KÜLTÜR & SANAT

 


YETİMHANELERDEN DÜŞKÜNLEREVİNE SANATÇI YÜZLERİ

Aziz ŞEKER / Sosyal Hizmet Uzmanı

Sitemiz Editörü 
shuaziz@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

   
Gülümseyen bir parça gökyüzüne / gülümseyen bir yüze…/ düşen / savrulan / bir yürek telaşına… / seni seviyorum diyebilene…

Elindeki uğur böceğine tüm masumiyetiyle seni seviyorum diyebilme inceliğini göstermek kadar kutsaldır; "seni seviyorum!" ya da "günaydın gül kokan sabahım, günaydın gün ışığım..." diyebilmek bir başka insana; bir ötekine hem de erdemle, sıcak bir umutla!
Sevgisiz bir dünya inşa ediyoruz. Bilinmez değil ama; açlıktan ölen insanlarıyla, birbirini boğazlayan insanlarıyla, şiirsizleşmiş bir dünyanın göçerleri olduk. Sevgisizliğin türlü halleri yaşamımızı kolaylıkla biçimliyor. Tüketiyoruz, kirletiyoruz. Yabancılaşıyoruz. Bu nedenle sevgi denen duygu kusursuz bir cinayetin ellerinde…
Sevgiyi rekabetler, hırslar, ilhamı olmayan zavallı yalanlar, riyakârlıklar ve aldatmalar üzerine kurdukça; annemizle de sorun yaşarız, dedemizle de, öğretmenimizle de, arkadaşımızla da, eşimizle de, sevgilimizle de, düşlerimizle de, çocuklarla da...
Sevgi alabildiğine masmavi bir gökyüzüdür, dense de inanmak bile gelmiyor insanın yüreğinden. Siera Leone isimli bir ülkede 1000 çocuktan 282’si ölüyor ve daha beş yaşında buğulu anne nefesini hissetmeden. Dünyada 800 milyon insan aç! Ve Dünyada her gün yalnızca açlıktan 35 bini aşkın insan ölüyor. Nedeni ortada; insanın insana olan sevgisizliğinden, aç gözlülüğünden, doymak bilmez iştahından, kana ve baruta olan tutkusundan…
Açlık üzerine, sevgi üzerine, yalnızlık ve yoksulluk üzerine romanlar yazıldı, şiirler örgülendi, mücadeleler yapıldı. Bunu yapanların arasında ise sanatçılar, “aydınlar”, şairler geliyordu. Sonuç değişmese de, bu samimi bir ütopyanın duasıydı…

*
Adını duyduğumuzda ürpertiyle, acımayla, çaresizlikle filizlenmiş bir soğukluk sarar yüreğimizi. Var olma nedenimize bile yanıt bulamayız! Darılırız kendi ömrümüze, yinede yüreğimizle kalırız… Kimsesizlik duygusu oturur kalır içimizdeki dargın gökyüzüne. O gökyüzünde kuşlar uçmaz; yıldızlar doğmaz özlem gecelerine. Kaçmak isteriz, ne ki sığınacak bir liman yoktur. Bir umut da! Yüreğimizin çarmıhında yüzleşiriz.
Geleneksel adıyla yetimhaneler, düşkünlerevi; bir önceki kanlı çağdan akan kanların durmadığı çağımıza, kalan adıylaysa ana kucağı şefkat yuvaları, huzurevleri, korunmaya muhtaç ömürlerin masum yerleşkeleri.
Toplumsal korumanın ya da sosyal kapatmanın nesnesi olan ıskartaya çıkarılmış / çıkartılmış insan yığınlarının uğrak yerleri: Birinde ölüme yakınlaşıp ölümün yok edici okşamalarına, anılara sarılarak aldırmamaya çalışırken, diğerinde hüzünle gülümseyip yarın hep güzel şeyler olacak özlemiyle bir başına kalır. Sere düşen haksızlık olsa da; yinede yalansız insansınızdır. İnsanızdır! Oysa insan olmaktan utanacak ne kadar da çok şey var artık!
Her iki duyarlı koşulda da kendiniz dışında bir “şey”sinizdir. Belki de bir varlık olabilme şansını yakalamışsınızdır. Postmodern kolonistlerin deyimiyle, bir yerde, belirlenmiş kurallar düzleminde yaşamaya görevlendirilmişsinizdir de. Sonuçta yalnızsınızdır! Yalnız! Bu sosyal hizmet kuruluşlarında ve bir diğerinin sıcak bakışlarına muhtaç! Yalnız kaldığını bilerek sevilmek ne acı bir duygu…
Sosyal hizmet bakım kuruluşları deyince akla; terkedilmişlik, parlatılmış adıyla engellilik (eski adıyla sakatlık) ve de yoksulluğun insan ve toplum teninde açtığı bin bir çeşit sosyal yara gelir. Bir de cami önlerine ( ki, günümüzde oralar da kameralandı artık, cesaretle gidilip bebekler terk edilmiyor avlularına), kaldırım kenarlarına, kapı eşiklerine bırakılan yeni doğmuş bebeklerle, rollerini yitirmiş, başkalarının gelirine, aşına ortak olan ve azalan oranda saygı gören, sevilmeyen ya da hastane kapılarına “kimsesiz” diye bırakılan yaşlılar için tercih edilen “huzur” dolu (huzursuz) bakımhaneler, yaşlı bakımevleri gelir. Gelir de acıyla gelir; insan omurgasından sökülüp alınmış insani ve varsa bir kederle gelir!
Bu sosyal bakım kuruluşlarına, ekonomik-sosyal geliri gereksinimleri karşılamaya yetmeyen toplumsal gruplardan da insanlar gelmektedir. Konunun sosyal çalışma görünümü böyle olunca gerçekliğin sıkıcılığını bir yerinden gördüğümüz için sızılı bir of çekebiliriz. Belki rahatlarız, yanılgı usumuzu parçalayıp dursa da! Ama her an böyle değil! Öyle ki, bu gerçekliği estetize kılan bir yanda var ki; o da sanatçılardır. Toplumsal bakım kuruluşlarına çeşitli nedenlerden dolayı uğrayıp, kalmış hatta buna zorunlu kılınmış sanatçılar. Yüzleri ak; tarihe düşmüş hüzünbaz sevdalar gibi. Dünya’da bir gün insanların özgür ve eşit olacağını bizlere bir ninni gibi mırıldanan sanatçılar…

Peki elimizde örnekler var mı? Elbette var. O zaman onlara dönelim yüzümüzü. Onların ömürlerindeki ağıtlarda ve küllerde gezinelim.

*
Onu, Çağlar, kısmıyla pek duymadık. ECE AYHAN ÇAĞLAR siyasal mezunu bir kaymakamdır. Anadolu’yu toplumsal acıları görerek ve hissederek gezinir şair yüreğiyle. Acıyla ve bin yıllık şairlerin özlemleriyle… Ne ki, memurluk değil edebiyat çeker onu hem de yasa dışı ki, zaten şiir yasaların dışında örgülenen bir mecra değil mi ki? Memuriyetten ayrılır. Kendi varoluşuna yönelir. Türkiye edebiyatında redaktörlük ve editörlük yapar 1960’lı yıllarda, 1931 doğumlu olan şair.
1960’lı yıllar Türkiye için ipek böceğinin kozasından çıktığı özgür yıllardır. Biliyoruz ki, toplumsal koşulların seküler olduğu başka bir ifadeyle özgürleştirici olduğu akılcı dönemlerde sanat da, birey de değişir, gelişir, yetkinleşir…
Türk Dili, Varlık, Yenilik, Pazar Postası, Seçilmiş Hikâyeler ve Yeditepe dergilerinde yazarak “sivil şiir” söylemini kullanır, şiirde bu tarzı geliştirir, yetkinleştirir. Toplumsal yönü ağır basan, lirik ve politik desenli şiirler kaleme alır. Günceler, anlatılar, denemeler yazar. İkinci Yeni akımının aykırı ve özgür sesi; ve de şiirin “mor külhani”sidir O efe.
Asi şiirin gömleğini dokur yaşamdan süzülüp gelen dizelerde. Muhalif bir sanatçıdır da: “Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında / bir teneffüs daha yaşasaydı / tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür / Devlet dersinde öldürülmüştür. / Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu: / -Maveraünnehir nereye dökülür? / En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı: / - Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine! dir…”
Gerçekliğin içine imgeyle girip çıkar. Acı çekerek gezinir şiirin puslu coğrafyasında: “Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır / Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek” derken bile yüzleştirmeyi dener çocukluğunun varacağı yerlerle...
Kınar Hanımın Denizleri, Bakışsız Bir Kedi Kara, Ortodoksluklar, Devlet ve Tabiat, Zambaklı Padişah, Çok Eski Adıyladır, Çanakkaleli Melahat’a İki El Mektup ya da Özel Bir Fuhuş Tarihi, Bütün Yort Savullar, Kolsuz Bir Hattat, Son Şiirler isimli yapıtları ölüm gerçekliğinin ellerinden alabildikleridir, Can Yücel’in toprağı olan Datça’nın şair eşkıyasının.
Asi ve yenilikçi sivil şair 13 Temmuz 2002 tarihinde İzmir’de Gürçeşme Huzurevinde dünyadan ayrılır. Yaşamı bir huzurevinde yalnızlık içinde noktalanır.
Neden düşkünlerevi ya da çağcıl benzetmesiyle bir huzurevi köşesinde varlığını ölümle dener bir şair? Neden bir bıçak kesiği iziyle soluğunu gövdesindeki azraile kaptırır? Bir nedeni olmalı ki, o da sanatçının yaşam karşısındaki doldurulamaz ve ayıklanmaz varlığıdır…
Hangi sevda doldurur ki ömrü? Bilemeyiz. Ama şairimin şiiri gezinir durur doğru kapılarda. Bir gün kapınızı çalabilir sevda uğruna.
ömrüdür yanılgısı insanın bilinmese de; sevda uğruna da olsa bazen ölüm; giden yine de ömürdür!

İnsan, insana gereksinim duyar; onun düşlerine, umuduna, acısına, yalnızlığına, aşkına ve bir de onulmaz ayrılıklarına! İnsan, kötü edebiyat yapsa da çok şükür ki, üstadına hayrandır; onun yanılgılarına baygındır, ütopyasına yargılıdır. Bu hayranlık değil mi ki; kadını yok eden, erkeğini de sessiz kılan. Sessizlik sağaltan bir ezgidir, bazen de ölüme eş sanatı var edendir.

Kulaklarımda bir fısıltı gibi dolaşan geceye bir gül dalı oluyorsun. Ne güzel kokuyorsun, sanki gece ikiye bölünüyor biri bende biri bilmem kimde kalıp yıldızlarla üleşiyor özlemlerini. Güzelim yüzüm sana yansıyor, diyor umutsuzluğun bir tanığı; susuzluğu aşktandır yalnızlığı da. Bilinmese de şiirin buğulu coğrafyasında.

Ayrılıkla sonlanmış bir aşk, sağaltmak için yaralarını; aşktan kalan darp izlerini bir ılık kuytuda bulur, acıyla sağalır ve sevdiğinin gölgesi üzerinde ıslak bir bulutken kendi yüreğine kapanır. Kapandıkça azalır.
Bir yerlerde yalnızım. Gece geçiyor yanı başımdan, sessizlikte yalnızım. Ay bile durgun akan akmayan sularda.
Yalnız ve sessiz kalınarak Çağ yangınına tanık olunmuyor, biliyorum. Kim var günün tenine özlemlerini desenleyen. Bilge bir tanık var. Elbette sanat. İnsanın yüreğini gördüğü yerdir sanat.
Sanat bir varoluş biçimidir. İnsanca; insana adanmış! Elde edilmeyene, düşsel olana bir açıklık getirme uğraşısıdır. Karanlığı yakma girişimi! Karanlığın altında kalmadan.

Toplumsal gerçek / nesnel gerçek sanatın yansıttığı temel bütündür. Bu nedenle sanatçı toplumsal gerçeğe karşı vicdanen sorumludur. Yazdıkları, insanların vicdanının süzgecinden geçer. Sanatçının sorumluluğunun yapılandığı nokta; halktan yana kullanmak zorunluluğunda içselleştirmesindedir sanatçı varlığını. Ve bilinen bir söylemle “çağın tanığıdır da sanatçı.” Tanıklığa mecburdur. Kanı aksa da, asılsa da, yakılsa da, zincirlere vurulsa da…

Ne der Yunus yaşadığı dönemle ilgili olarak: “Gittiler beyler mürveti / Binmişler birer atı / Yediği yoksul eti / İçtiği kan olmuştur.” Ne vardır bu şiirde? Yunus’un yaşadığı toplumsal dönemin koşullarında dillendirdiği bir 13. yüzyıl sosyal dramı vardır. Şiiri, yaşanan toplumsal sorunlara da böylelikle bir ayna olmuştur. Ayna olmak sanatın olmazsa olmaz özelliğidir. Ayna bazen umutsuzluğu gösterse de. O tanıktır.

Evet, sanatı, egemen olana hizmet için kurgulamayın o vakit ne görürsünüz bakın, ne görürsünüz? Dışlanmışlık, katı duvarların içine hapsedilmeye çalışılan zehir edilmiş, kan kusturulmuş bir yaşam. Yok edilmişlik! Ötekileştirilme… Bunu da insan yapar. Omuzlarına kadar emek ve de barbarlık yüklü insan. Darılmayın ama Guevera da böyle bir sona kurban gitmiştir, Deniz de! Nazım’da da böyledir, Can Yücel’de de, Enver Gökçe’de de böyledir ve daha birçoğunda. Sivas Madımak da yakılan aydınlar da dâhildir buna. 38 yaşında, ırkçılar tarafından katledilen Federico Garcia Lorca da! Ve 20. yüzyılda Ahmet Arif yazar bu şairin acısını bir şiirinde; bu nedenle sanatsal acı everenseldir de çünkü insan evrenseldir: “Şarkılar bilirim çığ tutmuş / Resimler, heykeller, destanlar / Usta ellerin yapısı / Kolsuz, yarı çıplak Venüs / Trans-nonain sokağı / Garcia Lorca’nın mezarı, / Ve gözbebekleri Pierre Curie’nin / Kar altındadır.”

Gelin görün ki bu şair yüreklilerin düşünceleri, şiirleri Dünyanın adaletsizliklerine karşı bir başkaldırıdır, bir umut hem de diri, yaşamsal ve kanayan, sömürülen çağa bir tokat!

Sanatın anlam çıkınında bu değin dolaştıktan sonra konaklayacağımız şairin kapısına varıp nazlı bahar sabahlarından kavgayla döşeli bir umutla şiir örgülü ömrü görelim. Görelim de; toplumsal acılarla ve tarihle yüzleşelim bir huzurevinde noktalanan toplumcu düşlerde…

Enver Gökçe

Anadolulu toplumcu şair.
TCK’nun 141. maddesinden cezalandırıldı. Ne çok ceza alır şu toplumcular yaşamlarında oysa! Toplumcu olmak cezalandırılmak için yeterli bir nedendir sanki.
951 Tevkifatında tutuklanır.
Uzun yıllar cezaevinde yatan şair; sürgünler, acılar, yoksulluklar içinde bir yaşam sürer.
Öğrenci yurtlarında da çalışan şairin son uğrak yeri Sosyal hizmetler olur; hem de orada ölür. Yani bir düşkünlerevinde (huzurevinde)…

Koca yürekli Nazım gibi memleket sevdalısıdır:
“Ben, bizden olan bütün insanların dostu; / Adı haritalarda bile bulunmayan / Bir köyündenim Anadolu’nun / Güzel şeylere hasrettir memleketim / Güzel şeylere hasret bu dünya…” Ne ki bu Dünya hasret olduğu şeylere inat yok edilmekte.

O bir şair; gericiliğe, kan şiddetine karşı halk aydınıdır. Unutmayalım aydınlardır halka karşı duyarlı olan. Halkı kuşatan sömürüyle çatışan. Bilinç taşıyan. Yargılanan.

Şiirlerinde toplumsal mücadelenin seyri, özlemi dokunur umuda:
“Her zaman böyle döğüşeceğiz: / Gırtlak gırtlağa, diş dişe, tank tanka / Demokrasi için, / Eşitlik ve hürlük uğruna / Bir mermi de benden aslanım / Bir mermide benden / zafer topları, mübarek namlular!” Her dize eşitsizliğe, demokrasi düşmanlarına karşıdır…

Sosyalist şair, Ülkü, Halkevi, Ant, Gün, Söz, Yurt ve Dünya gibi dergilerde çalışır, üretimlerini yayınlar; toplumcu akımın devrimci şiirlerini kaleme alır.

Fakültenin önü Grup Baran tarafından ezgiye dökülmüş bir marş havasındadır:
“Fakültenin yanı demirden köprü / Fakültenin önü bir sıra kavaktı / Biz bir garip yiğit kişiydik / Bütün hürriyetler bizden uzaktı / Faşistler camlara yürüdüler / kürsüleri kırdılar, höykürdüler / Tığ teber şahı merdan / ‘Tanrı Dağı kadar Türktü bunlar / Hıra Dağı kadar Müslüman.’ / Ve de kanlı bıçaklı düşman / Gökler ışıyordu yer yer / ortalık ala şafaktı…” Dönemin dili, egemene karşı budur… Yanılgı ve kullanılmışlık gelse de peşi sıra nice gül düşer toprağa.

Enver Gökçe yazdıklarının karşılığını demir parmaklıkların ardına atılarak bulur. Zindanlara atılır ama o şiirini söyler tıpkı, Sinop zindanına atılan Sabahattin Ali gibi: “yarım döner cıgaramın ateşi / gitme dayanamam…” dayanılmaz bir acıdır tarihin düştüğü not. Temmuz Madımak yangınında duru bir türkü gibi bu şiiri türküleştiren Hasret Gültekin, yükselen siyasal yobazlığın kurbanı olur; diri diri yakılanlar arasındadır! Metin, Behçet, Muhlis ve diğerleri bir de sosyal hizmet öğrencisi Yeşim Özkan gibi…

Gökçe için: “zaman akar, zaman geçer; / zaman zindan içinde”yken bile halk edebiyatının, sınıf edebiyatının yılmaz savunucusunu buluruz karşımızda.

“Hayatı bütün yönleriyle seveceksiniz” duruşuyla yürüyen şair, 28 Nisan günü Turan Emeksiz’in ölümü üzerine yazdığı şiirini de, ne acı ki, kimilerine göre haksızlıklarla yüz yüze bırakılan, kimilerine göre de vatan haini ilan edilen, Paris’te Yılmaz Güney ile aynı mezarlığı paylaşan Ahmet Kaya’dan dinleriz:
“Bir yürüyüş eylediler sabahtan / ılgıt ılgıt kan gidiyor loy loy! / Dayan dizlerim dayan! / Ağla gözlerim ağla! Namlu puşt olmuş, at ayağı puşt. / Yine düşman elindeydi vatan…” ve Ahmet’in sesi onun birçok şiiriyle coşar hala halk kitlelerinin yüreğinde.

Ölmeden önce seslenir insanlara: “Ben gider oldum kardaşlar. / Ve de kız kardaşlar, / Ben gider oldum / Gayri / Haram bana / Bu toprak damlar / Bu ağaçlar, / Bu taşlar bana. / Apat dediğin / Şişirilmiş oto lastiği / Ve birkaç / Tahtadan ibaret / Bir saldır. / Suda yüzer. / Oğul, uşak bir de karım. / Kurt bana / Hastir çeker / Kuş bana / Yılan bana / Hastir çeker / Çiyan bana / Lan kardaş / Bu nasıl yara / Kanar heryerimden. / Döğülmüşüm / Söğülmüşüm / Koğulmuş. / Siktir çekilmişim yani / Kendi öz yurdumda. / Bir meri keklik gibi / Çeker giderim…” Dünyanın kapısını kapayıp gider, geride hüzün ve yalnızlık.

Pablo Neruda’dan (hani o ‘şiir boşuna yazılmış olmayacak’ diyerek Garcia Lorca’nın anısını şiir saçağına oturtan erdemli insandan) ilk Türkçe çeviriler yapar.
Dost Dost ille Kavga, Panzerler Üstümüze Kalkar isimli yapıtlarını toplumcu lirizmin belleğinden süzerek yayınlar.

“Acılı Kuşağın” değerli bir yapı taşı olan ozan, sosyal hizmetlere bağlı Seyranbağları Huzurevinde dünyaya gözlerini kapar; yanı başında sosyal hizmet öğrencileri; sosyal hizmetlerin neferleri…
Ölümün bir yanı sefalet bir yanı refah…

Ne kalır tarihe? Vicdan ve yüreğiyle yüzleşebilen erdemli insanların yapıtlarından başka; bir de Çağa düşen barut ve kan kokusu. Belki bir sabah kötüleşen Dünya bir yana, kapınıza bir şair gelebilir, elinizde kırmızı bir karanfil olsun! Yüreğiniz sevgilinizde, umudunuzda…

Bilinir ki tarih kanla yazılır, insanlık kanla avutulur. Güçlülerin birleştirdiği güçlerle talana sunulur Dünya. Vicdan güçlüde olursa adalet erken gelir serin sabah uykularına çocukların. Ne yazık ki, ne vicdan ne de umut beklendiği gibi gelir. Hep umutsuzlukla çıka gelir yaşam.


İnsanlık vicdanen mahkûm edildiği dönemlerde insanlığından çıkar ve barbarlaşan bir sürü görünümünü alır. Katleder, yok eder. Talan eder. Biter! Bitmek yenilmektir zaten. Savaşlarda da bu böyledir sömürüde de! O zaman geride ne sevgi kalır ne aşk ne de yaşama tutkusu. Yaşam da sonlanır. Sonra onur bir yerinden yırtılır, özgürlük yalnızca söylemlerde, düş yüklü şiirlerde kala kalır.

İşte tarihin kanla yazıldığı dönemlerden biridir Birinci Dünya Savaşı yılları ve imparatorlukların yıkıldığı, insanların zalimane davranışlarla insanlığından utanmaktan dahi zevk aldığı bir paylaşım döneminin de adıdır.
Anlatacağımız, yüreği sevda yüklü yazarımız bu dönemin koşullarında yetişir, gençliğinin özlemleriyle pay alır yaşamına. Yüklenir gider, karanlıklarla savaşarak. Yaşamı aydınlanma uğruna bilenir soytarılara karşı.

Çanlar hep insanlığın yok oluşu için çalmıştır, barış ve özgürlük için değil! Geçmiş yüzyıllar bir yana 21. yüzyılın ön koşullarında durum böyledir. Hal böyle giderse uygarlığın ilerleyen yıllarında da bu olumsuz toplumsal sonuç değişmeyecektir. Değiştirilmeyecektir. Ne acı! Dünya kötüleşen bir görünümde kanla ıslanarak dönüyor. Döndükçe adaletsizleşiyor. Yok oluyor. Çare yok bu sevgisizliğe, bu tükenişe, bu yabancılaşmaya…

Düşsel bir yanı var şu yaşamın; ve bulmakla kaybetmek arasında dalgalanan "an" kadar mutluluk veren bir şey daha yok! El sallamak oysa ne kadar da kolay; bir veda havasında, yalnızlık kadar kutsal bir şey "veda" dedikleri yaşam parçası. Sevgi ve özlemle yüreğimizin yangın yerinde masumiyetle var olacağını bildiğimiz birilerine okunur belki de gözlerimizi ıslak tutan şiirler...
Ve yaşam sürüyor; terkisinde çığlık çığlığa ezgiler, hüzünler, şiirlerle…

Toplumcu bir şair Dinamo, yalnızlığın ayıklanamaz hüznünden demlenmiş insanlık sevgisi dolu yüreğiyle.

Şimdi şaire dönelim yüzümüzü:

Hasan İzzettin Dinamo

Birinci paylaşım savaşında kaybettiği babasının ardından Darüleytam’a yerleştirilir; 1909 Trabzon doğumlu yazar ve şair.

Söz konusu Darüleytam kavramıyla; çocuk yuvası / şefkat yuvası / yetimhane belleğe gelir. İsimler değişse de bu adlandırmalarla aynı içeriğe gönderme yapılmaktadır. Yani “yetimlerin barındığı yere.” Tomanbay, Sosyal Çalışma Sözlüğü adlı yapıtında olguya şöyle yaklaşır: (islamic orphanage; orphan-asylum / islamisches Waisenhaus,) 1915 yılında Trablus, Balkan ve Birinci Dünya Savaşları sırasında çoğalan şehit çocuklarının bakılması zorunluğuyla kurulan yatılı yurtlar. Özellikle doğudan getirilen yetim çocuklar buralarda korundu ve işliklerinde (marangozluk, terzilik, bahçecilik, kunduracılık, çorapçılık vb.) iş sahibi yapıldı. Sayıları birara 80’e çıktı, daha sonra birer birer kapatıldılar. Bugünkü yetiştirme yurtlarının benzeriydiler. (Tü: yetimler yurdu.)1

21. yüzyılda yaşıyoruz. Tüm iyi niyetimizle Ülkemizin en çok okunan liberal gazetelerinden birini alalım; bakın orada da “yetimhane” kavramı kullanılıyor. Örneğin şarkıcı Madonna’nın yetimhaneden aldığı Malavili çocuğun velayetini üstlenmesi onaylandı.2 Adlandırmalar değişiyor ama nesnel karşılığı değişmiyor yetimliğin.

Yetimhaneler, çocuk masumiyetinin ve düşlerinin berhava olduğu yerler.

Türk Dil Kurumuna dönelim kalemimizi; Yetimhane: Yetim çocukların barındırıldığı, bakıldığı yer, olarak tanımlanmaktadır.

İnsan neden yetim kalır? Kimsesiz kalır? Ya çocuklar! Neden atılırlar dayanılmaz bir kırılganlığın uçurum dibine.

Yoksullukta, savaşlarda, doğal afetlerde ve birçok psiko-sosyal-ekonomik olumsuz koşullarda en çok etkilenen toplumsal gruplar içinde çocuklar gelmektedir. Bu nedenle insanlık tarihi boyunca çocuklar toplum tarafından özel olarak korunmuşlardır. Korunmaları gerekmiştir. Bu toplumsal koruma, çocukluğun doğası gereği zorunlu olmuştur. Buna rağmen daha çok toplumsal koşulların zorlamasıyla yeterli beslenememekten, sağlık hizmetlerine ulaşamamaktan, yoksulluktan vb nedenlerden ötürü çocuklar ölmektedir. Çocuklar sokağa düşmektedir. Çocuklar ufacık bedenleriyle sömürülmektedir. Bakın dünyanın görünmeyen ya da görünür yüzüne milyonlarca çocuğu görürüz, korunmaya muhtaç bir halde. Çocukluk bu nedenlerden dolayı birçok ülkede toplumsal sorun kategorisi olarak kabul görmüştür. Çocuk refahı politikası gündeme gelmiş, çocuk hakları olgusuna önem verilmiştir.

Sanatçımızı anlatmaya kaldığımız yerden devam edelim.
Hemen hemen diğer toplumcu yazarların-şairlerin başına gelenlerin bir benzeri Dinamo’nun başına da gelir. Gazi Terbiye Enstitüsündeki öğrenciliği yıllarında siyasal var oluşunun tehdit olarak algılanması nedeniyle 4 yıl cezaevinde tutulur.
Suçu örgüt kurmaya çalışmaktır.
O da 142. maddesinin (TCK) “giyotine” verilmişlerindendir. Demirlerin ardına bağlanmış sürgün ozan…

Yazdığı şiirlerinden de yargılanan düşün adamı yalnızlıkla örülü yaşamında cezaevi kapısına alışıktır artık. İlginçtir ki, yetimhaneden cezaevine iki ayrı işleve sahipmiş gibi görünen bu kurumların, sanatını olanaklı kılma üzerine yararlı bir katkısı olacaktır.
Özgürlüğü bağlanmıştır: “Bir Eyüp sabrıyla bekledim / sabahı olmayan gecelerde / Gül dalları yerine demir çubuklar vardı / münzevî – münzevî pencerelerde …/” Şair adeta şiirsel bir ağıt yakar kıstırılmışlığa, elinden alınmış özgürlüğüne, varlığının ve yokluğunun gizemiyle örtülüyken çocukluğundan devşirdiği umudu. Bilinci…
Bir yetimin özgürlük türküsüdür aşk sonetleri…
Şiir imparatorluğunun sürgün bilgesi Dinamo’nun, “güzel bir Türkiye hayali ve mutlu insanlar” dı görmek istediği, ihanetsiz.
Toplumcu ozan kavga şiirlerinde: “Bitirdim nice dert okulunu / yalnız, şununla öğünebilirim / bir gün işçime ihanet etmedim / bir gün ihanet etmedim insana / bin bir yerinden vurulmuş yüreğimi / ah, anlatabilsem bir gün sana…/”
Ne çok ihanet sevdalısı geziyor oysa nefes aldığımız her gökyüzü parçasının altında.

Peki, yer yer üzerinde durduğumuz şiir nedir: Şiir, imge örgüsüyle, sözcüklerin ilişkileri, akışı, ses uyumu ile var olan bir yapıdır. Bu, belirli zihinsel süreçlerin işleviyle oluşur. Bu süreçlerin sınırları belirli, tüm gizleri çözülmüş değildir. Çünkü o, kaynağını her zaman belirsiz, karanlık bir alandan alan süreçtir. Bu karanlık alanda yine birey; bireysel, yapısal olarak var olan ile dış dünya; çevre, toplum etkileşimi sonucu oluşmuştur.3

Şair, toplumsal olana gözlerini kapatmadan, ama bir insan teki olarak bireyselliğini de göz ardı etmeden, kendi bireyini herkesin bireyi (ve tersi) yapabilme becerisini göstererek, estetik haz veren bütünlüklü ürünler yaratmayı başarabilen kişidir. Bunu yapmak zorundadır.4 Bunu Dünyanın daha adaletli olması, özgürleşmesi için yapmalıdır da.

Adsız Kitap, Deniz Feneri, Savaş ve Açlar, Özgürlük Türküsü, Sürgün Şiirleri, Kavga Şiirleri, Çoban Şiirlerinin yanı sıra Kurtuluş Savaşını anlatan ve yazın dünyasında duyarlı bir kabul gören 8 ciltlik Kutsal İsyan romanını yazdı. Kutsal Barış, Koyun Baba, Açlık, Adalet Sıtması, TKP Aydınlar ve Anılar gibi birçok yapıtının altına korkusuz kalemiyle imza attı. Toplumsal olguları tema olarak işleyen yazar bir süre fotoğrafçılık da yapmıştır.

Dinamo, toplumcu dünya görüşünün ve sanatının, Nazım gibi önemli yapı taşlarındandır. Bir tesadüf olmalı ki, 17 yaşına kadar yetimhanede yaşar ve yıllar sonra Sinoplu bir şair olan Ahmet Muhip Dranas’ta Çocuk Esirgeme Kurumunda neşriyat müdürlüğü yapacaktır. Bir şairin yüreğinin büyüdüğü yer, bir başka şairin iş yaşamı olmuştur.

1989 yılında Dinamo dünyadan ayrılır. Haziran’da ölür. Vatan topraklarının dışında gözlerini yaşama kapayan Nazım gibi.
Biri İstanbul’da diğeri Sovyet topraklarında; geride insanlığa el sallayan, gül savuran yapıtlarıyla. Yapıtlarında insanlık kokusu…

Ve bir gün yüreğiniz ayrılıklarla sınanırken kimsesiz bir şair kapınızı çalabilir. Sakın darılmayın zamana; şiir olacaktır aylasında yıkandığınız umudunuz ve sevgiliniz sizden güvercin kanadında belki de Dinamo’nun vedalaştığı bir Haziran gününde şiir bekleyecektir. Darılmasın size; şiiriniz gül kokuyordur buğulu bir özlemin sağanağında…

Dipnotlar

1. Tomanbay, İlhan: Sosyal Çalışma Sözlüğü. Selvi Yay. Ankara, 1999.
2. Radikal. 30 Mayıs 2008.
3. Alper, Yusuf: Şiir ve Psikiyatri Kavşağında. Okyanus Yay. İstanbul, 2001, 87
4. Alper, Yusuf: A.g.e., 2001: 92

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org