden acaba şimdiye kadar Sirkeciye hiç böyle bakmamıştı, neden hep şimdi gördüğü şeylere, onların bir parçasıymışçasına karışıp gitmişti?13
Öte yandan deniz kültürünün nasıl yabancılaştığı, denizin kirliliğinin sonuçlarıyla birlikte romanda gösterilmektedir:
Zeynel yandaki merdivenden aşağıya indi, burnuna acı bir çürük Haliç kokusuyla taze deniz kokusu geldi, çocuklar, yaşlı kişiler, emekliler, alttaki korkuluklardan, köprünün aralıklarından oltalarını sarkıtmışlar, dalmışlar, gözleri, üstü domates, patlıcan, yeşil biber, soğan, lastik top, yongalar, ağaç parçaları, yapraklar, pırasa yaprakları, kağıtlar, kavun karpuz kabuklarıyla kaplı denizde dehşet bir beklemenin heyecanındaydılar, oltaya vuracak balığın gerilmişliğinde tetikteydiler.14
Roman yazarının İstanbul’un simgelerinden birisi olan Haliç’i anlatışı da çevresel felaketin, denize kıyı şehri olan tarihsel mekânlarıyla ünlü İstanbul şehrinde yol açtığı sonuçları sergilemektedir:
Haliç çamur, büyük bir lağım, çöplük, köpek, kedi, at, iri fareler, martı leşleriyle ağır, çalkanmayı, akmayı, dalgalanmayı unutmuş, neon, otomobil, puslu donuk güneş ışıklarıyla, üstünde odun parçaları, kabuklarla, süprüntülerle, sebze halinden dökülmüş yüzlerce kilo sebzeyle, domatesle, patlıcanla, portakal, pırasa, karpuz kavunla kımıltısız, yıllardır hiç durmadan akıtılan fabrika artıklarıyla, yanmış acı, kokan yağlarla kaymak bağlamış, dünyada hiçbir kokuya benzemeyen ağır, öğürtücü, delirtici bir kokuyla, gene dünyada hiçbir bataklığa benzemeyen bir bataklıktı. Yorgun, pis, korkunç Haliç İstanbulla birlikte uyanıyordu. Galata, Unkapanı köprülerinde üst üste, birbirlerine girmiş, saatlerce tıkanacak, bir daha açılmayacak, kenetlenecek olan otomobilleriyle, yanmış benzin kokusuyla, insanı deli eden otomobilleriyle ağır aksak uyanıyordu. Belli belirsiz, zorla soluk alınan bir sis arkasında, içinde. Motorlu, kürekli küçük kayıklar bu çamur suyu umutsuzca yararak kıyıdan kıyıya gidiyorlardı.15
Bir başka sayfada yazar İstanbul’un çevresel değişimine yoksullaşan insana dönerek göndermelerde bulunmaktadır:
Bu insanların hepsinin de giyitleri dökülüyordu. Bedenleri çarpuk çurpuk, yüzleri uzamış soluk, gözleri doymamış hırslı, öfkeli, ölgün, bitkin, saçları kirli, elleri ölüydü. Yozlaşmış, bambaşka bir insan türü, kir, çamur içinde, birbirlerinin ayaklarına basarak, birbirlerine çarparak, diş gıcırdatarak, söverek, kıvıl kıvıl, üst üste alanı doldurmuşlar, gidip geliyor, bağırıyor, çağırıyor pazarlık ediyorlardı. Yozlaşmış bir insan yığını buradan denize kadar çalkanıyordu ve denizin yüzünü boydan boya bir çöp yığını doldurmuş, kayıklar, şehir hatları vapurları bu çöp yığınını yara yara gidiyorlardı Marmaraya, Boğaziçine...16 Romanda adeta insan ve doğa, hızı birbirine denk bir yozlaşmışlıkta verilmektedir.
Roman kahramanlarından Selim’in gözünde değişmenin yansıması farklı açılardan geçmektedir. Çevresel şartlardaki tahribat eko dengeyi de altüst etmiştir:
Dünya ıssızlıkta, yalnızlıkta çın çın ötüyordu. Bir tek şaşma düşüncesi bağlıyordu onu dünyaya, olan bitene… Şu, kuşların on bin yıllık yığınak yerlerine, şu sarı dikenlerin üstlerine, kurumuş ulu kavağın, gövdelerinin içi boşalmış çitlembik ağaçlarının yörelerine çimento yığınları apartmanlar, evler döşeniyordu. Ya bu güz, o küçücük, binlerce, on binlerce kuş buraya gelince ne olacaktı, nereye konacaklardı, en çok da buna şaşıyordu.17 Hatırlayacak olursak Kuşlar da Gitti romanı bu tarz bir sorgulamaya açık şekilde bitmektedir. Doğanın türküsü yenilmektedir…
Sıklıkla Çukurova’yı roman çevresi olarak ele alan yazarın romanlarına baktığımızda da çevresel dönüşümün boyutlarını tarihsel bir bakış açısını gözardı etmeden romancı kurgusuyla işlediğini görmekteyiz: Akçasazın Ağaları yapıtı her bakımdan değişimin destanın romanıdır. Çukurova’nın çevre sosyolojisi bakımından özellikleri bu yapıtta kaleme alınmıştır. İlk cildi olan Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde Çukurova yaban hayatında önemli bir yeri olan cerenlerin tükenişi de konu edilmektedir:
İlkin bir Osmanlı zabiti orada ceren avlamış. Ondan sonra da soysuz Beyler ona öykünmüşler. Ondan sonra da Beylerin uşakları, köleleri… Ondan sonra köylüler, herkes.
Eli ayağı küt olmuş da ocağı sönesi Osmanlı. Ocağı da kökten kurudu, söndü ya! İşte böylece Çukurovada cerenin kökü kesilmiş. Ölenleri ölmüş, avlananlar avlanmış, kalanlar da başlarını alıp kendi çöllerine çekilip gitmişler.18

Demirciler Çarşısı Cinayeti 1973 de yazılmış bir roman. Diğer Çukurova romanlarıyla ortak temalarda buluşsa da birtakım sosyal olgular üzerinde daha bütüncül analizler yapmamızı kolaylaştırıcı özelliklere sahip olması yönünden önemlidir. Ağalardan beslenerek sürekli genişleyen toprak paylaşım savaşımı başka bir ifadeyle yağması bu yapıtta daha belirgin bir şekilde sergilenir. Akçasaz bataklığını zamanla kurutarak verimli topraklara sahiplenen ağalar, romanda şu tümcelerle geçen bir ekosistem parçası olan bataklığın sonunu da getirirler:
Akçasaz bataklığından sesler geliyordu. Uzun boyunlu, uzun bacaklı, kanatlı, uzun gövdeli, som mavide, güneşte, gölgede, ıhırcık karanlıkta, yıldız ışığında mavisi bin türlü maviye dönüşen kuşları, iri, kırmızı, yanardöner mavi, sarı, başparmak büyüklüğünde kuyruklarını savurarak, binlerce, saydam, ışık damarlı kanatlarıyla uğuldayarak uçuşan arıları, kepezlerinden teller dökülen göçmen kuşları, pembe balıkçıları, iri, güneşte genişleyen kanatlarıyla, bin bir renkte, benekte titreşen gözleriyle kelebekleri, çakalları, kurbağaları, yabandomuzları, okyılanları, kaplumbağalarıyla bataklar fokurduyordu. Gün kızdırdıkça bataklığın fokurtusu daha artıyordu. Mustafa Bey bu bataklığı avucunun içi gibi bilirdi. Derviş de bilirdi. Bataklık günün her saatinde başka fokurdar, başka uğuldar. Sabahları sessizdir. Ortalarından arada bir kopma fokurtusu duyulur. İnler gibi sesler gelir derinlerden. Gün atarken kıyamet kopar, her şey birbirine girer, karışır, çoğalır, bir iner bir kalkar ortalık, kamışların, çiçeklerin, ağaçların, sazların, kuşların, bin bir böceğin her birisi bir yerden ses verir. Gün ışığı bile ses verir. Gün kızdırınca da koyu bir buğuda, buğunun içinde bataklık erirken, tüm canlılar cansızlar tükenirken arkadaki Anavarza kayalıkları bugünün ardında bulanık solar, incelirken bataklık çok derinden sarsılarak soluklanır fokurdar.19
Romanda geçen ve günümüzde soyu tükenmiş olan ceren sürüleri ve de tükenmekte olan kartalların yırtıcı kapışmaları da giderek azalmıştır. Bu canlı türleri doğada tükenip gitmişlerdir. Örneğin romanda uzun-soluksuz kartal ceren kovalamacasında yenik düşen ceren bir anda kartalı da ölümle karşı karşıya bırakır. Bu müthiş bir doğa olayıdır. Günümüzde yok edici çevresel değişimden sonra belki de hiç rastlanmayacak bir görüntüdür:
Kuş kanatları savrulup birbirine karışarak durmadan gagalıyordu gözleri. Her gagalayışta bir parça koparıyor, cerenin kara gözleri kan içinde kalıyordu. Birden ceren üç kere havaya sıçradı geri düştü, kan içende kalmış, gözleri çıkmıştı. Ve kuş parçalanmış gözleri durmadan gagalıyordu. Ceren sıçrıyor, yöresinde dönüyor, çıldırıyor, inliyor, kanatları, tüyleri karmakarış kuş dengesini yitirmemek için elinden geleni yapıyor, tüm gücünü harcıyor, çukurlaşmış, akmış gitmiş gözleri gagalıyor, parça parça etleri koparıyordu Kapışma sürerken gözlerini çıkardığı cerenin altında kalarak20 kanatlarının kırılmasıyla bir daha iyileşemeyecek bir yara alır kartal. İki hayvan da ölecektir…
Yazarın 1975’te yayınladığı Yusufçuk Yusuf’da dile getirilen bir olay Çukurova’nın yaban hayatı dengesiyle de oynamıştır. İlk cilt olan Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde doğada görmeye alıştığımız kartal sürüleri yitmişlerdir. At vebası yaşayan yörede ölen atlar ilaçlanır, leşlere gelen yırtıcı hayvanlar da ilaçlı leşlerden dolayı bir kırıma uğrarlar. Bu, Anavarza’nın göğündeki hayvanların çoğunun sonu olur. Romanda şöyle ifade edilir:
“Baytar geldi, Derviş Bey,” dediler.
“Gelsin,” dedi Derviş Bey. Her zaman atların ölümüne insan ölümleri kadar acırdı.
“Geçmiş olsun Bey,” dedi genç, ince bıyıklı, uzun saçlı baytar.
“Sağ olasın, hoş geldin Baytar Efendi. Nedir bu iş?”
“At vebası,” dedi baytar. “Bütün leşleri ilaçlamalıyız ki mikrop dağılmasın, kalanları kurtaralım.”
Anavarzanın, Hemitedağının, Gavurdağlarının, Binboğaların, Aladağların, Düldüldağının leş kokusu alan tekmil kartalları, akbabaları, çaylakları, doğanları, karakuşları Çukurovaya inmişler, Çukurova göğünü doldurmuşlardı. Geniş Çukurova göğüne serpilmiş geniş kanatlı kuşlar, yer yer, öbek öbek yukarlarda dönüyorlar, sonra da hep birden delicesine toprağa sağılıyorlardı. Ve inen kartallar bir daha kanatlarını açıp kalkamıyorlardı. İlaçlı, ağılı eti koparıp bir iki yutkunduktan sonra kanatları yanlarına düşüveriyor, sonra deli bir döngüde kanatları, ayakları, başları birbirine karışarak dönüyorlar, çığlık çığlığa çırpınıyor, sonra oldukları yere düşüp kalıyorlardı.
Kartal ölüleri ovaya tarlalarca serildi, at ölülerinin yanına. Sonra kurt, çakal, tilki ölüleri görüldü onların yanlarında. Ve Çukurova göğünde bir tek kartal gözükmez oldu, bir tek karakuş, bir tek doğan... Bir kurt, bir tek tilki... Atlarla birlikte, kartallar, çaylaklar, karakuşlar da gittiler. Kurtlar, tilkiler, sırtlanlar, çakallar da...
“Kartallar da,” dedi Derviş Bey. “O iyi insanlar, o güzel atlara... Kartallar da, kartallar da... Bir ulu karanlığın, bir yıkımın içindeyiz Mustafa,” dedi Derviş Bey. “Ne yapmalı, ne yapmalı?”
Bir şeylerin çürüdüğünün, koktuğunun, bittiğinin, eksildiğinin farkındaydı. Derviş Beyin içindeki boşluk günler geçtikçe çoğalıyor, azıtıyordu.
Ve eskiden Hemite kayalıklarında Anavarza kalesinde, Torosta sürüyle kartallar olurdu. Gökyüzü bir kartallar oyunuydu. Geniş kara, bakır kızıltısında kanatlar gökyüzünü örterdi. Ve çakallar, kırmızı kuyruklarını savurarak dolaşan tilkiler, bir görünüp yiten hızlı kurtlar, ovayı baştan başa sıçrayarak dolaşan sürüleri, ovanın her bir köşesinden uzun, kesik kesik sesleri gelen turaçlar... Çukurovayı ovalıktan çıkardılar. Yakında bir kuru toprak kalacak, bir de bomboş gökyüzü. Ne ot, ne çiçek, ne çalı, ne ağaç, ne kurt kuş, ne börtü böcek.21
Yalnız kartallar değil, romanın birinci cildinden beri anlatılan ufak ve anlamlı öyküden bir alıntıyla: “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler. Kartallar da, kartallar da…” 22 Gitmişlerdir… Hemen bir parantez açalım. Yaşar Kemal Kuşlar da Gitti romanında da değişim karşısında benzer bir duygusal kıvranmayla acılar yaşayan insanların durumunu özetlemektedir. Örneğin yazarla çocuklar arasında geçen kimi diyaloglar doğanın ve insanın bozulmasıyla birlikte giden kartalların durumunu andırmaktadır:
“Kuşlar da gitti,” dedi Mahmut.
Sonra hiç konuşmadık. Kuşlar da gitti, kuşlar birlikte de… Ne olacak, kuşlar da gitti.
…………………………………………………………………………………………………………………..
“Kuşlar da gitti,” dedi Uzun Süleyman, sesi kederli, utangaç, küskündü.”23
Yusufçuk Yusuf boyunca yalnız feodal toplumsal öğelerin tasfiye süreci değil, bu süreci tetikleyen toprak insan ilişkilerinin değişimi de işlenir. Kuşkusuz doğa ile toplum arasında araç olan tekniğin gelişmesi, ister istemez doğa-toplum ilişkilerini geliştirmekte dolayısıyla, insanların kendi aralarındaki ilişkilerini değiştirmekte ve geliştirmektedir. Teknik sayesinde, insan, doğaya daha az bağlı ve daha az bağımlı kalmaktadır.24 Örneğin: Şu bataklıktan kurtulmuş yağlı, bereket fışkıran toprağa belki de dünya kurulduğundan bu yana saban girmemiş, bu toprak bütün balını içinde saklamıştır. Yüz bin yıldır balı alınmamış bir peteğe benzer.
Yeni toprağa arkasında büyük kötenlerle traktörler girmişti. Yabanıl toprak renk renk, boy boy traktörlerin çektiği kötenlerle ölüm kalım savaşındaydı. Kendini ele vermemek, insanoğlunun demirine, traktörüne kul köle olmamak için var gücüyle dayatıyordu. Ama yenilecekti. Yenilecek ve büyük, sulu, insan başı büyüklüğünde portakallar, kan kırmızısı şeftaliler, ballı incirler, içinden ışıklandırılmış kehribarlar gibi incirler, sarı, altın ışıltısında kara kılçık ekinler, pampal pampal açılmış pamuklar verecekti. Bu, toprağın ilk direnişidir. Bekaretini vermek istemezcesine direten bir kızın korkuyla kendisini sakınmasıdır. Gelecek yıl olgun, güzel, uysal, sıcak, şefkatli bir kadın gibi kendisini verecektir.25 Her şey planlandığı gibi olur. Çukurova’ya traktörler girer. Akçasaz Bataklığını kurutmak için kanallar açılır. Ve romancı sorar: Belki de şu kanal bitince… Belki de bataklık kuruyunca… Şu bataklık kuruyunca yerinden neler çıkacaktı, balıklar kuşlar arılar ne olacaklardı? Ya öteki hayvanlar, ya batağın evranları, her gün, gün ağarırken sazlığın üstüne ağır bir bulut içinde inen…26
İnsanoğlu yok ederek kazanmıştır. Can eksen biter kavlinden toprakları mülkiyetine geçirerek Çukurova’nın biyolojik dengesiyle de oynamıştır. İnsanın sömürme, zulüm etme hırsı yalnız kendi soyuna değil çevreye ve hayvanlara karşı da varlığını kanıtlamıştır.
Yaşar Kemal’in bir anlamda değişen toplumsal ilişkileri verişin ustalığı yanında değişen çevrenin belirleyicilerini, nedenlerini, sonuçlarını işleyişi yönünden de Türk romanına önemli katkılarda bulunduğu söylenebilir.
Evet, Yaşar Kemal yarım yüzyıl boyunca insanoğlunun yüzlerce yıllık serüvenini anlattı, önce insanı yazdı. Sonra doğa gelir, insanı yaratan ve insanlaştıran, insanı insan yapan ortam… Bu yüzden doğanın insan eliyle yok edilişinin sonunda, sıranın insanın yok oluşuna geldiğini belirtir Yaşar Kemal. Bitkilerin, hayvanların ve kuşların soyu tükendikçe insanın da tükeneceğinin kuşkusuz olduğunu düşünür. İnsan, doğayı öldürerek intihar etmektedir. Yaşar Kemal’in romancılığını evrensel ölçülere ulaştıran etmenlerin ilki insanoğlunun serüvenini gözlemden değil, yaratıcılıktan ve düşlerden çıkaran yaratma edimi; ikincisi de doğanın benzersiz anlatıcısı oluşudur.27
Yaşar Kemal çürüyen ne varsa onu resmetmiş bir ozandır. Zaten çürüyen bir toplumda, sanat doğru sözlüyse, çürümeyi de yansıtmak zorundadır. Ve toplumsal görevinden kaçamadığı sürece, sanat dünyanın değişebileceğini göstermeli, değişmesine yardım etmelidir.28 Ki, Yaşar Kemal’de bu tavrın sözcüsüdür.
Sanatta doğanın yansıtılışı ile sanat ürünleri arasında önemli bağıntılar vardır. Yine biliyoruz ki sanat ürünleri bir çevre içinde gelişir. Doğa kendisi için hareket ediyor görünür, sanatçıysa insan olarak, insanların iyiliği için davranır. Yaşamımız boyunca doğanın bize sundukları arasından, arzu edilir ve hoş olan şeyleri aşırı özenle seçeriz. Sanatçının insanlara sunduğu her şey, onların bunu duyularıyla yakalayabileceği nitelikte olmalı, onlara hoş gelmelidir, uyarıcı ve çekici olmalıdır, onlara zevk ve doyum sağlamalıdır, akıl için besleyici ve biçimlendirici olmalı, onları yüceltebilmelidir. Sanatçı böylelikle, kedisini de yaratmış olan doğaya minnettarlık duyarak ona ikinci bir doğa, ama duyumsanmış, düşünülmüş ve insan ölçüsünde yetkin kılınmış bir doğa kazandırır.29
Son tahlilde diyebiliriz ki, Yaşar Kemal’in romanlarında değişmekte olan çevre sorunsalı, değişme karşısında güçsüz kalan doğanın kişiliğinin nasıl altüst olduğu roman malzemesi olarak en ince ayrıntılarıyla başarılı bir estetik bütünlük içinde işlenmiştir.


DİPNOTLAR

1. Tolan, Barlas: Sosyoloji. Adım Yay. Ankara, 1993, s. 208
2. Fıchter, Joseph: Sosyoloji Nedir? Çev. Nilgün Çelebi. Attila Kitabevi, Ankara, 1996, s.168
3. Gümüş, Semih: Yazının Sarkacı Roman. Türkiye İş Bankası Kültür Yay. İstanbul, 2003, s.52
4. Kemal, Yaşar: Kuşlar da Gitti. Adam Yay. İstanbul, 2000h, s.12
5. Kemal, Yaşar: Hüyükteki Nar Ağacı. Adam Yay. İstanbul, 1999e, s.21
6. Kemal, Yaşar: A.g.e., 1999e:80
7. Kemal, Yaşar: İnce Memed 2 Adam Yay. İstanbul, 2000v, s,11
8. Kemal, Yaşar: İnce Memed 3 Adam Yay. İstanbul, 2000y, s.64
9. Ergüven, R. Abdullah: Sanat ve Erotizm. Yaba Yay. Ankara,1988, s.10
10. Kemal, Yaşar: İnce Memed 4 Adam Yay. İstanbul, 2000ü, s,11-12
11. Kemal, Yaşar: Al Gözüm Seyreyle Salih Adam Yay. İstanbul, 2000p,s.173
12. Kemal, Yaşar: Deniz Küstü. Adam Yay. İstanbul, 1998c, s. 47
13. Kemal, Yaşar: A.g.e., 1998c: 104-105
14. Kemal, Yaşar: A.g.e., 1998c:113
15. Kemal, Yaşar: A.g.e., 1998c:255
16. Kemal, Yaşar: A.g.e., 1998c:259
17. Kemal, Yaşar: A.g.e., 1998c:380-381
18. Kemal, Yaşar: Demirciler Çarşısı Cinayeti. Adam Yay. İstanbul, 1998a, s. 32
19. Kemal, Yaşar: A.g.e., 1998a: 203
20. Kemal, Yaşar: A.g.e., 1998a: 427
21. Kemal, Yaşar: Yusufçuk Yusuf. Adam Yay. İstanbul, 1999h: 16-17
22. Kemal, Yaşar: A.g.e., 1999h: 21
23. Kemal, Yaşar: A.g.e., 2000h: 38-41
24. Ergun, Doğan: 100 Soruda Sosyoloji El Kitabı. Gerçek Yay. İstanbul, 1993, s.132
25. Kemal, Yaşar: A.g.e., 1999h: 397
26. Kemal, Yaşar: A.g.e., 1999h: 566
27. Gümüş, Semih: Yazının Sarkacı Roman. Türkiye İş Bankası Kültür Yay. İstanbul, 2003, s.57
28. Fıscher, Ernst: Sanatın Gerekliliği. Çev. Cevat Çapan. V Yay. Ankara, 1993, s. 45
29. Lenoır, Beatrıce: Sanat Yapıtı. Çev. Aykut Derman. Yapı Kredi Yay. İstanbul, 2004, s.60

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org