Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

 

Yerkürenin Arka Bahçesindeki Renkler
Şadiye DÖNÜMCÜ
dosadoster@gmail.com

  Mesleğimin ‘çocukluk’ döneminde, yaşlılık alanında çalışmaya başladım. Yerkürenin arka bahçelerinden birinde karşılaştığım bu rengahenk hanımlar ve beylerle büyüdüğüm için halimden hoşnut olduğumu itiraf etmeliyim.

Çemişkezek(!) Huzurevi arka bahçesinde dolanıp dururken yaşadıklarım, gördüklerim, duyduklarım, öğrendiklerim ve yitirdiklerim bana sıkça Nilgün Marmara’nın “Ey, iki adımlık yer küre / senin  bütün arka bahçelerini gördüm ben” dizelerini hatırlatır. 

İnsanı odak alan bir mesleğin erbabı olarak içim kanadıkça, güldükçe, ağladıkça, keyiflendikçe, değerlerimi yitirdikçe başkalarının yaşantılarıyla  zenginleştikçe, yaşadığım ‘an’larla, çektiğim fotoğraflarla  ufuk ibrem oynadı.

O zamanlar Gülten Akın’ın:“ Ahhhhh, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya / Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar / evler, çocuklar mezarlar çizerek dünyaya” dizelerini duymamıştım.

Duymuş olsaydım; hoyrat insanların onlar üzerinde yarattığı travmaların izini  silmek için belki, fırça kullanımını engellerdik. O dizeleri bilmediğimizden biz; huzurevinin siyah, kurşuni ve  gri ağırlıklı ebrulisinde pek göze çarpmayan eflatun, fuşya, şarap, somon ve turuncu ve füme gibi renklerin kendini ifade etmesine yardımcı olduk.

Somon Hanım

Askeri doktor eşi, biri Paris’te iki kız annesi, üç torun ‘anane’si, Parkinson hastası, koltuk değnekli somon rengindeki Hicran Hanım “Nasılsınız?” dediğinizde  ağlamaya başlardı. Kızı hiç değilse ayda bir kez  ücret yatırma bahanesiyle annesini ziyaret etmesi için öyle çaba harcadık ki…

O Hicran Hanım ki; kuruluşu  ziyaret eden bir ortaokul öğrencisine  “Huzurevinde gördüğüm allıklı ve rujlu kadını yadırgamıştım: ’kime poz atıyor?’ diye... Sonra düşündüm: hayata poz atıyordu. Bir zamanlar ona her şeyi veren ve artık ondan her şeyi alan hayata! “  dedirtecekti.

Şarabi renkli Hanım

13 yaşındayken evlendirildiği elli  yaşındaki felçli kocası  ölünce ana evine dönen, yıllarca baktığı anası ölünce de  yengesi ‘ağabey evi’ni ona dar ettiğinden apar topar huzurevine yerleştirilen 62 yaşındaki Nalan Hanım’ın kaldığı iki kişilik odadaki  arkadaşı ayrılınca, oraya ilkokul dergilerinde resmedilen nineler kadar şirin 85 yaşındaki Nuriye Teyze’yi yerleştirmiştik. Aralarındaki sorunu bize aksedildiği kadarıyla biliyorduk. Bir sabah Nalan Hanım, oda kapısını içeriden kilitleyerek oda arkadaşını rehin aldı. Olabilecek şeyleri engellemek kolay olmadı.

Psikiyatr desteği aldığımız Nalan Hanımın kişiliğinin çok baskılandığı, annesi yerine koyduğu Nuriye Teyze yatalak olursa bakmak zorunda kalacağı ve böylece huzurevindeki göreli özgürlüğünün biteceğini  düşündüğü ortaya çıktı.  Bireysel ve grup çalışmalarına dahil ettiğimiz Nalan Hanım, süreç içerisinde kurşuni olan rengini şarap rengiyle değiştirip, Sosyal etkinliklerin ve sanat atölyesinin değişmez katılımcısı, kattaki tüm yaşlıların gönüllü yardımcısı bu şarabi kadının  keyfi yerinde artık. 

Eflatun Teyze

Fi tarihinde bir doktorun  sigorta emeklisi Müzeher Teyze’ye önerdiği ‘incidal’ ilacı, daha sonra SSK tarafından ödenmez olunca, kuruluş doktoru eşdeğerini reçete ediyordu. Eflatun renkli Müzeher Teyze’nin her perşembe sabahı polikliniğinde  ‘incidal krizi’ yaratıyor, nedenini anlamamakta ısrarını sürdürüyor, bu arad da tansiyonunu yükseltmeyi başararak rengini mora dönüştürüyordu.

Fuşya Hanım

Doğduğu büyük evde kendi büyürken, küçük bey ve hanımların da büyümesine yardımcı olan, ardından uzun yıllar evin yönetimini üstlenen ancak yaşı gereği bunama başlayıp ta işe yaramaz olunca huzurevine ücretsiz olarak yerleştirilen Kıymet Hanım; uzun boyu, dik duruşu, cam kırığı gözleri, tertemiz giyimi, alçak (mı yoksa ürkek mi?) sesle ve düzgün türkçeyle konuşması, kedi adımlarıyla yürümesiyle farklıydı diğerlerinden.

Gümüşi topuz saçların, inci küpelerin  zarif taşıyıcısı  Kıymet Hanım, bana ‘büyük hanım’ der, beni gördüğünde hatta sesimi duyduğunda bile çevremden uzaklaşır, ancak uzaktan izlemeyi sürdürürdü. Yaşlılar arasında tartışma filan çıktığında fuşya renkli Kıymet Hanım ‘Büyük Hanım, duyarsa üzülür’” dermiş. Yaşlıların ‘o müdür’ demesine sinirlenir, ‘Hayır, Büyük Hanım!” diyerek  düzeltirmiş. Kendisine dokunmamdan, hatta tokalaşmamızdan bile rahatsız olan fuşya hanımı bir bayram günü yanaklarından öpüvermiştim. Ardımdan “Ay gibi açık, gümüş gibi parlak o nurlu yanaklarını değdirdi bana” dediğini duymuştum.

Nar çiçeği rengindeki Durgun Hanım

Onunla karşılaştığımız ilk anda boynumdaki kolyeye ellerini uzatıp “Çıkart! Sen ….. değilsin! Onu ........ler takar!” dediğinde ürkmüş, “Ben bu kolyemi çok seviyorum” diyebilmiştim sadece. Sonraları boynumda o kolyeyi olmadığında bana  ‘aferin’ veren soyadıyla müsemma olmayan  Durgun Hanım, paranoid şizofrendi.

Ücretsiz ve kimsesiz bir yaşlımızdı. Odasına kimseyi sokmaz, siyah el çantası ve plastik torbayla gezer, harçlığını kışın çaya,  yazın dondurmaya yatırırdı. Kalın, bitişik kaşları ve  siyah, kıvırcık, sıkça elektriklenen saçları, sert yüz ifadesi, ağzında  kalan iki azı dişi ve etli dudaklarına taşırarak sürdüğü nar çiçeği rengi  rujuyla dikkat çekerdi. Görüntüde sağlıklı, beslenmesine özenliydi. Paranoyaları bazen  bizi zorluyordu.

Sonra… Zayıfladığı ve iştahsız olduğu gözlenince zorla götürüldüğü hastanede rahmindeki   kanserin metastas yaptığı anlaşıldı. Hastalığına ilişkin soru sormadı, biz de açıklama yapmadık. Ayaklarını sürükleyerek çay salonuna gitmeyi sürdürse de, artık soyadıyla müsemmaydı. Bir gece fenalaşınca kaldırıldığı hastanede yoğun bakıma alınmış. Ziyaretine gittiğimizde dudakları nar çiçeği değil, mürdüm eriği rengindeydi. “Yarın dondurma getirelim mi?” dediğimde, başıyla ‘evet’ledi. Dondurmasını yeyip,  yıldızlara karıştı. 

Turuncu Bey ile Füme Bey 

Çay salonundan geçerken seslenen turuncu renkli Hilmi Bey’in davetine uyup, füme rengi Zühtü Beyle oturdukları masaya bir sandalye çektim. Çayımı yudumlarken Turuncu Bey: “Öyküsü Zühtü Bey’e ait ‘yaşamım’ adlı  şiirimi okumak istiyorum size.” deyip, okudu.

“Dertlerim depreşti yine / Karakolda başçavuşum diye / varmadı bana / tüccar kızı / karagözlü Sakine./  Zaman tünelinde / akıyor / Yıllar sonra bir yaz günü /  bir akşam /  Parkta gördüm Sakine’yi /  Çocukları yanında boy boy /  Kocası olmuş, albay / Bense huzurevinde bir garip / Feleğine küskün /  bir emekli  astsubay”. Masamıza çok çay geldi o gün, eski aşkları konuşurken.

Rengahenk hanımlar, beyler

Çetin Altan bir yazısında “Çocukluktan yaşlılığa hiç büyümeden geçiyorum. Bundan da hoşnutum.” der. Bense mesleğimin ‘çocukluk’ döneminde, yaşlılık alanında çalışmaya başladım. Yerkürenin arka bahçelerinden birinde karşılaştığım bu rengahenk hanımlar ve beylerle büyüdüğüm için halimden hoşnut olduğumu itiraf etmeliyim. (ŞD/NZ)

http://www.bianet.org/ yayınlanmaktadır.

 



Bize Ulaşın