Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

YOKSULLUK VE YOKSULLAŞMANIN NEDENLERİ

 PROF. DR. SEYİT MEHMET ŞEN  

Dünyevî varlıklar veya maddî kazanımlar yönünden insanları esas olarak üç grup altında toplayabiliriz. Yoksullar, hali vakti yerinde olanlar ve varlık sahipleri, yani zenginler.

İnsanlık tarihi boyunca yoksulluktan uzak, yani yoksulu hiç olmayan toplum bulmak mümkün değildir. Bir başka ifadeyle tarih boyunca var olmuş bütün toplumlarda bu üç grup toplum kesimi hep olagelmiştir. Zaten önemli olan yoksulun olmayışı değil, yoksulun kendi haline, kendi başına bırakılmayışıdır. Bir ülkede öncelikle devletin, ikinci olarak da toplumun tamamının görevi, yoksulu kendi çaresizliği ile baş başa bırakmamaktır. Devlet, bünyesinde oluşturacağı ilgili birimlerle, toplum ise vakıflar veya dernekler çerçevesinde oluşturacağı sivil toplum kuruluşlarıyla yoksulun yanında olmak, onun elinden tutmak ve dertlerine çare olmanın yollarını aramak ve bulmak zorundadır. Aksi halde devlet, devlet olarak, toplum ise millet olarak yaşamasını sürdüremez. Daha açık bir ifadeyle, bir ülkede yoksullar kendi hallerine terk edilecek olurlarsa, o ülkede barışın, huzurun ve kardeşliğin sürdürülmesi mümkün olmayacağı gibi, uzan vadede devletin varlığını sürdürmesi de mümkün olamayacaktır. Çünkü, devlet milletiyle vardır ve fakirleri kendi haline terk edilen bir toplum, millet olma özelliğini kaybetmiş demektir. Millet olma özelliğini kaybeden bir toplumun ise devletini ayakta tutması, yani devletli olarak yaşaması zaten mümkün değildir.

Bu bakımdan, gerek bireysel, gerekse sosyal hayatımızı sarsan ve hatta altüst eden olgulardan birisi, belki de en önemlisi yoksulluktur. Nitekim dilimizde yer alan ve çokça kullanılan “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar.” atasözü, sosyal hayatımız bakımından yoksulluğun önemini en veciz biçimde gözler önüne sermektedir. Çünkü burada kullanılan “biri yer” tabiri bütün ihtiyaçları ve “biri bakar” tabiri ise ihtiyaçlar giderilemeyince olacakları en kapsamlı biçimde özetlemektedir. Bu nedenle “biri yer” tabirini, “biri giyer”, “biri en lüks arabalarda, yatlarda, özel uçaklarda gezer” “biri Reyna’larda, Layla’larda eğlenir”, “biri lüks apartman dairelerinde, köşklerde, yalılarda, villalarda, yazın ayrı, kışın ayrı mekanlarda oturur”, “birinin evli olduğu ayrı, beraber yaşadığı ayrı, gönül eğlendirdiği ise apayrıdır” ve “biri en iyi okullardan eğitim, en iyi hastanelerden sağlık hizmeti alır” şeklinde anlamalıyız. Bütün bunlar olurken, sadece bakar ve seyreder durumda olan diğeri ise açtır, çıplaktır, evsizdir, bekardır, eğitimsizdir ve sağlıksızdır.

Bu iki grup insan, bir ülkede yaşar ve bir toplumu oluşturursa neler olur dersiniz?

Böyle bir ülkenin huzurlu, böyle bir toplumun bir binanın tuğlaları gibi dayanışma içinde olması mümkün müdür?

Bir binanın tuğlaları gibi dayanışma içinde olmayan bir toplumun millet olması, ya da millet özelliğini koruyarak yaşaması nasıl olacaktır?

Millet olma özelliğini kaybederek insan kalabalıkları, yani halk haline gelen bir milletin devletli olmasını ve devletini yaşatmasını kim ya da kimler sağlayacaktır?

Devletini yaşatamayan bir milletin varlığını koruması nasıl olacak da mümkün olacaktır?

Öyleyse bir şeyler yapılması gerekmektedir. Hem milletin millet olarak yaşamasını sürdürmesi, hem de devletli olarak, yani devletinin çatısı altında kalabilmesi için.

 

Yoksulluk nedir, yoksul kime denir?

Yoksulluk, paraya, mala mülke sahip olmama hali. Ya da, yoksulluk, en alt seviyesi itibariyle, bir lokmaya ve bir hırkaya muhtaç olma hali olarak tarif edilebilir.

Bu durumda yoksul, en yalın şekilde, varsıl/zengin olmayan kişi olarak tarif edilecektir.

Yoksul, en temel ihtiyaçlarını, yaşadığı çoğrafyaya, günün şartlarına ve ait olduğu sosyal çevrenin standartlarına göre kendi imkanlarıyla yeteri kadar temin edemeyen insan olarak da tanımlanabilecektir.

Bütün bu tanımlamaları içine alacak şekilde yoksul, beslenme, giyinme, barınma, sağlık, eğitim ve evlenme gibi en zarurî ihtiyaçlarını, günün şartlarına, yaşadığı coğrafyaya ve sahip olduğu sosyal konuma göre belirlenecek olan standartlara uyacak şekilde kendi imkanlarıyla karşılayamayan insan olarak tarif edilecektir.

Bu tariften anlaşılacağı gibi, yoksulluk, içinde bulunulan zamana, yaşanılan sosyal çevreye ve ait olunan coğrafyaya göre değişecektir. Bu nedenle, yoksulluğu, çoğu zaman yapıldığı gibi, belli bir parasal değere bağlamak doğru bir tanımlama olmayacaktır.

 

Yoksulluğun nedenleri

Anadolu insanının ifadesiyle, “yoksulluk kapıya bastırılacak şey değildir.” Bu nedenle, yoksulluğu kimse istemez ve aklı başında hiç kimse yoksulluğa gönül razısıyla katlanmaz. Ne var ki yoksulluk, insanlık tarihi boyunca, sosyal bir vakıa olarak hep var olmuş ve pençesine düşen insanları ölesiye kıvrandırmıştır.

Hiç kimse gönül rızasıyla istemediği halde, acaba neden yoksulluk varlığını yine de sürdürebilmektedir?

Daha da açık ve net biçimde soracak olursak, acaba neden insanlar hiç istemedikleri halde yoksul olurlar veya yoksul düşerler?

Bu sorunun cevaplarını aramadan önce, yoksulluğun iki ana nedenini söylemek durumundayız:

1. Ülke olarak üretim kapasitesi düşüktür ve toplumun çok büyük çoğunluğu yoksuldur. Bu tür yoksulluk, ülkenin genel karakterinden kaynaklanmaktadır. Bir çok Afrika ve kimi Uzakdoğu ülkesinde toplum çoğunluğunun yoksul olmasının nedeni budur. Buna rağmen bu gibi ülkelerde bile çok zengin olan bir toplum kesimi yine de mevcuttur.

2. Ülke esas olarak zengin olduğu halde, toplumda yoksul bir kesim yine de mevcuttur. Bu tür yoksulluk, ülkenin genel karakterinden değil, sistemin insan merkezli olmayışından kaynaklanmaktadır ve tamamen gelir dağılımı bozukluğunun sonucudur. Bir çok zengin batı ülkesinde yoksul kesimlerin var oluşu bu tür yoksulluğa örnektir.

Ülkemizdeki yoksulluk ve yoksul kesimlerin giderek daha büyük sayılara ulaşmaları bu iki nedenin ikisinden birinden kaynaklanmaktadır. Çünkü ülkemiz hem çok az üreten bir ülke konumundadır; hem de ülkemizde yürürlükte olan sistem gelir dağılımını son derece bozan bir yapıya sahiptir.

Bu genel nedenlerin dışında, insan neden yoksul olur sorusuna cevap aradığımızda karşımıza çıkan olasılıkları şöylece sıralayabiliriz:

1. Yoksul bir aileden ya da çevresinden kendisini zengin edecek büyüklükte bir çıkın kalması kesinlikle ihtimal dahilinde olmadığından, hayatın başlangıcında yoksulluğu çekilmesi zor bir yük olarak yanında taşımaya ve yoksulluğa katlanmaya mecburdur.

2. Başlangıçta varlıklı, ya da hali vakti yerinde olduğu halde, başına gelen karşı durulmaz bir doğal felaket (yangın, sel, deprem, heyelan) onu yoksul bırakmış olabilir. Örneğin son depremlerde her şeylerini kaybeden insanlarımızın yoksulluğa düştükleri gibi.

3. Varlıklı, ya da hali vakti yerinde olan birisini, içki, kumar, uyuşturucu gibi kimi kötü alışkanlıklar yoksulluğa düşürmüş olabilir.

4. Kişi doğuştan bedensel, zihinsel ve ruhsal engelli oluşundan dolayı yoksulluğa düşmüş olabilir.

5. Sağlıklı bir kişi, amansız bir hastalığa yakalanarak, ya da trafik kazalarında sakatlanarak sağlığını kaybedip çalışamaz duruma düşer ve yoksul olabilir.

6. Kişi, bakmak zorunda olduğu insanların amansız bir hastalığa yakalanmaları nedeniyle de yoksulluğa düşebilir.

7. Kişi, vurguncuya, soyguncuya parasını kaptırdığı için yoksul olabilir. Tıpkı ülkemizin vurguncuya, soyguncuya parasını kaptırıp, kapı kapı para dilenme durumuna düştüğü gibi.

8. Kişi, yeterli bir eğitimi olmadığı için iş bulamaz ve yoksulluğa düşebilir.

9. Kişi yeterli eğitimi olduğu halde iş bulamaz ve yoksulluğa düşebilir. Günümüzde yüz binlerce üniversite mezunu gencimizin iş bulamayıp yoksulluğa düştükleri gibi.

10. Kişi, soygun, vurgun, hortumlama, söğüşleme, vantuzlama, deveyi hamuduyla yutma ve aşırı savurganlık nedeniyle ülke ekonomisinin krize girmesi sonucu var olan işini kaybedip yoksulluğa düşmüş olabilir. Son yıllarda on binlerce yetişmiş kişinin işini kaybederek yoksulluğa düşmesi gibi.

11. Kişi, kendi savurganlığı nedeniyle de yoksul duruma düşmüş olabilir.

12. Kişi, tembel ve beceriksiz olduğu için yoksul duruma düşmüş olabilir.

13. Kişi, sistemi elinde tutanların devlet adına yürüttükleri kısırlaştırma politikasına uymayarak fazla çocuk sahibi olabilir ve bu nedenle yoksul duruma düşebilir.

14. Kişi, hayırsız evlatları, ya da aile yakınları nedeniyle de yoksulluğa düşmüş olabilir.

15. Üretmeden tüketme alışkanlıkları da kişileri yoksulluğun pençesine düşürebilir. Tıpkı ülkemizin üretmeden tüketme alışkanlığı yüzünden IMF’nin reçetelerine muhtaç olması gibi.

 

Yoksulluğun sonuçları

Sayılan veya akla gelmediği için sayılamayan sebeplerden dolayı yoksulluğa düşen insanlarımız beslenme, barınma, giyinme, evlenme, sağlık ve eğitim gibi en temel ihtiyaçlarını kendi imkanlarıyla karşılayamadıklarında ne yapacaklardır, ya da ne yapmalıdırlar, sizce?

Anadolu insanının o güzel tabiriyle “ört ki ölem” mi demelidirler?

Veya bizler, “ne halleri varsa görsünler” mi demeliyiz?

Fakir ve aç insanların çaresizliğine karşı, böylesine bir vurdum duymazlığa ve bakar kör konumunda bir seyirci kalışa gönlümüz razı olmalı mı?

İnsan olarak, komşu olarak, vatandaş olarak böylesi söylemlere ve böylesi davranışlara hakkımız var mı?

Ve bizler aynı duruma düştüğümüzde böyle şeylerin kendimize denmesine razı olabilir; hayatın acımasızlığı karşısında çaresizliğimiz insanların vurdum duymazlığını ve neme lazımcılığını kabul ederek içimize sindirebilir miyiz?

O halde ne yapacak ve nasıl yapacaklar da, yoksul insanlar en temel ihtiyaçlarını karşılayacaklar ve insanca yaşayacaklardır, dersiniz?

Kapı kapı dilenecekleri mi?

Cami avlulularında mendil mi açacaklar?

Çalacaklar, çırpacakları mı?

Dolandırıcılığı kendilerine meslek mi edinecekler?

Yol mu kesecekler?

Haraç mı alacaklar?

Rüşvete mi bulaşacaklar?

Kimilerinin yaptıkları gibi, devleti mi hortumlayacaklar? Böyle bir şeye niyetlenecek olsalar bile, yoksul insanların hortumlara yaklaşması nasıl olacak da mümkün olacaktır?

Uyuşturucu ticaretinde kuryelik mi yapacaklar?

Kiralık katil mi olacaklar?

Çek senet mafyasının adamı mı olacaklar?

Ülkemizde cirit atan dış odaklı şer güçlerin hesabına mı çalışacaklar?

Fesat ocaklarının kucağına mı düşecekler?

Misyonerlerin yardımlarıyla geçinip dinlerini mi değiştirecekler?

Yoksul insanlar bunların hangisini yaparlarsa en temel ihtiyaçlarını karşılayabilirler ve insanca yaşama imkanını elde edebilirler, dersiniz?

Öyle ya, “Açlık en akıllı balıkları bile oltaya getirir.” diyor Goethe. Ve Victor Hugo, Goethe’nin sözünü doğrularcasına dile getiriyor açlığın insanın bel kemiğini nasıl kırdığını “Açlık, öyle bir kapıdır ki, ordan geçme mecburiyeti doğdu mu, insan ne kadar büyük olursa olsun, büyüklüğü kadar eğilmek zorunda kalır.” diyerek... Bir başka batılı düşünür Daniel Defoe ise, açlığın insanı ve sosyal münasebeti nasıl bozduğunu dillendiriyor; “Açlık ne dost, ne akraba, ne insanlık ve ne de hak tanır.” ifadesiyle.

 Yoksul insanlar, en temel ihtiyaçlarını karşılamak için de olsa bu sayılanları yapmamalılar mı, sizce? Yani oltaya gelmemeliler, bellerini bükmemeliler, kesinlikle hak ve hukuktan ayrılmamalılar mı?

Bütün bu yanlış işleri yapmasınlar ve hatta bütün bu yanlış işlerin yanına bile yanaşmasınlar diyecek olursanız, söyler misiniz, yoksul insanlar, kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmek için ne yapmalılardır öyleyse?

Ölsünler, ya da, bırak ne halleri varsa görsünler, diyemeyeceğimize ve böyle bir söz söylemeye kesinlikle hakkımız olmadığına göre, yoksul insanlar ne yapsınlar da insanca,  yaşamaları için gerekli olan en temel ihtiyaçlarını onurları zedelenmeden, devlete ve millete düşman olmadan karşılayabilsinler?

Bilinen ve kabul edilen en temel bir gerçektir ki, doğan her insan, Allah’ın takdir ettiği bir süre için, hür olarak ve onurlu bir şekilde yaşama hakkına sahiptir. Bu nedenle meşru ya da gayri meşru, bu dünyaya gelen her insan, yaşamak için her şeyi yapmak ve her yolu denemek durumundadır. Bir başka deyişle, Halık-ı Zülcelal insana ölme ve öldürme yetkisi vermemiştir. Haksız yere bir kişiyi öldürmenin bütün insanlığı öldürmek gibi kabul edilişi, bu nedenledir. İslam’da, intihar etmek veya kendisine ötenazi uygulanmasını istemek bunun için yasaktır. Çünkü bütün bunlarda yetki aşımı söz konusudur. Öyle ya canı Allah yaratmış ve yine O (cc) alacaktır. Yani yetki sadece ve sadece O’na (cc) aittir.

Bu nedenle, “can azizdir” der Anadolu insanı.

Can gerçekten de azizdir. Bunun içindir ki, Anadolu insanı inancının yönlendirmesiyle “Allah’ın verdiği canı Allah’tan başkası alamaz” diyerek bu konudaki değer hükmünü ortaya koyar.

Can gerçekten öylesine azizdir ki, insan o aziz olan canının tehlikeye düşmesi durumunda, gönle inmeyecek şekilde, dil ile inkar gibi, leş ve domuz eti yemek gibi dinimizin kimi temel haramlarını bile işleme ruhsatına sahip kılınmıştır.

Bütün bunların çerçevesinde, çok net biçimde söylemek durumundayız ki, makamı, yetkisi, sosyal konumu, gücü, rengi, dini, meşrebi, mezhebi, dili, ırkı, coğrafyası ne olursa olsun, kimsenin kimseye açsan ve hastaysan öl ya da ben yerken sen sadece seyret deme hakkı yoktur.

Açlık, yoksulluğun en alt ve en tehlikeli basamağıdır. Bunun içindir Anadolu inansının “Allah kimseyi açlıkla imtihan, ya da terbiye etmesin” diyerek dua etmesi, “Az kalsın yoksulluk, küfre yakın olacaktı.” sözü ise bu alt basamağın tehlikesini en veciz biçimde ortaya koyan Nebevî bir söylemdir. Ve Nebiler Nebisinin duası, “Ya Rabbi, ben küfürden ve fakirlikten sana sığınırım.” biçimindedir. Çünkü fakirliğin ve özellikle açlık derecesindeki fakirliğin insanın başını ne tür belalara sokacağının cevabını veren ilahi kelam ise, “Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.” anlamındadır.

Anadolu insanı “Fakirlik kapıya bastırılacak şey değil.” diyerek, yoksulluktan köşe bucak kaçarken; William Shakspeare, “Yoksulluk kapıdan girdiğinde aşk pencereden çıkar.” diyerek, aşkın bile yoksulluğa yenik düşebileceğini çok çarpıcı biçimde ortaya koyar. Bir başka ifadeyle, yoksulluk durumunda, iki gönül bir olsa da, samanlığın seyran olmayacağının gerçek bir ispatıdır bu söz. Nitekim, ihtiyaçların namütenahî olacak şekilde arttığı günümüzde, iki gönlün birleşmesiyle seyran olan nice samanlıkların yoksulluk karşısında zindana döndüğü ve ortada nur yumağı gibi yavruların olduğu nice yuvaların çatır çatır yıkıldıkları bilinen bir gerçektir.

“Aç tavuk ambar yıkar.” atalar sözü ile de aç bir canın neler yapabileceğinin boyutlarını ortaya koyar Anadolu insanı. Böyle demekle, Anadolu’nun o güzel insanı, aç bir can sahibinin aklı ve gücü kısıtlı tavuk değil de, en güzel biçimde yaratılmış ve mükemmel bir akılla donatılmış insan olduğunda nelerin olabileceğinin altını çok kalın hatlarla çizmek istemiştir.

Bir Fransız yazar, “Ben Fransızım; Fransa’yı elbette çok severim. Hatta ona taparım. Ama Fransa beni aç bırakırsa onu satarım.” diyerek mükemmel bir akılla donatılan insanın aziz olan canını korumak amacıyla neler yapabileceğini, hiçbir yoruma gerek kalmayacak biçimde, bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Yoksulluğun en alt basamağını oluşturan açlığın tehlikeleri saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Bu bakımdan gerek devlet yönetimini ellerinde tutanlar, gerekse toplumun ileri gelenleri aç ve yoksul insanları kendi başlarına bırakmadıkları gibi, onların onurlarını koruyacak şekilde onlara yardımcı olmanın yollarını aramalı ve bulmalıdırlar.

 

Yoksullara karşı devletin görevi

Batılı düşünür Dante’ye göre “El kapısının ekmeği acı; el merdivenlerinden çıkmak zordur.”

Aç ve muhtaç insanların bu acılığı tatmaları ve bu zorluğu çekmemeleri için bu aşamada devletin mutlaka devreye girmesi gerekmektedir.

Devlet devreye girmezse ne olur mu diyorsunuz?

Bugün ülkemizin içine düştüğü, Afrika ülkelerinden bile kötü, bozuk gelir dağılımı çıkar ortaya. İşte bu çok bozuk gelir dağılımının doğal bir sonucudur ki, bugün ülkemiz milli gelirinin % 55’ini nüfusumuzun ilk % 20’lik dilimi alırken, nüfusumuzun son % 20’lik dilimine sadece % 5’lik bir pay düşmektedir.

Çile şairimizin yıllar öncesinden işaret ettiği ve yakındığı yaklaşım budur işte:

“Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul,

Kurt yapmaz bu taksimi kuzulara şah olsa!”

Bunun daha açık anlamı, günümüz dünyasında ülkemiz insanının, gözbebeği gibi korumaya çalıştığı devletinin üstüne giydirilen bu ucube sistem nedeniyle, tarihî geçmişine ve millî onuruna yakışmayacak biçimde bir gelir dağılımı bozukluğuna mahkum edilmiş olmasıdır. Sistemi yönetenlerce ülkemiz insanına reva görülen böylesi bir gelir dağılımı bozukluğunun, uzun vadede, “çok tokların” hayrına olmayacağını da yeri gelmişken, belirtmek zorundayız.

Bunun bilincinde olan Anadolu insanı “aç tavuk ambar yıkar” diyerek ikaz eder çok tokları. Bu sosyal bir vakıayı tesbittir ve aynı zamanda çok önemli bir ikazdır, tarih şuuru ve de sosyolojik kültürü olmayanlara.

Evet “aç tavuk ambar yıkar”; fakat aç insan ne yapar, acaba hiç düşündük mü?

Allah (cc)’ın Rasul’ü (sav) asırlar öncesi haber vermiş bizlere, aç insanın ne yapacağını, “Fakirlik küfre yakın olayazdı.” diyerek. Ayrıca, eski ümmetlerde bir mağaraya sığınmak zorunda kalan üç kişinin hikayesini anlatırken gözler önüne sermiş, aç kalan bir kadının başına gelmek üzere olan bir büyük ahlakî tehlikeyi, bütün ayrıntılarıyla.

Bu ne demektir bilir misiniz?

Fakirlikle beraber maneviyatı, açlıkla beraber ahlakı korumak son derece zordur. Siz bakmayın, bir ömür boyu elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan yaşayıp, sonra da bol keseden atanlara ve yüksek perdeden ahkam kesenlere.

Ve Anadolu insanı, bilge kişiliğiyle ne de güzel cevap verir tok karınla ahkam kesenlere, “tok, açın halinden anlamaz” diyerek. Bu nedenle, yönetici konumunda olanlar, aç insanların karşısına geçerek ahkam keseceklerine, onların hiç olmazsa “az aç” veya biraz daha iyileştirerek, “az tok” hale gelmelerine imkan hazırlamalılar ve de fırsat vermelilerdir. Aksi halde, iletişim teknolojisinin de verdiği imkanlarla olan biteni seyreden ve tıka basa tok insanların günün 24 saatinde çılgınlar gibi tepindiklerini gören aç insanların, haram paralarının üstünde padişahları kıskandıracak biçimde saltanat sürenlerin bir gün gelip saltanatlarını yıkacaklarını bilmek ve bilmeyenlere hatırlatmak zorundayız. Çünkü tarih bu tür saltanat yıkılışlarına tanıktır. Bunu herkesten önce hatırlayacak olan da, bilmesi gereken de devletin yönetimini ellerinde tutanlardır.

Bu nedenle Anadolu insanına göre ümera, yani emir sahipleri, yani yönetici kadrolar çok önemlidir. Çünkü onlar, toplumun gerçek birer çobanı durumundadırlar. Dolayısıyla onlar, toplumu hem yönetecekler, hem yönlendirecekler, hem de onların haklarını korumaya çalışacaklardır. Ve herhangi bir nedenle bu hakları koruyamamışlarsa en kısa sürede iadesi için çaba sarfedeceklerdir.

Bu arada mutlaka akılda tutulması gereken bir husus vardır ki o da, yönetici kadrolar her ne kadar çoban konumundaysalar da, yönettikleri halkın kesinlikle bir sürü olmadığıdır. Çünkü insan hür yaratılmıştır ve bu hürriyetini bir başkasına kolaylıkla teslim etmeyecek biçimde, onurlu bir yaratılışa sahiptir. Bu nedenle bir çoban konumundaki yönetimin yapacağı şey, tıpkı bir çoban gibi, geride kalana yardımcı olarak toplumdan kopmasını önlemek; önde gideni ise başına bir iş gelmesin diye uyararak, yine onun da toplumdan kopmasını önlemektir. Böylece toplumun değişik kesimlerin arasında uçurumlar oluşmaz; dolayısıyla böyle toplumlarda huzur ve kardeşlik bozulmaz.

Eğer yönetici kadrolar, toplumdan kopmaları önleyecekleri yerde, bilerek veya bilemeyerek teşvik edecek olurlarsa; toplum, çok açlarla, çok tokların; ya da, çok zayıflarla, çok güçlülerin oluşturduğu bir toplum haline gelir ki, böyle bir toplumda toplum dengesi tamamen bozulmuş demektir. Dengesi bozulan bir toplumda iç çekişmeleri önlemek ve de sosyal huzuru sağlamak ise hiçbir şekilde mümkün değildir.

Böyle bir durum kısa vadede sadece çok açların ve çok zayıfların aleyhine gibi gözükse de; böylesine çarpık bir gelişmeden, uzun vadede, kuşkusuz toplumun her kesimi zarar görecektir. Bu nedenle, milletin yönetimi kendilerine teslim edilen yönetici kadrolar bütün bunları göz önünde tutmak ve toplumsal dengeyi bozmayacak şekilde uygulamalar yapmak zorundadırlar.

Şüphesiz ki devlet olmak zor, devlet olarak yaşamak daha zor, devlet gibi davranmak ise hepsinden çok daha zor bir iştir. Bu zorluk, devlet olmayı becerebilen bir millette mutlaka var olması gereken millî birlik ve beraberliğini, devletin ilk kuruluş günlerindeki gibi terütaze tutulma gereğinden kaynaklanmaktadır. Ne var ki tarih boyu devlet kurmuş olan hiçbir millet, devletin bekası için gerekli olan, “millî birlik ve beraberliğinin ilk günkü gibi terütaze tutulma gereğini” uzun süre koruyamamış ve bu koruyamayışla birlikte devletlerini yıkılmaktan kurtaramamıştır.

Bu bakımdan diyoruz ki, devlet olmak zor, devlet olarak yaşamak daha zor, devlet gibi davranmak ise hepsinden çok daha zor bir iştir.

Bir ülkede milli birlik ve beraberliğin “terütaze” tutulması, yüksek perdeden atılan tumturaklı nutuklarla olmaz. Hançereler yırtılırcasına söylenen marşlarla da olmaz. Dışa çevrilmesi gereken namluluların, sistemi yönetenlerce icat edilen içteki muhayyel düşmanlara çevrilmesiyle hiç olmaz.

 O halde, bir ülkede var olması gereken milli birlik ve beraberliği ter ü taze tutuş “Nasıl olur?” ve “Neyle olur?” sorularını sormak ve bu sorulara cevap aramak durumundayız. Bu aşamada, Hz. Ömer’in destansı davranışı akla gelmektedir. O güzel insan, bir yandan Dicle kıyısında bacağı kırılan bir keçi yavrusunun hesabını düşünürken; öte yandan, aç kalan yetimlere sırtıyla erzak taşıyor ve anaların süt yetiremediği yavrularını besleyebilmesi için, devlet hazinesinden onlara süt tahsisi yapıyordu. O güzel insan biliyordu ki, elde bulunan devlet hangi ulvî gayelerle kurulmuş ve ne kadar güzel bir isme sahip olursa olsun; bu yaptıkları yapılmadıkça, hem kuruluştaki ulvîlik ve “Kurucunun, insanlığın önderi” oluşu, hem de görünüşteki, yani isimdeki ve cisimdeki o harikulâde güzellik onu ayakta tutmaya, hiçbir şekilde yeterli olmayacaktır.

Bu nedenle, devlet gibi devlette, isimleri, cisimleri, dinleri, dilleri, etnik kökenleri, coğrafî yerleşimleri ve sosyal konumları ne olursa olsun, hiçbir kimse kendi hâline bırakılmaz ve “kendi kaderine terk edilemez.”

Bunun daha açık anlamı, devlet gibi devlette, Tevfik Fikret’in ifadesiyle, “aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyen” çok çok tokların yanında, belki “az tok” insanlar bulunabilir; fakat “az aç”, “aç” ve hele hele “çok aç” insanlar hiç mi hiç bulunamaz, daha doğrusu bulunmamalıdır.

Devlet gibi devlette, binlerce masum hayvanın derisini canlı canlı yüzdürerek elde ettikleri kürklerinin altında birer kibir heykeli gibi dolaşan insanların yanında, “az giyimsiz” insanlar bulunabilir; fakat “az çıplak”, “çıplak” ve hele hele “çok çıplak” insanlar hiçbir şekilde bulunamaz ve bulunmamalıdır.

Devlet gibi devlette, her mevsim için ayrı iklimlerde yapılmış saray yavrusu malikânelerde oturan beyzadelerin, mirasyedilerin ve haramzadelerin yanında, ilk çağ insanlarının bile oturmaya tenezzül etmeyecekleri kadar kötü ve en asgarî iskân şartlarından bile mahrum olan “gecekondularda” oturan insanlar bulunamaz.

Devlet gibi devlette, en lüks otel odalarından daha lüks hastahanelerde tedavi olma imkanı bulan veya tedavi olmak amacıyla ya kendi kesesinden, ya da devlet kasasından yurt dışına gidebilen insanların yanında, hastahane kuyruklarında ölen, ya da ölüsünü hastahane morglarında rehin bırakmak zorunda kalan insanlar bulunamaz.

Devlet gibi devlette, milletin hazinesine taktıkları hortumlarıyla doldurdukları haram yüklü kasalarını boşaltabilmek amacıyla bar bar, pavyon pavyon kadın peşinde dolaşan tufeylîlerin yanında, yeterli parası olmadığı için evlenemeyen ve zina yapma tehlikesiyle karşı karşıya kalan insanlar bulunamaz.

Devlet gibi devlette, çocuklarını yurt içindeki en lüks okullarda, ya da yurt dışındaki eğitim kuruluşlarında okutma imkanına sahip olan insanların yanında, parasızlıktan dolayı çocuklarını hiç okutamayan, ya da eğitim düzeyi en düşük ve sağlıksız okullarda okutma imkanını ancak elde edebilen insanlar bulunamaz.

Kısacası, devlet gibi devlette, aç, susuz, açık-çıplak ya da çırıl çıplak, evsiz-barksız, cahil cühela, hasta ve fakir insanlar kendi kaderleriyle baş başa bırakılamazlar.

Bırakılırlarsa ne mi olur, diyorsunuz?

Öncelikle devlet, devlet gibi olmaz; yani devlet, devlet olma özelliğini kaybeder. Sonrasında ise, toplumda sosyal patlama olur ve bunun en doğal sonucu olarak, özelliklerini kaybetmiş haliyle bile olsa, devlet diye bir şey kalmaz ortalıkta. Böyle bir sondan sonraysa, devletlerine sevdalı ve devlet tecrübesine sahip olan milletler, yeni baştan devlet olma serüvenine başlarlar; tam da, “akılsız başın cezasını ayak çeker” atalar sözümüze uygun düşecek biçimde.

Bu nedenle diyorum ki:

Devlet gibi devlet; aç olanı doyurmaya; susuz olana su vermeye; çıplak olanı giydirmeye; hasta olanı tedavi ettirmeye, bekar olanı evlendirmeye; evsiz olanı ev sahibi yapmaya; okumak isteyeni, okutmaya mecburdur.

Devlet gibi devlet, bütün bu sayılan şeylerin istenilen ölçülerde yerine getirilebilmesi için gerekli olan kaynakları nereden ve nasıl bulacaktır mı, diyorsunuz?

Devlet gibi devlet, kendi bekası için, bu kaynakları mutlaka bulmak zorundadır.

Devlet gibi devlet, bu ülkede soygunun, vurgunun ve savurganlığın önünü kesecek olursa ihtiyaç duyduğu her kaynağı kapı kapı dolaşmasına gerek kalmadan, elinin altında hem de fazlasıyla hazır bulacaktır.

 Ve devlet gibi  devlet, millet çoğunluğuna şaşı bakmayı bırakan, önde giden koçlara omuz vereceğine, arkada kalan kuzulara destek olursa hiçbir şekilde kaynak sıkıntısı çekmeyecektir.

  Son söz

Devletine sevdalı olan bu aziz milletin devleti, ismi ne olursa olsun, devlet-i ebed müddet ekseninde uzun soluklu bir yürüyüşün sahibi olma durumundadır. Ne yazık ki, Anadolu insanının sevdası olan bu devleti, devlet gibi devlet olmaktan uzaklaştıran kimi unsurlar vardır. Bu unsurlardır, onu çetelerle, mafyayla, holding ve medya patronlarıyla sarmaş dolaş bir hayatın içine sokanlar.

Bu unsurlardır, bu güzel ülkenin bütün zenginliklerini ve de her türlü imkanlarını üç beş aileye peşkeş çekerek, ezilen çoğunluğun üzerinde horon tepilmesini sağlayanlar.

Bu unsurlardır, yönetim kadrolarına ve onların dümen suyunda giden yandaşlarına, devlet kasasından binbir gece masallarındakilere bile parmak ısırtacak şekilde ziyafetler sunanlar.

Bu unsurlardır, iki binli yıllarda olduğumuz şu günlerde bile, bu güzel ülkeyi, hâlâ içecek bir yudum temiz suya hasret kalan insanların yaşadığı bir ülke halinde tutmayı becerenler.

Bu unsurlardır, bu milletin gücünü sürekli olarak iç çekişmelerde tükettirip, uluslar arası ilişkilerde haklarını koruyamaz hale getirenler.

Bu unsurlardır, ülkemizi dünya uyuşturucu ticaretinin yol geçen hanı yapıp, insanlığın zehirlenmesinde bu milletin öz evlatlarını da kullandıranlar.

Bu güzel ülkeye ve Anadolu insanının sevdası olan devlete bütün bu olumsuzlukları reva gören ve onu olabildiğince çirkinleştiren unsurların ana kaynağı, şüphesiz ki bu sistem ve yönetime gelme biçimindeki çarpıklıktan başkası değildir.

Bu nedenlerle Anadolu insanının fakirlikten kurtulabilmesi için öncelikle bu sistemden ve bu sistemin beslediği sülüklerden kurtulması gereki


 
 
 

 


 
Bize Ulaşın