Sosyal Hizmet Mesleği

Bilgiler
Yayınları
Araştırmalar
 


Sosyal Hizmet Alanları

Çocuk
Gençlik
Yaşlılık
Aile
Sosyal Sorunlar
Engeliler
Tıbbi Sosyal Hizmet


Kaynak Bilgiler

Bireysel Gelişim
Sosyoloji
Psikoloji
İnsan Hakları
İletişim Bilgisi

 

 

 

 

 
 



ANA SAYFA


YURT GÜNLÜĞÜ

  İlyas Ali DAŞTAN

Sosyal Hizmet Uzmanı
dastanilyas@gmail.com 
 

 

  Sevgili günlüğüm. Bu gün benim için özel bir gün. Yurtta geçirdiğim her gün özel aslında. Çok basit bir olayda yaşadıklarımı anlatacağım. Beni dinlersen sevinirim çünkü anlaman gerekmiyor zaten anlaması gerekenler de anlamıyor. 
Sabah altı otuz sıralarında, henüz gün ağarmadan; nefes ve gaz kokusundan ağırlaşmış karbon monoksit gazı soluduğum altı kişilik koğuşta rüyamın son saniyelerini görürken koğuşun kapısına sopa ile vurulmaya başlar. Güm güm diye bir tokmak sesi odaya girer önce. Nöbetçi amir haklı olarak gaz odasına girmekte zorlandığından ya kapıyı tokmaklamakta ya da kapıya en yakın ranzanın yatak başlığını dövmektedir. Bir yandan da uykulu ve yorgun ses tonu ile bağırmaktadır: “Herkes kalksın, kahvaltı hazır, geç kalana kahvaltı yok.”
Söylenerek yatağımda doğrulurum, gerinmeye ve kendime gelmeye fırsat vermeden aynı boğuk sesi duyarım koridorun sevmediğim gri rengi duvarlarında yankılanan. Sanki ne var sabahın köründe bu kadar yırtınmasalar, usulca gelip omzuma dokunsa “hadi kalk” dese zaten kalkacağım. Hem de daha dinlenmiş ve mutlu olarak. Sanki cephede düşman yaklaşıyor ya da tatbikata gidiyoruz. 
    Yüzümdeki sinir tabakasını soğuk su arıtmaz, herkes gibi yarım yamalak su çalarım elime yüzüme. Ellerimin üstü ve yüzümün bir bölümü kuru kalır. 
Yurtta yeni bir gün başlar. Odalar bir an da canlanır. Sabahın sessizliği bıçakla kesilir, çocuk uğultusu toz tabakası gibi havaya kalkar. Okul kıyafetlerimi giymek üzere dolabımı açarım. Gözlerim yanılıyor mu diye bir kere daha kırpıştırırım ama yok. Dün gece askıya astığım ütülü okul ceketimin yerinde yeller esiyor. Ceketim çalınmış, bizim lügate göre “yer değiştirmiş.” Ceketimin yeni yeri hakkında kimsenin bir fikri yoktur. Söylenerek ve söverek aranmaya başlarım, ama deneyimlerim bana öğretmiştir ki yurtta kaybolan hiçbir malzeme bulunmaz. Bu yurt gerçeğine de nedense bir çalışanlar inanmaz. 
Kahvaltı etmek üzere merdivenlerden akan çocuk seline bırakırım kendimi. Bu sel yemek salonu kapısının oluşturduğu sete takılır ve set önünde çocuk seli durur. Kahvaltı hazır demişlerdi oysa hiçbir zaman hazır değildir. Dört zeytin, bir dilim peynir, yarım ekmek ve bir bardak çaydır şehzade sofralarının hazırlanmasını bu kadar geciktiren.
Kapı önünde biriken çocuk selinde dalgalanma başlar. Huzursuzca uyandırılan kalabalık gerilir; herkes yanında yöresinde bulunan birine sataşır zira beklerken yapacak başka bir şey yoktur. Günlük sürtüşmeler, sıra kavgaları, tartışmalar ve küçük dalaşmalar başlamaktadır yine. Yemek salonun kapısı açılır ve çocuk seli seti geçerek salondan içeri akın eder. Bu hengâmede birkaç kişinin mutlaka ayağı takılır ve yere kapaklanır. Salonda bulunan nöbetçi bu manzarayı izler ve sinir katsayılarının derecesine göre fatura birkaç kişi haşlandıktan sonra ödenir. 
Kocaman tabağa dört zeytin, bir dilim peynir, yarım ekmek ve bir bardak çay büyük bir özenle dizilir. Bu kadar zahmete ne gerek vardı.
Nöbetçi, okul kıyafetlerini kontrol eder radar gibi tarayan gözlerle. Masanın altına saklanabilsem derim keşke ama bir zenci gibi o kadar beyazın arasından göze batarım. Daha birkaç lokma almışken şehzade kahvaltısından. Boğuk ses haykırır: “Oğlum, nerede senin ceketin.” Sesimi mahzunlaştırıp olayın mesulü olmadığımı anlatmak isteyen ezilmiş edamla; “hocam çalmışlar” diyebilirim ancak. Böyle bir yalan da onların lügatinde olmaz. Olmamasının nedeni ona göre okuldan kaytarmak istememdir. Azarlama ve paylama faslından sonra yarım kalan şehzade kahvaltıma ayrılmak istemeyen yan gözle bakarak, yukarıya ceketimi giymek üzere gönderilirim. 
Ahmakça, dolabın kapağını tekrar açarım ama ceketin olmadığı gerçeği tekrar yüzüme çarpar. Kendimce sinirlenir, çalana söverim. Arayarak bulamayacağımı bir ben bilirim, yine de isteksizce birkaç dolap açar bakarım boşuna. 
Karnım açlıktan zil çalmaktadır ama ceket olmadan kahvaltı yapmak öğrenciye yakışmaz hiç. Ceketsiz kahvaltı etmek istemek ayrı bir küstahlık olur hem. 
Şehzade kahvaltısından mideme indirdiğim iki zeytin, bir parça ekmek ve peynirin midemdeki ağırlığı ve şişkinliği ile okul yoluna düşerim. Okulda başarılı bir öğrenciyim, belki bundan faydalanırım diye geçer aklımdan. Okul bahçesinde sırada beklerken dedektif lakaplı müdür yardımcısı beni anında fark eder. 
- “Ceketin nerede senin?”
- “…!”
- “Defol, öğrenciye benze de öyle gel”, der. Ceketsiz öğrenciye benzemezmiş çocuklar.
Müdür yardımcısı okula almaz, mesai başlamıştır yurtta, oraya hiç gidemem. Boynu bükük ortada kalırım. Önce parka giderim, boş parkta bir banka çökerim. Yalan, birini olmayan bir şeye inandırmak için söylenir. Ben yalan söylemiyorum ama kimseyi inandıramıyorum. Canım sıkılır yalnızlıktan. Yakınlarda ki internet kafeye giderim, yapacak başka işim olmadığından. Param yoktur, saatlerce bilgisayar başında oyun oynayanları izlerim. 
Yokluğumda olaylar şöyle gelişir; okul rehberlik servisinden yurt aranır, okula gitmediğim tespit edilir. Sosyal servis adımı not eder. Beni beklemeye başlarlar hesap sormak için. Ne de olsa okullardan her gün okula gitmeyen öğrenciler hakkında jurnaller gider yurda. 
Öğlene doğru okulun paydos saatine yakın, karnımın da iyice acıkması nedeniyle internet kafeden çıkarım ve yurdun yoluna düşerim. Korku, tedirginlik, başıma gelecekleri bilen biri olarak yurdun kapısında kimseye görünmemek için dua ederim. Ellerim cebimde, ürkek gözlerle kapıya yaklaşırım. Korktuğum başıma gelir ve başımdan aşağı kaynar sular boşanır. Grup sorumlum yurdun kapısında tören mangası ile karşılar beni. Kendisi, “o beyim, hoş geldiniz” diyerek alaycı ifadeyle kulağımdan tutar ve sorgumun yapılması için sosyal servise götürür. 
Servisin orta yerinde dururum, açım ve açlıktan mecalim yoktur. Kimse oturmam için bir yer göstermez. Ayakta dikilmem beklenir, oturduğumda sanki bana olan öfkeleri azalacak ve suçum hafifleyecektır. Önce bir bağırma faslı, hiçbiri diğerini dinlemeden, herkes her yönden bana bağırır, sonra rahatlarlar. İçlerinden biri beni daha çok korkutmak ve sindirmek için arada bir ayaklanıp “şimdi bir tane patlatacağım” deyip durur. 
Odada kaç kişi varsa, sırayla söylenip, ahlak dersi ve nasihatler verirler. Okula gitmez isem serseri olacağımı, sokaklarda kalacağımı, devletin bana iş vermeyeceğini anlatırlar. Ama ne anlatılanları anlarım ne de konuşulanları duyarım. Orta yerde öylece, ellerim birbirine bağlı, başım önümde dinler görünürüm. Okulu sevdiğimi, okuyacağımı ama okula gitmeyişimin basit bir nedeni olduğunu anlatamam.
Neden sonra birinin aklına mesleğinde öğrendiği, bir meslek ilkesi gelir ve bilmiş tavrı ile arkadaşlarına; “müsaade edin, çocuğu anlayalım, bir de kendisinden dinleyelim, oğlum anlat bakalım neden okula gitmedin” der. Anlatacağım, anlatacağım da konuşmak için kendimde derman bulamıyorum. Ağzımı açsam boğazımdaki sıkılı yumruk çözülecek ve o kadar azarlanma ve aşağılanmadan sonra ağlayacağım. Ağlamamak için kendimi sıkıyorum. Ah bir konuşabilsem! Biraz önce yumuşak mesleki tavırla yaklaşan, bir an da çileden çıkarak tekrar soru yağmuruna tutar beni. Bu nasıl anlamak istiyor diye düşünürüm. 
Sorgu meleklerinin soru bombardımanı ve ağlamamak için takındığım suskunluğum suçlu olduğum kanaatine vardırır onları. Biraz önce patlatacağım bir tane diyenin isteği içinde kalmaz ve bana bir tane patlatır. Şaakk!...Herhalde istediği olduğu için rahatlayıp, ben yerimde sendelerken o derin koltuğuna çöker. Daha bir sürü nasihatten sonra beni odadan gönderir, aslında kovarlar. Ben çıkarken kendi aralarında benimle ilgili söylenmeleri devam eder. Kendilerince önemli bir sorunu çözdüler ne de olsa. Benim ne durumda olduğum kimsenin umurunda olmayacak. 
Öğlen yemeğinden de feragat ederek odama çıkıp, başımı yastığa gömüyorum. Boğazımdaki sıkılı yumruğu çözdüğümde, ağlarım ağlarım…
Sevgili günlüğüm işte böyle. Beni anlamasan da, anlattıklarımın önemi olmasa da dinlediğin için sana teşekkür ediyorum. 
Sevgili Güncem; dün 2 Şubattı. Yani benim doğum günüm –benim olmayan doğum günüm- tam on iki yaşıma girdim. Bizim grup odasında doğum günü pastası üzerindeki mumları söndürürken arkadaşlarım “iyi ki doğdun” dediler koro şeklinde. Ben de içimden “neden” diye koroya eşlik ettim. Bana neden böyle düşündüğümü soracaksın, biliyorum. Anlatmalıyım benim gizli sırdaşıma.
Bizim grup annesi, Yeter anneyi seviyorum. Başka annelerde var, onlarda iyiler ama ben onu daha çok seviyorum. Bana karşı dürüst davranıyor. Grup odasında beni kucağına yatırıp sohbet ediyoruz. “Bulut oğlum benim” diye başımı okşadığında, sırtı sıvazlanan kedi gibi kollarında mayışıyorum. İlk banyomu kendisi yaptırmış, sonra bana ilk mamayı da veren o. Aramızda kelimelerle ifade edilemeyen bir yakınlık var. Üniformalı kucaktan ilk onun sivil kucağına inmişim. “Geldiğinde, yalın ayak başıkabak, pasaklı bir bebektin” der her zaman.
Leyleklerin bebekleri getirdikleri savı kesin doğru. Zira leylek babanın ağzındaki kundaktan yanlış evin çatısına düşürülmüş olmalıyım. 
Buluntu bebek! Ben buymuşum. Daha doğrusu uzman İpek Ablanın, çay almak için sosyal servisten çıktığında el çabukluğu ile karıştırdığım kara kaplı çocuk kayıt defterinde kendi adımın karşısında bulunan kutucukta böyle yazıyordu. Bulut Yüksel: Buluntu bebek! İpek Abla, elinde çay fincanı ile döndüğünde, daha yerine oturmadan “buluntu ne demek” diye sorduğumda gözleri şaşkınlıktan kocaman açılmıştı. Muhtemelen dikkatsizliğine hayıflanarak. Şaşırması gereken bendim ve şaşkınlığım hava gazı doldurulan uçan balon gibi yükseliyordu. Patlamam için bir iğne ucu olmadı İpek Abla. İpek Ablaya şöyle demek isterdim; beni benden neden saklıyorsunuz? 
Kendi varlığımla ilgili merak ettiğim temel bir sorunsalım vardı zaten, bir de yabancısı olduğum bu kelime bütün inançlarımı alt üst etti. On iki yaşımın taşıdığı belleğimde hiçbir açıklaması ya da karşılığı bulunmayan kelime. Buluntu! Nesneler dünyasında kalem, cüzdan ya da anahtar kayboluyor ya da bulunuyordu. Bir bebeğin kaybolması ya da bulunması ne demekti. Beni nereden bulmuşlardı, ailem beni kayıp mı etmişti?
İnsan geçmişini kaç yaşından sonra hatırlamaya başlar? Ya da hatıraların başlangıç tarihi nedir insan ömründe? Çocukluğuma dair hatırladığım en erken hatıra yedi yaşımda iken okula gitmeden önce yuvada yapılan sünnet törenim. O da sanırım canımın çok yanmasından hafızama kazındı. Eğer Yeter annenin dediğine göre bebek yaşımda yuvaya geldiysem, yedi yaşıma kadar geçen zaman nerede, yedi yılımda kayıp durumda. O yılları kim bulacak?
Ben kimim? Cevabını bulmakta zorlandığım soru. Sosyal serviste demir bir dolap var, daima kilitli duruyor. Uzman İpek Abla, o dolapta çocukların kişisel dosyalarının yer aldığını söylemişti. Yuva da kalan bütün çocukların bir şahsi dosyası varmış ve o çocukla ilgili bütün hayati bilgiler dosyaya işlenirmiş. İpek Ablaya, neden bizim dosyamızın kilit altında tutulduğunu sorduğumda bana, o dosyalarda herkesin bilmemesi gereken gizli bilgiler olduğunu söylemişti. İyi de neden ben kendimle ilgili onların bildiği gizli bilgileri bilmiyorum. Kendimle ilgili bilmemem gerekenler nedir?
Bu açıklama merakımı kamçıladı. Şimdi kafamda senaryolar kuruyorum. O kapalı dolap gözümde ulaşılmazlığını koruyor. Ama bir fırsatını bulup o gizemli dolaba göz atmak gibi bir isteğim var. O dolapta kendimi bulacağımı sanıyorum.
Ben kimim? Harçlık defterinde, eşya defterinde, çocuk kayıt defterinde, gizli bilgilerin yer aldığı şahsi dosyam ve bir de yoklama defterinde yer alan bir isimden mi ibaretim? Yoklama defterinde var ya da yok işareti konan herhangi bir isim olamam. Grup öğretmenim için harçlık ve eşya defterinde imzalara tam olması gereken bir isim de olamam. Sosyal servis için ise çocuk kayıt defterinde ve şahsi dosyamda mevcut olan bilgiler ya da isimler hiç olamam. Bütün bunlar çözmem gereken şifreler, bulmaca parçaları olamaz.
Çocukların soruları neden büyükleri bunaltır? Soru sormayan, merak etmeyen, ortalığı karıştırmayan, asi davranmayan bir çocuk mudur akılı ve uysal olan? Ben akıllı ve uysal olmak istemiyorum. Ben kendimi bulmak istiyorum.
Hayatımın, üzerime neden bir numara büyük geldiğini anlamaya başladım. Bedenimde duran elbiselerin oluşturduğu potluk gibi hayat. Ne kadar da sağından solundan çekiştirsem, o iğreti kıyafet üzerimde hep başkasına aitmiş gibi duruyor. Ben var mıyım? Varlığımın göstergesi bana ait olmayan şeyler. Kurum yetkilileri tarafından konmuş bir ismim, Bulut Yüksel, nüfus müdürlüğü tarafından uydurulmuş doğum tarihim, 2 Şubat, her buluntu çocuğa uygun kafadan atılan aile bilgileri. Benimle ilgili yazılı bilgilerin doğru olmadığına kendiniz inanmıyorsunuz ki.
Adımın Bulut olması ile buluntuluğum arasında bir anlam yakalamaya çalıştım. Kütüphanedeki bütün sözlükleri ve ansiklopedileri karıştırdım ama Bulut ile buluntu arasında ses benzerliği dışında hiçbir bağ bulamadım. 
Bulut’u aynalarda bulurum umuduyla saatlerce ayna karşısında zaman harcadım. Ablak suratımı, küçük bir domuzunkine benzeyen burnumu, ince dudaklarımı, ela gözlerimi inceledim. Bana benzeyen kimsem olmadığından kendimle ilgili bir çıkarsamada bulunamadım. En sonunda aynadaki yansımama dil çıkarıp kendime nanik yaptım, yapacak başka bir şey olmadığından. 
Şimdi sorular, sorular… Cevabını bulamadığım sorular. Küçük çocukların büyük sorularını küçük cevaplarla geçiştiren büyükler. 
Peki, günce arkadaşım, ben bu sorunun cevabını nereden bulacağım?
Sen kimsin Bulut?
 C.Y. iyi ki varsın
Sevgili Güncem;
Sana yurdumuzun meleğini anlatmak istiyorum. Nasıl olur deme, anlatacaklarımı dinledikten sonra bana hak vereceksin. Ben C Ablaya bundan sonra Melek Abla diyeceğim. Tabi bu durum seninle benim aramda kalacak.
Melek Abla geçen yıl bizim yurda tayin oldu. Kızıl renkli kısa saçları, benden azıcık kısa boyu ile onu sosyal serviste ilk gördüğümde yüzünde kocaman bir gülümseme ile oturuyordu. Kızıl saçları ve kırmızı kazağı ile sosyal servise canlılık katan bir buket kırmızı gül gibiydi. Sevgi dolu gözlerle etrafına iyilik saçan bir melek…
Melek Ablanın ikinci nöbetinde hastalandığımı biliyorsun. Zaten bu olaydan sonra C Abla, benim Melek Ablam oldu. O gün akşam yemeğinden sonra, üzerimdeki kırgınlık ve başımdaki şiddetli zonklamalardan sonra yatağıma girdim. Bir an da ateşlenip titremeye başladım. Bilinçsiz bir şekilde, kâbuslar içinde yatağımda yatarken, birinin başucumda durduğunu, battaniyemi düzelttiğini ve elinde bir mendil ile alnımda biriken terleri sildiğini anladım. Başımın ağrısından gözlerimi açamıyordum ama alnımda biriken terlere dokunan o yumuşak elin kime ait olduğunu biliyordum. Melek Abla gülden narin elleri ile terlerimi siliyor ve benim hastalığım için kaygılanıyordu. Melek Abla bir an da annem oldu. Annemde ateşlendiğim gecelerde başucumda durur, elimi tutar, terimi siler ve iyileşmemi beklerdi. Annem bilirdi ki sevgi, boyalı ilaçlardan daha etkili bir iyileştirme metoduydu. Melek Ablanın varlığını duyumsadıktan sonra derin bir uykuya daldım ve ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi dinç ve sağlıklı kalktım. 
Bir çocuğun hastalandığı dönemlerde, kendini yalnız ve çaresiz hissettiğini ve vücudunun güçsüz kaldığı kadar ruhunun da güçsüz kaldığını bir anneler bir de Melek Abla biliyor bence. Ve yine önemsemenin ve sevginin ilaç kadar etkili olduğunu yine onlar biliyorlar. Yatılı okullarda ve yurtlarda hastalanan çocukların neden uzun süre iyileşemediğini şimdi daha iyi anlıyorum. Anneleri ve onlara bakacak Melek Ablaları olmadığından iyileşme süreleri de uzamaktadır. 
Melek Ablanın hayatım boyunca unutamayacağım ikinci olayını okulda yaşadım. Sesimin güzel olduğunu söyleyen sınıf öğretmenimin isteği ve ısrarı ile okulun koro çalışmalarına katılmıştım. Okuldaki koro grubumuz önemli günlerde şarkılar söylüyordu. Böyle zamanlarda okulun müsamere salonu gelen veliler, çocukların anne babaları ile dolardı. Özellikle de koro grubunda yer alan arkadaşlarımın anne ve babaları çocuklarını izlemek için her seferinde gelirlerdi. Koro grubunda bir tek benim velim gelmezdi. Çünkü hafta sonları ya da mesai saatleri dışında –mesai saatlerinde de gelmezler ya- yurttan kimse olmazdı. Ben diğer çocukların velilerine şarkı söylerdim, veliler de sadece kendi çocuklarını alkışlarlardı. 
Bir çocuk için başarılarını ailesine gösterme fırsatı bulmak, desteklenmek onun kendisine olan güvenini daha da pekiştiriyor. Mutluluk paylaşılınca çoğalır diye bunun için diyorlar. 
Benim orada olmamın, koroda yer almamın güzel olduğunu ya da benimle gurur duyduğunu söyleyecek kimsenin olmaması canımı fena acıtırdı. Sırf bu yüzden birçok kereler koro çalışmalarından çıkmak istedim ama neden çıkmak istediğimi açıklayamadığım için öğretmenim kabul etmedi. Bu düşüncemi ve yalnızlık duygumu da yıkan yine Melek Abla oldu. Hayretler içinde kalmama neden olan olay, yurttan kimseye koro grubumuzun konseri olduğunu haber vermediğim halde Melek Ablanın orada olmasıydı. 
O cumartesi öğleden sonra, okul aile birliğinin etkinliğinde koro grubunda şarkılar söylerken, ön koltukta oturup beni izleyen Melek Abla ile göz göze geldiğimde, kalbim kuş gibi göğüs kafesimden uçmak istiyordu. İlk defa varlığı ile varlığımı bütünleyen bir tanıdığım beni izliyordu. Heyecanlandım, sevindim, mutlu oldum… Bütün şarkıları ruhumda duyarak Melek Ablama hitaben söyledim ve ilk defa şarkı söylemeyi bu kadar çok sevdim. Sahne küçüldü ve ben sahnede artık kocaman olmuştum. Koromuz şarkılarını bitirdikten sonra Melek Abla ayağa kalktı ve uzun süre ayakta alkışladı. Sadece beni alkışlıyordu biliyordum, çünkü diğer anne babalarda sadece kendi çocuklarını alkışlarlardı. Koronun konseri sona erdikten sonra bana sarıldı ve beni öptü. Benimle gurur duyduğunu söylediğinde içim içime sığmıyordu. Bir çocuk için beğenilmek ve takdir edilmek ne kadar önemliymiş. 
Dün gece yatakhanede Hüseyin ve Yılmaz ile sohbet ediyorduk. Onlara biraz da utanarak Melek Ablanın bende yarattığı duygu ve düşünceleri ve hayatıma kattığı şeyleri anlattım. Tesadüf, meğer onlarda benim yaşadıklarıma benzer şeyler yaşıyormuş. Melek Abla, sadece benim değil, yurttaki bütün çocukların Melek Ablasıymış. Onun bu sonsuz sevgi ve şefkati karşısında hayretler içinde kaldım ve onu daha çok sevmeye başladım. Melek Abla, bütün çocuklara karşı sevgi dolu ve sevecen davranmakta ve yüzünde taşıdığı kocaman tebessüm ile yüreklerimizde anne gibi, annelerimiz gibi yer edinmekte. 
Sevgili Güncem, şimdi bütün yurt arkadaşlarımla dua ediyoruz. Melek Ablanın tayini çıkmasın ve onu bizden almasınlar diye. Çünkü Melek Abla, bizim yalnız olmadığımızı ve değerli olduğumuzu hissettiriyor. 
Bütün çocuklar, hepimiz seni çok seviyoruz Melek Abla…
  Sevgili Güncem;

Bizim yurt hayatımızda ritüelleşen bir takım davranışlar, alışkanlıklarımız, yurt çalışanları tarafından konmuş olmazsa olmaz kurallarımız vardır. Filozof değişmeyen tek şey değişmenin kendisidir demiş ancak bizim günlük yaşam planımız nedense hiç değişmemiştir. Yurdun girişinde hemen sağda duran panoda asılı olan günlük yaşam planı denilen çizelge ile hepimizin yaşamı şekillendirilmekte ve bir plan dâhilinde sınırlandırılmakta. Gün içerisinde; yataktan kalkış, yemek vakitleri, oyun, etüt, dinlenme ve yatma saatleri hep bu çizelgeden takip edilmektedir. Diyeceksin ki insan hayatı plansız programsız olmaz. Buna diyeceğim yok ama bizim adımıza yapılan planlarda bizimle ilgili hiçbir söz hakkımız yok, benim anlamlandıramadığım ve kızdığım bu. Günümüz planlanmış yani bu plan dışında özel bir yaşamız yok. Kurma kolu kurulmuş oyuncaklar gibi, zemberek boşanana kadar dönüp duruyoruz. 
Aslında işler hiç de sanıldığı gibi plan ve programlara uygun olarak gitmiyor. Plan ve programların yapılmış olmak için yapıldığını düşünüyorum. Çocuklar için birileri tarafından düzenlenmiş bir plan var mı var! Neyse plan konusuna fazla girmeden, planda hiç taviz verilmeyen şu etüt meselesi üzerinde durmak istiyorum. Her akşam tekrarlanan etüt ritüelimizi bir de benden dinle.
Okul ve yurt diye ikiye bölünmüş bir hayat bizimki. Okuldan yurda geldikten sonra çantaları ve okul eşyalarını bir yere atıyoruz. Ertesi gün okula gidene kadar okul çantamız atıldığı yerde hiç kıpırdamadan kaderine terk edilmiş vaziyette bekler. Okul çantalarımız atıldıkları yerde bekleye dursun.
Günlük yaşam planında koyu renk ile yazılmış ve her akşam iki saat yapılması gereken etüt çalışması vardır. Yazının koyulaştırılmasının amacı etüdün zorunlu ve kaçınılmaz olduğuna vurgu yapmak için. Gizli mesajı doğru alıyoruz. 
Akşam yemeğinden sonra merdiven boşluğu ve koridor duvarlarında çınlayan “herkes etüde” narası kadar çocukları sarsan bir söz yoktur. Bu naranın şimşek hızı ile odaları dolaşmasıyla birlikte bütün hepimizin davranışlarına bir ağırlık çöker. Etüde çağıran ses kadar itici bir ses daha yoktur bizim lügatte. İşte her akşam tekrarlanan kara mizah hikâyelerine başlangıçtır bu. 
Etüt salonuna üç beş dakika daha geç gidebilmek için hepimizin bahaneleri ve alicengiz oyunları vardır. Son dakikada ihtiyaçlar ortaya çıkar; kimi kalem defter peşine düşer, kimini tuvalet derdi sarar. Usta etütçü öğretmenlerimiz hiçbir numaramızı yemezler ve hepimizi eksiksiz olarak etüt salonuna doldururlar. Bu da onların gözünde başarıdır.
Etüt salonu kocaman bir salon. Masa ve sandalyeler var. Hepimiz kendimize uygun ya da kafa dengi arkadaşlarımızla aynı masalarda oturmanın uyanıklığı ve işgüzarlığı ile salonu doldururuz. Öğretmenlerimiz şöyle seslenir “çıkarın kitaplarınızı, defterlerinizi sessizce ödevlerinizi yapın.” Biz ödevlerimizi -sözde- yaparken onlar da başımızda bizi izlemeye koyulurlar. 
Etüt salonunda ders çalışan arkadaşlarımı izlemeye başlarım. Birçoğunun önünde ders kitabı yerine ya atlas ya da kütüphane raflarından idareten aldığı kendisiyle alakasız kalın bir ansiklopedi vardır. Sanırım bu durum etüt görevlilerince de pek yadırganmaz zaten amaç günlük yaşam planında yer alan o iki saatlik etüt ritüelini yerine getirmektir. Ayin başlıyor. 
Karşı masada Ahmet ile Müjdat isim-şehir oynuyorlar. Bir harf söyleyip, o harf ile hızla isim-şehir-hayvan adlarını türetiyorlar. Arka masalarda Cevdet ve Rıza rakamlarla trencilik oynuyorlar. Etüt saatlerinin popüler oyunlarından biri de atlastan ülke ya da ırmak bulmak. Üç beşi de ülke ve ırmak bulma telaşında. Metin yarış arabalarına meraklı, matematik defterinin arka sayfaları kendi eli ile çizdiği jet motorlu ferrarilerle dolu. Salih’in önünde açık duran kitap kendisinden birkaç sınıf yukarıda olan birine ait. Nereden düşürdüyse? Süleyman ansiklopediden resim tarıyor faltaşı gözleriyle. Hikmet’in eli yine çenesinde, gülümsediğine göre etüt sonrasına muziplikler planlamaktadır. Yüksel adamı öldürür, tek kelime Almancası yok ama Almanca bir kitabı nasılda dikkatle okuyor numarasında. Ben de bir yandan Kamil ile SOS oynuyorum bir yandan da ayindeki arkadaşları izliyorum. 
Etüt saatinde görevli üç öğretmen, salonun kapısı önünde kendi aralarında sohbet ediyorlar. Bazen yüksek perdeden gülüyorlar, demek onlarda işin gırgırında. 
Bizim öğretmenleri kandırmamız bizce kolay ya da onlar da kanmaktan memnun gibi. Bir şekilde herkes halinden memnun; bizler etüt yapıyor görünmekten onlar da etüt yaptırıyor görünmekten. Durumdan şikayet eden yok nasıl olsa, her şey yolunda görünüyor.
Etüt kelimesini merak edip sözlükten anlamını buldum. Ön çalışma, bir konuda ön hazırlık olarak tanımlanmış. Bizim hangi konuda ön hazırlık yaptığımızı düşünüyorum. Herkes harıl harıl ön hazırlık yapmakta. Yiğidi öldür ama hakkını yeme demiş atalarımız. Osman ve Altan etüdün hakkını gerçekten veriyorlar. Onları da yurdumuzun inekleri ilan ettik çoktan. Belki de başarılı olmalarını kıskandığımız için inek diyoruz. 
Yıllardır, istisnasız her akşam etüt yapılır bizim yurtta. Bu kadar düzenli ve istikrarlı yapılan etüt çalışmalarından da beklenen çocukların başarılı olmasıdır. Her birinin bu kadar etüt çalışmasından sonra dahi olması beklenir. Müdür babanın okumaktan başka çareniz yok nasihatlerine kulaklarımız hep tıkalı kalsada. 
Sevgili Güncem, müsadenle hasbel kadar okul ve eğitim konusundaki görüşlerimi açıklamak istiyorum sana. Şaka bir tarafa okul ve dersleri daha ciddiye almamız gerekiyor. Hakikaten Müdür babanın dediği gibi hayatta başka çaremiz mi var okumaktan ve okuyup adam olmaktan başka. Şu etüt meselesinde yanlış giden bir şeyler var bence. Bir kere bu kadar kalabalık bir ortamda derse konsantre olmak ve istekle ders çalışmak zor. Her kafadan bir ses çıkıyor, gürültüyü bastırmak isteyen öğretmeninde narası tam ödev yapmaya yoğunlaştığında bomba etkisi yaratıyor. Bizde herhangi bir ortamda çocukların gürültüsünü ya da seslerini kesmelerini istiyorsan onlardan daha çok gürültü yapman ve bağırman gerekiyor. Bunu yurtlarda çalışanlar kısa zamanda öğreniyorlar.
Çoğumuz okulda bize anlatılanlarla sınırlı kalıyoruz. Okul öğretmenimizin kırk dakikalık ders boyunca anlattıkları sınıf duvarları arasında kalıyor. Okulda öğrendiklerimizi yurda taşıyamıyoruz. Bir gün bu konuyla ilgili olarak etütte, Kerim öğretmene nasıl ders çalışmamız gerektiğini, etüdün nasıl yapılacağını, programlı ve etkili ders çalışmanın yöntemlerini sormuştum. Kerim öğretmen, sanki kendisini diğer çocukların yanında bozma maksadıyla konuşuyormuşum gibi bana kızdı ve “ukala herif otur çalış” demişti. İyi de aslında temel problemlerimizden biri birçok arkadaşım daha nasıl ders çalışması gerektiğini bilmiyor. Geçen yıl karnesinde altı tane sıfırı olan Salih’in söyledikleri aklımda. Salih de diğer yurt arkadaşlarımız gibi sınıfın en arka sıralarında, sıkıntıyla dersin bitmesini bekleyenlerden. Ders çalışmak istediğini ama nasıl yapacağını bilmediğini söylemişti. 
Komiser lakaplı matematik öğretmeni Erkan beye, çözemediğim bir matematik problemini sormuştum. Erkan bey, yazdı çizdi, uğraştı ve içinden çıkamadığı problemi okuldaki öğretmenime sormamı salık verdi çözüm olarak. Okuldaki matematik öğretmeni ile yurttaki matematik öğretmeni arasındaki fark neydi? 
Sınıf öğretmenimiz anlatmıştı. Okuldaki öğretmenler de bildiklerini unutmamak için öğrenciler gibi sürekli ders çalışırlarmış. Kullanılmayan bilgi çabuk unutulurmuş öğretmenlerimizin de bizim gibi ders çalıştıklarını öğrendiğimde ne yalan söyleyeyim çok şaşırmıştım. Demek ki Erkan Bey, hiç ders çalışmadığı için bildiklerini unutmuş. Bize ders çalışmamızı söyleyip kendisi çalışmıyor işe bak. Bizim yurttaki öğretmenlerimizin ders çalıştıklarını hiç görmedim doğrusu. Bir Veysi Bey var, sürekli olarak elinde gazete, kâğıt, kalem bir takım rakamlar yazıyor, sonra onları topluyor. Sonradan elindeki kâğıtların at yarışı kuponları olduğunu öğrenmiştim. Yurttaki öğretmenlerimiz eşya, harçlık dağıtmaktan ve bizim başka işlerimizle uğraşmaktan ders çalışamıyor olmalılar. Haklılar…
Vallahi kaç yıldır yurttayım ve her akşam etüde giriyorum ama etüdün okuldaki derslere bir etkisini görmedim. Ya biz ya da etüdü yaptıranlar yanlış yapıyorlar. Sınav zamanlarında ya da ödev yapmam gerektiğinde etüdün bitmesini bekler, herkes dağıldıktan sonra ortalık sakinleşince işlerimi yapıyorum. Birçok arkadaşım da benim izlediğim yolu izliyor. 
Hal böyleyken etüt saatleri daha değişik ve bizim için de verimli olacak faaliyetler için kullanılamaz mı? Sabahtan akşama kadar okuldayız, grup öğretmenizi ve diğer çalışanları sadece etüt saatinde görüyoruz. Gün içerisinde kısıtlı olarak bir araya gelebildiğimiz bu saatleri sohbet ederek, sorunlarımızı ya da dertlerimizi paylaşarak geçirsek olmaz mı? Bu bir araya gelişlerde yaşama dair şeylerden konuşsak fena mı olur? Böyle söylesem eminim kızarlar bana, zaten düşündüklerimi ifade ettiğim zaman sivri dilli ve ukala olduğumu söylüyorlar. Bu yüzden ben de düşündüklerimi özgürce sana anlatıyorum Günce Arkadaşım. 
Yurt çocukları olarak Hababam Sınıfı adlı filmlere bayılıyoruz. Belki defalarca izledik ama her seferinde filmi izlerken sanki ilk defa izliyormuşuz gibi gülmekten katılıyoruz. Sanırım Hababam Sınıfının öğrencileri ile kendimizi özdeşleştiriyoruz. Onların haylazlıkları, yaramazlıkları, hayata dair olan dalgaları bizde de mevcut. Hababam Sınıfının Mahmut Hocasının bir sözünü hiç unutmuyorum. Öğrencilerin velilerine çocukların karnelerini verip, beyler-bayanlar bu karnede yazan notlar çocuklarınızın değil sizin demişti. Her toplantı da “biz bir aileyiz, aile demek her şeyi paylaşandır” diye söze başlayan müdür babaya söylemek lazım. 
Biz bir aileysek, bizim karnelerde parlayan sıfırlar biraz da sizin oluyor galiba. 
Sevgili Güncem, aman ha sana anlattıklarım aramızda kalsın, yoksa…
  Dostum ve Sırdaşım Güncem;
Mayıs ayı geldi çattı yine. Badem ve çağla ağaçlarının pembe beyaz çiçekleri ile renklendi bahçemiz. Mevsimler arası geçişlerde en çok kış mevsiminden bahar mevsimine geçişi seviyorum. Çünkü doğa üzerindeki ölü toprağını silkiyor ve hayata merhaba diyor yeniden. Baharla birlikte ben de yeniden doğuyorum inan ki. 
Biliyorsun, her yıl mayıs ayında anneme diyerek bir mektup yazıp postaya veriyorum. Bu yazacağım dördüncü mektup olacak. Yazdığım mektupların anneme ulaşıp ulaşmadığını bilmiyorum, çünkü mektuplarım, her seferinde farklı bir şehir ve adrese gidiyor. Mektuplara kendi adresimi yazmıyorum, zira mektuplar dönüp dolaşıp tekrar bana gelsin istemiyorum. E be! Güncem, aşk olsun, benim deli olduğumu da nereden çıkardın? Gerçi bir nevi delilik olabilir ama bu ikimizin arasında kaldıktan sonra pek de önemli değil. Ben annemin adresini bilmiyorum ve belki yazdığım mektuplar eline ulaşır diye bu şekilde gönderiyorum. Şimdi müsadenle bu yıl ki görevimi yerine getirmem ve mektup yazmam gerek.

“Sevgili Anneciğim, 
Kuzucuğun –eğer yanımda olsan eminim bana böyle hitap ederdin- yine kaleme kâğıda sarıldı, sana mektup yazıyor. Geçen yıl mayıs ayında yazdığım mektubuma cevap yazmadığına göre bundan önceki üç mektubum gibi o mektup da eline ulaşmadı. Benim içimde bir umut var, belki bu mektubum eline ulaşır. Bu da ulaşmazsa belki bundan sonrakiler…
Anneciğim, öncelikle sana sitemlerimi yazmak istiyorum. Kaç mektup yazdım, hala bana cevap yazmadın. İşlerinin yoğun olduğundan yazamadığını düşünüyorum, yoksa Kuzucuğundan bir mektubu esirgemezsin sen, değil mi? 
Benim boş vaktim var, ben sana hep yazarım. Bir yıl boyunca hayatımda olup bitenleri bilmek isteyeceğini düşünüyorum. Kuzucuğun, ne yapıyor, nelerle uğraşıyor, düşünceleri, hayalleri nedir, hatta sana küçük yaramazlıklarımı da anlatırım. Her şeyimi anlatırım tabi, anneme anlatmayıp da kime anlatacağım. Ha! Bir de Günce arkadaşıma anlatıyorum. Çünkü en güvendiğim sırdaşım ve dostum o benim.
Çarşamba günleri yurdun posta günüdür. Postacı amcanın geliş saatlerini artık ezbere biliyorum. Kısa boylu, pos bıyıklı postacı amca saat on biri yirmi geçe yurdun kapısında görünüyor. Elinde bir demet posta paketini bıraktıktan sonra başka adreslere umut dağıtmaya devam ediyor. Heyecanla postacının ağzından çıkacak adımı bekliyorum ama adım anılmıyor. Bu çarşamba postasında da mektubun yoktu. Ancak ben mektubunu beklemeye devam edeceğim.
Bu gün öğleden sonra bardaktan boşanırcasına yağmur yağdı. Yağmuru görünce dayanamıyorum, kendimi sokaklara, kaldırımlara dar atıyorum. Yağmurda ıslanmak çok hoşuma gidiyor. Odaya geldiğimde külotuma kadar ıslanmışım. Kuzucuğum, üşütüp hasta olacaksın diyeceğini biliyorum. Ama ne yapayım Anneciğim, yağmur tanelerini avuçlarımda biriktirmeye çalışmaktan zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Avuçlarımda yağmur damlalarını biriktirmek, sonra onların avuçlarımda dans etmesini izlemek kadar eğlendirici bir oyunum daha yok. Yağmurlu havaları sevmemin bir nedeni de ağladığımın belli olmaması. Yani şöyle, yağmurlu havalarda içimi daha rahat boşaltıp ağlayabiliyorum. Gözyaşlarım ile yağmur tanelerini ıslatıyorum ve yüzümden akan su damlalarının gözyaşı mı yoksa yağmur tanesi mi olduğu ayırt edilmiyor. Yağmurlu günlerde ağladığım için artık geceleri yatağımda daha az ağlıyorum. İlk zamanlar yorganı kafama kadar çeker saatlerce ağlardım, ağlamaktan yastığımı ıslatırdı gözyaşlarım…
Anneciğim, Kuzucuğun bu yıl on üç yaşına girdi. Artık kocaman bir oğlun var. Senin boyunun uzunluğunu bilmiyorum ama herhalde ayakta dururken yanaklarından öpebilirim bu boyumla. Ranzama merdiven kullanmadan bacaklarımı uzatarak tırmanabiliyorum. Yurdun giriş kapısına da zıpladığım zaman elim değiyor artık. Öğretmenler görmediği zamanlar merdiven tırabzanlarından da korkusuzca kayabiliyorum. Büyüdüğümü böyle takip ediyorum. Bu mektubumda sana yine bir fotoğrafımı yolluyorum, bakalım Kuzucuğunu tanıyabilecek misin? 
Artık büyüdüm ya, uzun bir zamandır altımı ıslatmıyorum. Geçen seneki mektubumda yazmayı unuttuğum şeylerden biri buydu. Oda arkadaşlarımın sidikli paspas diye alay etmelerinden ve sosyal servisteki bulutlu mu güneş mi çizelgesine sürekli bulutlu demekten sıkılmıştım. Sabahları kalktığımda yatağımı kuru bulmak ve çizelgede güneşi işaretlemek kadar müthiş bir şey yok. Yıllarca süren bu hastalığı, Kuzucuğun kendi iradesi ve kararlılığı ile yendi. Kendi kendime artık büyüdüğümü, altımı ıslatmamam gerektiği söyledim akşamları, sonra da kendiliğinden bu iş sona erdi. Şimdi her sabah yatağım ve yüzüm güneşli. 
Yurtta zaman bildiğin gibi geçiyor. Diğer mektuplarımda sana uzun uzun anlatmıştım. Artık yurda, yurtta kalan arkadaşlarıma ve çalışanlara iyice alıştım. İlk zamanlar korkuyordum ama artık korkularım da azaldı. Şimdilerde yalnız kalmayı ve Günce arkadaşımla sohbet etmeyi daha çok seviyorum. Arada diğer çocuklarla top oynuyoruz, ben pek beceremiyorum top oynamasını ama takımda oyuncu eksik olunca arkadaşlarım beni de aralarına alıyorlar. 
Şimdi kızacağını düşündüğüm bir olayı anlatayım: Gerçi bu fikir yakın arkadaşım Yılmaz’dan çıktı. Yurdun yanında zerdali bahçeleri olan Dağıstan amcadan söz etmiştim ya sana, işte o amcanın zerdalilerini aşırırken yakalandık. Aslında ben yakalandım, Yılmaz benden büyük olduğu için kaçtı, kurtuldu. Sonra da öğretmenlerden bir güzel azar işittik. Sana söz veriyorum annem, bir daha böyle kötü şeyler yapmam ve kimsenin malını izinsiz almam. Kızmadın değil mi Kuzucuğuna? 
Geçen yıl sana verdiğim sözü tuttum ve sınıfımı takdir belgesi ile geçtim. Ancak okulun kapanmasına pek sevinemiyorum. Yaz tatili başlarken yurttaki arkadaşlarımın on dördü dışında hepsi ailesinin yanına izinli gittiler. Biz, yine her yıl olduğu gibi yaz tatili süresince yurtta kaldık. Yaz tatillerinde yurtta kalmak çok sıkıcı anne. Öğretmenlerimiz bizi deniz kampına, pikniklere götürdüler ama yinede ruhumun sıkılması geçmedi. Uzun tatilleri sevmiyorum, kimse kalmıyor yurtta. Arkadaşlarım ailesinin yanına gidiyor, çalışanlarda izin alıyorlar. O zaman insana daha bir dokunuyor kimsesizlik.
Bu arada okulda koro grubundayım. Koro grubunun ilk konserinde heyecandan şarkıları unutmuşum. İlk defa kalabalık bir grup karşısında şarkı söylemek kolay değildir herhalde. Tanımadığım o kadar insanın gözlerini üzerimde hissedince sesimin kısıldığını ve boğazımın kuruduğunu hissettim. 
Sonra, öğretmenimin dediğine göre sınıfta en güzel şiiri ben okuyormuşum. Senin için de bir sürü şiir yazdım anneciğim. Ama Güncemden başka kimse bilmiyor. Yalnızca sana okuyacağım o şiirleri. Ayrıca koroda öğrendiğim şarkıları da söyleyeceğim. 
Seni rüyalarımda görüyorum ama Anneciğim neden yüzünü benden saklıyorsun, merak ediyorum. Rüyalarımda, uzun boyunu, ince belini, siyah saçlarını görüyorum ama nedense yüzünü göremiyorum. Elimden tutmuş bir şekilde benimle geziyorsun, ben yüzünü görmek için başımı kaldırıyorum ama yüzünde güneş ışıltısı gibi bir parlaklık oluyor. Yüzünü ışıltıdan seçemiyorum. Neden yüzünü göremiyorum diye sana soramıyorum da. Öğretmenimiz, bir gün ders anlatırken meleklerin yüzü görünmez demişti, sen de melek olduğun için mi yüzün görünmüyor, Anneciğim? Yüzünün sağ tarafında bir gamze çukuru, çenenin de hemen altında bir et beni olmalı, siluetini gözümde böyle canlandırıyorum, çünkü yanağımdaki gamze ve çenemdeki et beni, senden geçmiş olmalı bana. Anneciğim, en çok da yüzünü merak ediyorum, mektubunda bana kendini ve yüzünü anlat tamam mı ve fotoğrafını koymayı sakın unutma!
İki yıl önceki mektubumda sana sözünü ettiğim gönüllüm Necla abla vardı ya. İşte o beni evine almak istediğini, onun oğlu olmamı istedi ama ben kabul etmedim. Benim annem var dedim. Sen de benim dışımda başka bir çocuğa anne olmazsın değil mi annem. Ben senden başka anne istemiyorum. Yurttaki bakıcı annelere de isimleri ile hitap ediyorum. Ayşe anne ya da Dilek anne diyorum. Bir tek sana Anneciğim diyorum. Yurttaki anneler her şeye kızıyorlar; üzerimi kirletince ya da arkadaşlarımla yaramazlık yaptığımda cezalandırıyor. Hiç sevmediğim yemekleri zorla yediriyorlar, başka bir şey yemek ister misin diye sormuyorlar. Ben onlara naz yapamam, anneciğim ben nazlanmak istiyorum ve benim nazımı da bir tek sen çekerdin, değil mi?
Seni çok özledim annem. Bir kerecik olsun kucağında uyumak için neler vermezdim. Gözlerine bakmak, ellerini tutmak, seni doyasıya öpmek… Hazırlıklı ol, seni bulduğum zaman öpücüklere boğacağım. Sen de beni… Şimdi sana bir olay anlatacağım. Arkadaşım Yılmaz’dan söz etmiştim ya. Yılmaz’ın annesi her hafta sonu geliyor. Ama annesi her geldiğinde Yılmaz’ı bulamıyor. Ben gidip internet kafeden zorla çağırıyorum onu, kendisini çağırdığım için de bana kızıyor. Bilgisayardaki oyunu bitirdikten sonra geliyor, annesine yalancıktan sarılıyor ve harçlık aldıktan sonra tekrar internet kafeye koşuyor. Annesi, onu görmek için acaba ne kadar uzaklardan geliyordur, arkadaşım hiç bunları düşünmeden annesini kırıyor. Anneler kırılır mı hiç? Yılmaz’ın bu soğuk davranışlarına kızıyorum, oysa sen beni görmeye gelmiş olsan ben bir an olsun yanından ayrılmam. Senin boynuna sarılırım ve senden hiç kopmazdım. 
Mayıs aylarını hem seviyorum hem de sevmiyorum. Seviyorum çünkü sana mektup yazıyorum, sevmiyorum çünkü yanımda değilsin. Bu anneler günü için, kırlarda saatlerce gezdim ve senin için en güzel çiçeği buldum. Çiçeği özenle kurutuyorum Günce arkadaşımın yaprakları arasında, bu mektubumla birlikte çiçeği de sana göndereceğim. Aslında sana anneler gününde kocaman bir buket çiçek almak isterdim. Rengârenk çiçeklerden oluşan kocaman bir buket, kucağını dolduracak kadar büyük…
Anneciğim keşke beni doğurmasaydın. Yanlış anlama hemen. Hep senin karnında kalsaydım, hiç ayrılmazdık. Et ete, ten tene, kan kana, hücre hücreye birleşik bir halde yaşardık. Bak, beni doğurdun, ayrıldık. Doğurmasan ayrılmazdık… Yanlış mı düşünüyorum dersin?
Bak bu sene yazdığım mektubuma mutlaka cevap yazmanı umuyorum. Ama işlerin yoğunsa yine de sen bilirsin, bu sene olmazsa gelecek sene yazarsın. Nasıl olsa ben her yıl sana mektup yazmaya devam edeceğim.
Kuzucuğun seni çok çok çok seviyor unutma Anneciğim.”

Günce arkadaşım, ben esasında fırtınalı deniz yolculuğunda bindiği gemisi batan ve ıssız adaya düşen kimsesiz ve yalnız bir çocuğum. Şişelerden hazırladığım potkalları denize atıyorum. Denize attığım potkal şişeleri, adanın diğer tarafından tekrar sahile çıkıp orada birikiyor olmalı. Sahilin arka tarafına gitmek ve orada biriken potkalları görmek ne büyük hayal kırıklığı olur, değil mi?
Benim anneme yazdığım mektuplar acaba hangi adreslerde birikiyor. Biliyorum, bu mektuplar anneme ulaşmıyor ama belki de gönderdiğim adreslerde başka çocukların annelerinin eline geçiyordur. Ben kendi annemi ya da annem beni bulana kadar bu mektup yazma işine devam edeceğim.
Sevgili Güncem, şimdi birazdan senden ayrılıp postaneye gideceğim. Çünkü vakit kaybetmeden bu değerli mektubu postaya vermem lazım. Bakarsın bu sefer doğru adrese gider mektubum. Ne dersin…
 Sevgili Güncem, sana şimdi anlatacaklarım hem bir zamanlar kendi yaşadıklarım hem başka çocukların yaşadıkları hem de bundan sonra daha başka çocukların yaşayacakları şeylerdir. Serkanlar her zaman olacak ve bu yüzden anlatacaklarım tekrar tekrar yaşanacak olmasından ötürü önemlidir. 

Yeni gelen! Bu yurt yaşamı lügatinde en sık kullanılan terimlerden biridir. Çünkü her çocuk yurda ilk geldiğinde yeni gelendir. Kendisinden sonra bir çocuk daha gelene kadar bu etiket ile dolaşır durur. Hem çocuklar, hem de personel ona yeni gelen diye hitap eder. Yeni gelen olmak, farklı bir durumu anlatmaktadır. Sen bu etiketi bir başkasına devredene kadar isminle değil de bu etiketinle anılırsın. Yeni gelen aşağı, yeni gelen yukarı…
Serkan’ın yaşadıklarına tanıklık etmek, yaşanılanların bir başka hayatta tekrarlanması gibi bir şey. Ben, bunu daha önce yaşamıştım ya da bu durum, damdan ben de düşmüştüm ve damdan düşenin halini de yine damdan düşen anlarmış halidir.
Serkan’ı, sosyal servisteki muşambası aşınmış antika pozu takınmış koltuğa gömülmüş vaziyette, kayıt kabul işlemlerinin tamamlanmasını beklerken görmüştüm. Benim yaşlarımda, üzerinde eskimiş kırmızı bir kazak, dizi farklı renkli bir kumaşla yamalanmış pantolon ve ayaklarında soğuk kuyu denilen köyde giydiği kara lastikleri vardı. Yeni tıraş edilmiş ala bula saçları, kara gözleri ile sessizce bekliyordu. İçeride yaşlı bir adam, bir takım kâğıtları imzalıyor ve uzman abla ile konuşuyordu. Oraya ait olamayan tek varlık Serkan’dı. O, uzay gemisinden yanlışlıkla başka bir gezegene inmiş ve şaşkınlık içerisinde beklemekteydi. Beni ona doğru çeken bu uzaylı hali olmalı. 

Kayıt kabul işlemleri sona erdikten sonra, Serkan ve beraberindeki yaşlı adam yurdun kapısı önünde vedalaştılar. Aslında, yaşlı adam vedalaştı demeliyim. Çünkü Serkan’ı kara gözlerinden öperken, çocuk buz dağı gibi duruyordu. Dev bir buz dağı, kımıltısız ve soğuk. Yurdun ön kapısında sekiz basamaklı merdiven sona erdiğinde artık Serkan için bir başınalık başlıyordu. Yeni bir yaşam ya da yaşama yeniden başlamaktı bunun adı. Birilerinin onun adına aldığı daha iyi olacak kararlarından sonra şimdi buradaydı. Bu kararları verenler kimdi, neden çocukları ailelerinden uzaklaştırmak ya da alıştıkları sevdikleri ortamlardan koparmak iyi bir karar oluyordu. 
Sonradan dedesi olduğunu söylediği yaşlı adam gittikten sonra Serkan, artık yurdun yeni geleniydi. Kendisi şimdilik bu terimi anlamıyordu ama o yeni gelendi. Her yeni gelen gibi merak uyandıran ve bir o kadar yabancı.
Ne yalan söyleyim, Serkan’ın her hareketini, yüzündeki her ifadeyi izledim. Onunla tanışıncaya, hayatına girinceye ve sonradan en yakın arkadaşım oluncaya kadar geçen bir kaç dakikalık sürede mercek altında tuttum onu. Yakınlaşmamızdan uzun bir süre sonra ona karşı ilk gün duygu ve düşüncelerimi anlattığımda ne yani o kadar acayip mi görünüyordum diye sormuştu. Evet, acayipti! Yurda gelen her çocuk, ilk geldiğinde acayiptir. Ben de ilk geldiğimde acayiptim. Yeni gelenin acayipliği kendisinden kaynaklı değil ki. O an duyulan tanrısal yalnızlıktan ileri gelen bir acayiplik. Aklına getirmeyi bırak, adını dahi duymadığın bir yaşantının içine balıklama giriyorsun. Yurdun kapısından adımını attığın an da artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Sana, al işte yaşa diye sunulan bir yaşam. Biraz ödül, biraz ceza…
Sevgili Güncem, şimdi yazarken bazı şeyleri daha iyi anlıyorum. O ilk günü atlatmak, ilk günü bir türlü geçmek bilmeyen saniyelerinin içerisinde beklemek ne zormuş. Bunu, Serkan ve ondan sonra yurda gelen diğer yeni gelen çocuklarda da gözlemledim. Bir çocuğun yurt yaşamında belki de en çok yardıma ve rehberliğe ihtiyaç duyduğu zaman o ilk gün. Ama nedense, yeni gelen hakkında kayıt kabul işlemleri tamamlandıktan ve resmi işlemler bittikten sonra kimsenin ona ne yapacağına ya da ne olacağına dair yardımını olmaması sence de garip değil mi? Karanlığı yararak ilerleyen ve kör dehlizlerde yolunu bulmaya çalışan sensin. 
Serkan’ı içine düştüğü derin kuyudan çıkarmak için elimi uzattığımda kara gözlerinde fark edilmenin çakmak çakmak yandığını gördüm. Serkan’la bir yandan sohbet ederken bir yandan da onun için -şimdilik- devasa bir yapı olan yurdu gezmeye başladık. Yatakhaneleri, televizyon odasını, etüt salonlarını, dinlenme salonlarını, yemekhaneyi ve diğer odaları sessiz gözlerle süzüyor ve muhtemelen hiç de kendini ait hissetmediği –hiçbir zaman da hissedemeyeceği- bu ortamda nasıl yaşandığını ve yaşayacağını düşünüyordu. 
Bu yaşantı özeti ne sana ne de diğerlerine anlatabileceğim bir şey değil Günce Arkadaşım. Yurt hayatının bizzat içinde olmak ve bir zaman dilimini saniye saniye orada yaşamak gerekiyor. Bu yaşamı anlamak ve tanık olmak için bir süre ayak ve osuruk kokusunda bedeninin tütsülenmesi gerekiyor. Yurt hayatının nasıl bir şey olduğunu soran Serkan’a böyle söylemedim ama o bunu ilerleyen günlerde zaten kendisi öğrenecek ne de olsa. 
Serkan için zor bir durum olduğunu biliyorum. Bundan sonraki günlerde dayanma gücünü ortaya koyacak olan ilk geceyi nasıl atlatacağına da bağlı. Aynı gruba ve odaya verilmediğimiz için ilk gecesinde neler yaşadığını tahmin edebiliyorum sadece. Bunu çok sonradan konuştuğumuzda düşündüklerimi yaşadığını itiraf etmişti. İlk gün, gece yatana kadar yurdun çeşitli yerlerinde birlikte zaman geçirdik. Gece yat saati geldiğinde ona iyi geceler dileyerek ben de odamda yatmaya gittim. Yatmadan önce onun başını yastığına koyduğunda neler yaptığını ve aklından geçenleri düşündüm. Bu gece zor olacaktı, uyuyana kadar karabasanlarla mücadele edecek ve uykusunda bile sayıklayacaktı. Karanlık odada yatağının içinde, en korktuğumuz zamanlarda yaptığımız gibi iyice büzüşecek, bedensel olarak ufalacak ve gözlerini odanın tavanına dikecekti. Karanlığı delen gözlerinin akında yalnızlığına çare olacak en ufak devinim olmayacaktı. Yanı başında yatan diğer çocukların horultu ve iniltilerini dinleyecekti. Akşama kadar sıktığı yüreğinin mengenesi bir an da gevşeyecek ve inatçı bir musluk sızıntısı olarak gözyaşları yanaklarından yastığına akacaktı. Gözyaşlarını silmek için çaba sarf etmesine gerek kalmayacak, çünkü gözyaşları akabildiği kadar akacak ve artık gözyaşı akıtmaktan yorulan gözleri gecenin ilerleyen saatlerinde kendiliğinden kapanacaktı. 
Gecenin sessizliğine eklenecek olan yatak odasının ıssızlığında ilk defa yaşadıklarını düşünecekti. Hayatında açılan yeni sayfaya artık kendi kaleminden yazılar yazacak. Elinden tutup yurda getiren dedesine öfkelenecek, ölen babasını düşünecek, yeniden evlenerek bir daha kendisini aramayan annesine kızacaktı. Sonra, dedesinin gözlerinden öperek onu bir başına bırakmasını ve artık bir başına olmanın aslında kendisi olmak yolunda bir başlangıç olduğunu anlayacaktı. Şimdilik hayal kuramayacak kadar karışık kafasını ellerinin arasına alacak ve kaderine razı gelmiş olarak gerçekliği bir tarafından kabul etmeye başlayacaktı. Başka çaresi mi var?
İlk gecesini tahmin ettiğim yeni gelen arkadaşımı kahvaltıya çağırmak için yatağının başına gittiğimde, hala uyuyordu. Hafifçe sarsarak uyandırmak istedim ama irkildi, yatakta kendini geriye çektiğinde korktuğunu anladım. Gözlerini bütün bütün açarak, odanın ışığına alıştığında karşısında beni görüp biraz rahatladı. Zor bir gece olmuş dedim. Bir şey demedi. 
Elini yüzünü yıkadıktan sonra kahvaltı etmek üzere yemek salonuna gittik. Gözleri kızarmış ve şişti. Yemek salonunun curcunası ve diğer çocukların meraklı bakışları arasında ilk kahvaltısını sıkılarak yaptı. Benim okula gitmem gerektiği için kahvaltıdan sonra geçici olarak ayrıldık. O artık yeni evinde ve bu evin yeni geleni. 
İşte böyle Günce Dost, yeni gelen ve arkadaşım olan Serkan’la tanışmamız bu şekilde oldu. Onunla çok sık vakit geçirip seni ihmal ediyorum diye bana darılmıyorsundur umarım. Yoksa darılıyor musun? Senin arkadaşlığın, dostluğun daha başka Güncem. Sen benim sırdaşımsın, kimselere anlatamadıklarımı dinleyen vefalı dostumsun.
Güncem, seninle sohbetlerimizde yurt yaşamının gece ve gündüz olarak birbirinden farklı iki yaşam olduğunu söylemiştim. Gündüz yaşananlar sıradan, birbirinden kopuk şeyler. Sabah kalk, okula git, okuldan gel, etüt vs. derken… Gece ise daha farklı. Gündüz yaşanan kalabalık bir an da dağılır, duvarlarla birlikte içimiz kararır ve daha bir kendimle baş başa kalırım. Artık sesler sadece içimden dışarıya doğru akar ve onları yalnızca ben duyarım. Mesai saatinin sona ermesinden sonra, nöbetçi dışındaki personel tasını tarağını toplayıp evinin yolunu tutar. Mesai saatinden beş on dakika sonra bir yalnızlık ve sessizlik çöker koridorlara ve merdiven boşluğuna ve bu yalnızlık, sessizlik gelir çarpar bir kere daha yüzüme. 
 

Hal böyle olunca geceye kalacak nöbetçinin kim olduğu önem kazanır. Nöbeti hafta içi ve sonları kimin tutacağı da… Bu ayın personel nöbet çizelgesi panoya asılmış. Nöbet listesini baştan aşağı kadar gözden geçirip, hangi öğretmen ve uzman ne zaman nöbet tutacak kontrol ederiz. Düşman kuvvetlerine göre mevzi alan askerler gibi nöbetçilerin tutumlarına göre tavır alırız.

Nöbet tutan personelin kim olduğunun önemli olduğunu söyledim ya gerçekten önemli. Her nöbetçinin nöbet tutma tarzını ve onun sınırlılıklarını biliriz. Bu uzmanlık alanımız, yurtta ilk defa nöbet tutan birinin ne kadar sert ve toleranslı olduğunu o farkında olmadan ilk nöbetinde test ederiz. Nöbetçiye karşı nasıl davranacağımızı onun ilk nöbeti belirler. 

Yurtta nöbete kalan her personelin bir lakabı vardır ama onlar bunu bilmezler. Şimdi isimlerini anmadan anlatacağım nöbetçi personel belki de seni okuduklarında kendilerini şıp diye tanıyacaklardır. Sana güvenmediğimden değil isimleri saklamam belki tesadüfen seni bulurlarsa o zaman ikimizin de vay haline…

Bu akşam Komiser nöbetçi. Askeri disiplinin iliklerine kadar işlediği bir nöbetçimiz daha yoktur. Her öğünde elinde yoklama çizelgesi yoklama alır. Komiser, kalabalık bir gruba şöyle bir göz attığında kimlerin olmadığını anında bilir. Zehir gibi bir hafızası vardır derler onun için. Geceleri nöbetinde uyumayan ender nöbetçilerden birisidir. Her an her yerde olduğundan, hemen hemen onun bilgisi dışında kuş uçmaz yurtta. Bu haliyle kendisinin nöbetini pek de sevmediğimizi anında çakmışsındır. Sürekli olarak kovuşturma ve sorgulama altında olmak kolay değil… Bence Komiser her çocuğun ayak seslerini bile ayırt edip, ayak seslerinin kime ait olduğunu biliyordur. Gözlerini çocukların üzerinden bir saniye ayırmadan takiptedir. 

Komiser’in tam zıddı olan Dandik’in nöbetinde ise yurt bizimdir. Her çocuk kendi ülkesinin krallığını ilan eder. Dandik, nöbeti teslim aldıktan sonra nöbet odasına çekilir ve çoğu zaman da nöbet odasının kapısı kapalıdır. Yemekleri de ekseriya odasında yer. Onun nöbetinde biraz başıboşluk var doğal olarak ama bu en çok da bizim işimize geliyor. Kural ihlali en çok Dandik nöbetçi olduğunda yapılır, aslında o gün hiçbir kurala uyulmaz desek daha doğru olur. Yatış kalkış saatlerini her çocuk kendine göre ayarlar, odalar gezilmediğinden dağınık ve yataklar yapılmamıştır. Odalarda sigara içenleri mi ararsın, kağıt oynayanları mı, kabuklu yemiş yiyenleri mi ararsın, hepsi mevcuttur. Yasak olan şeyleri yapmanın zevkine ve tadına bu nöbette nail oluruz. Dandik’in nöbetinde yurt tüm ruhuna kadar bizimdir ve Komiser’in bizden aldığı özgürlüğü sonuna kadar hem de hoyratça kullanırız. Dandik bütün çocuklar tarafından özellikle nöbetçi olduğunda çok sevilir, çünkü şeker gibi bir nöbet olur bu. 

Bütün çocukların, en küçüğünden en büyüğüne nefretini kazanan Radar Kulak kadar şüpheci bir insan daha var mıdır?. Kırk yaşlarında bir adamın, çocukların odaları kapalı iken kulağını kapıya dayayıp da içeri de konuşulanları dinlediğine ben bile kaç kere tanık oldum. Paranoyak bir kişiliği var bence. 

Korkunun gözünü seveyim. Korku olmadığında çocukları durdurmak zordur. Boksör bunu fiziksel gücünü ve sportmen yapısını kullanarak beceriyor. Boksör, gençliğinde ringlerde oldukça sağ kroşe yemiş olmalı ki nakavt ile sonuçlanan maçlarının bir şekilde hıncını bizden çıkarıyor. Boks ile ilgili bilimsel terimlerden en az bir tanesini bilmeyen çocuk yoktur. Zira yapmış olduğu bir hatadan dolayı nöbetlerin birinde mutlaka Boksör’den ya bir kroşe ya da aparkat yemiştir. Boksör’ün evinin tavanından bir kum torbası sallandığını ve evine gittiğinde formunu korumak için sürekli antrenman yaptığını düşünüyorum. Çünkü salladığı yumruk ile yeri öpmeyen çocuk yoktur. Bu yüzden temkinli olmaya gayret ettiğimiz nöbetlerden ve nöbetçilerden biridir kendisi. 

Bu ay Baba’ya sadece bir nöbet yazmışlar. Olacak şey mi bu şimdi? Bu ay sadece bir kere akşam çayı içeceğiz ve sohbet edeceğiz anlamına geliyor. Baba, adından da anlaşılabileceği gibi tam bir babadır. Kaç yıldır yurttayım Baba’nın nöbetlerinde bir çocuğu azarladığını ya da çocuğa vurduğunu görmedim. Baba, bütün çocukların arkadaşıdır. Onunla her konuda sohbet edip, konuşabilirsiniz. Büyük küçük hiçbir çocuğu ayırt etmeden onunla sohbet eder, şakalaşır. Nöbet odasında oturmayan, sürekli olarak nerede bir çocuk birikintisi var orada biten ve çocuklar arasında kaybolan biridir. Hiç çekinmez, gelir odamıza ve bizimle birlikte yatağa oturur ya da uzanır ve bizi dinler. Baba’nın omzuna elinizi atabilirsiniz ya da bahçede dolaşırken koluna girebilirsiniz. Nöbet tutmaktan ve çocuklarla ilgilenmekten bu kadar haz duyan ve seven biri daha var mıdır? 

Bayan nöbetçilerden Cırlak’ın sesinin dünyanın en çirkin sesli kuşu gibi olduğunu biliyor muydun? Ufacık tefecik bir kadından bu kadar yırtıcı ve insanın kulağını tırmalayan ses nasıl çıkar? Cırlak, ince tiz sesi ile merdiven boşluğundan bağırmaya başladığına yurdun koridor duvarlarındaki sıvalar bile çatlama derecesine gelir. Bazı arkadaşlarımız Cırlak’ı bilerek kızdırır ve yurt içinde yankılanan o sesi ile kendilerince mutlu olurlar. Cırlak cırlamaya başladı yine diye işin dalgasını geçerler. Ne olur, nöbetlerin birinde de şu kadın cırlamasın derim ama hiçbir nöbet cırlamadan geçmez. İdareciler ile konuşmak lazım, bir isteğiniz var mı diye sorduklarında Cırlak’ın nöbetlerinde kullanmak üzere kulak tıkayıcısı…

Son olarak Tutanakçı’yı da anmadan geçmek olmaz. Cırlak ne kadar cırlarsa, Tutanakçı’da bir bayan olarak onun aksine sessiz ve sedasızdır. Onun kendine göre silahı tutanaklarıdır. Hakkında sudan sebeplerden bile tutanak tutulmayan çocuk yok gibi. Hemen her çocuğun şahsi dosyasında Tutanakçı’nın tuğrasını bastığı bir tutanak var. Her nöbet bitiminde koltuğunun altında bir tomar tutanakla nöbet odasından çıkar. Tuatanakçı, bağırmaz, kızmaz, sinirlenmez ama en küçük olay da zabıt kâtibi gibi tutanağı tutuyorum der ve tutar. Bana da merdiven tırabzanlarından kaydığım için tutanak tutmuştu. Anlattığına göre hakkına en çok tutanak tutulan çocuk başka yurtlara nakil edilecekmiş. Başka bir yurda nakil gitmek istemeyen çocuklar Tutanakçı’dan köşe bucak kaçmaktadırlar. 

Bu yurt kocaman ve renkli bir dünya… Çocukları, çalışanları, nöbetçileri ile…Bazen hayatta bu kadar çok olaya tanık olduğum ve renkli kişilik tanıdığım için kendimi şanslı hissediyorum…

Ne dersin Günce Dostum, sence ben şanslı bir çocuk muyum?

  Sevgili güncem, yaşamımda özlem duyduğum küçücük küçümencik hayata dair ayrıntılar var. Bu küçümencik ayrıntılar benim için ulaşılması ve gerçekleşmesi zor hatta imkânsız olan şeylerdir. Biliyorum yetiştirme yurdunda kaldığım sürece bu küçümencik şeyleri asla yaşayamayacağım. Buradan başka gidecek yerimde olmadığından bunlar içimde uhde olarak kalacaklar.
 

Karşı binada oturan benim yaşlarımda bir çocuk var. Özellikle pazar günleri bizim odanın penceresinden onu izliyorum. Benim ranzam camın kenarında, üst kattaki yatağımda ellerim başımın altında bu ailenin pazar yaşamlarına onların farkında olmadan gözlerimle ortak oluyorum. Kocaman camları olan evde olup bitenleri tüm çıplaklığı ile görüyorum.

Bir öyküde okumuştum. İçinde yaşayanların hepsinin mutlu olduğu ve bu mutluluğun camlarda altın gibi parladığı bir ev varmış. Altın pencereli bu evin kaç kere rüyama girdiğini hatırlamıyorum. Karşı daire de benim için altın pencereli ev oldu. Bizim yurdun camlarını hiç böyle altın gibi parlarken görmedim, her zaman gri ile gümüş renginde bir yansıması vardır.

Altın pencereli evde yaşam o evin annesinin erken kalkmasıyla başlıyor. Orta boylu, siyah saçlı kadın yatağından erkenden kalkıyor. Salonda ve balkonda duran camları açarak evin içerisini havalandırıyor. Balkonda ve salonda bir sera havası yaratan saksılara özenle sabah sularını döküyor. Balkonundaki sardunyalara, camlarda duran camgüzellerine, akşamsefalarına, menekşelere hayat kattıktan sonra mutfağa geçiyor. Açık duran balkonda üzerinde kapri pantolonu ve beyaz tişörtü ile kahvaltı hazırlıklarına başlıyor. Altın pencereli evde her pazar sucuklu yumurta yapılıyor. Sanırım o evin çocuğunun ev sevdiği kahvaltı çeşidi. Evin annesi sucukları özenle kesiyor. Domates ve salatalıklar dilimleniyor. Masaya her seferinde mutlaka iki çeşit peynir ile limon ve pul bibere yatırılmış siyah zeytin konuyor. Daha sonra dolaptan kahvaltılıkları çıkarıyor. 

Dörtlü ocağın bir köşesinde çaydanlıkta su kaynamaktadır. Çay demlenmeden önce kadın, kendisine bir kahvelik su alıp çayı ondan sonra demler. Çaydanlığın altı hafif kısılı yanarken, çıkan buharlar mutfağın içine dağılır. Sinirli bir yılan gibi hızla çaydanlıktan süzülen buharı izlemek içimi bir hoş eder.

Evin annesinin kendisine ayırdığı bir kahvelik zaman diliminde, çiçekler arasındaki balkonda otururken birazdan uyanacak ev halkına ne gibi sürprizler yapmayı planladığını düşünürüm. Her pazar kahvaltı masasına bir yenilik katar. Geçen hafta saksılardan budadığı çiçekler ile ne güzel bir hava katmıştı masaya. Ondan önceki pazar kahvaltısında peynirli börek hazırlamış bir başka zamanda da küçük televizyonu balkonun bir köşesine kurmuştu.

Evin annesi mavi baklava desenli balkon masasına özenle kahvaltılıkları diziyor. Üç kişilik açılan servis ne kadar sade ve özenli. Çatallar, peçeteler, bardaklar, şekerlik masaya konuyor. Bizim bir dilim peynir, beş adet zeytin, yarım ekmek ve demir bardakta soğumamak için inat eden şekersiz çaydan oluşan kahvaltımız aklıma geliyor. Bunları düşününce yemek salonuna inmek içimden gelmiyor. Altın pencereli evdeki kahvaltı masasında gözlerimle kahvaltı yapmak bana daha hoş geliyor.

Evin annesi kahvesini yudumlarken evin babası uyanıyor ve balkonda oturan eşini yanağından öperek günaydın diyor. Seslerini duymuyorum ancak uzun zamandır onları izlediğim için artık dudaklarını okuyabiliyorum. Kendi aralarındaki konuşmalardan çocuğu uyandırıp uyandırmamayı tartıyorlar. Evin annesi kahvaltının birazdan hazır olacağını söyledikten sonra evin babası çocuğun odasına geçiyor.

Evin içinde çocuğunun yattığı odaya geçen babayı gözlerimle takip ediyorum. Usulca kapıyı aralıyor ve içeriye süzülüyor. Yatağında uyuyan oğlunu birkaç dakika izliyor. Rahat ve huzurlu bir uyku uyuyan çocuğun uyurken bile yüzü mutluluktan sevimli görünüyor. Çocuğun omuzu hizasında yatağa oturan baba, çocuğu saçlarından okşayarak yanağından öpüyor ve sabah olduğunu söylüyor. Nazlanarak kalkmamak için yatağında kıvrılan çocuğa sarılıyor babası. Çocuğu kucaklayarak kaldırıyor. Çocuk kollarını babasının boynuna dolayarak yatağından kalkıyor. Lavaboda birlikte eğlenerek yüzlerini yıkıyorlar ve kahvaltı için balkona geliyorlar.

Evin babası çocuğa para veriyor. Apartmanın altında bulunan bakkala ekmek ve gazete almaya gönderiyor. Çocuğun merdivenlerden inişini, bakkala girişini, ekmek dolabından ekmek ve gazete alışını görüyorum. Çocuk ekmeği bir koltuğunun altına alıyor. Eve giderken koltuğunun altında tuttuğu ekmeğin ucunu tırtıklıyor. Bu davranışı çok hoşuma gidiyor. Çocuğa o kadar özeniyor ve bu davranışından dolayı kıskanıyorum ki. Ekmeğin ucunu tırtıklamak olayı gözümde erişilmez bir şey gibi. Ama öyle, ben hiçbir zaman onun yaşında olup da eve giderken koltuğumun altında duran ekmeği tırtıklayamayacağım. Büyüdükten ve yurttan ayrıldıktan sonra ancak yapabileceğim bu davranış ile acaba çocuğun o an ki aldığı ekmeğin lezzetini alabilecek miyim. Sanmıyorum…

Çocuk eve geldikten sonra balkondaki masaya kuruluyor. Evin annesi üzerinde yağların cızırdadığını gördüğüm sucuklu yumurtayı getiriyor, küçük saplı tavada. Ekmek dilimlerini kopararak büyük bir iştahla çocuğun sucuklu yumurtanın yağına ekmek banışını izliyor anne ve babası. İştahla yenen her lokma gözlerde sevinç parlaklığı yaratıyor.

Çaylar dolduruluyor cam bardaklara. Tavşan kanı çay dedikleri bu olmalı. Bizim demir bardaklardan çayın ne rengi ne de kokusu bellidir. Dere suyu gibi bulanık sıcak sıvıyı yediklerimizi sindirmek için içiyoruz. Kimi zaman bu dere suyu gibi sıvıdan ikinci bardağı alabilmek için kavgalar bile çıkıyor çocuklar arasında. Oysa altın pencereli evde masada duran çaydanlıktan boşalan bardaklar anında tavşan kanı çay dolduruluyor. 

Altın pencereli evde anne, baba ve çocuk neşe içerisinde pazar kahvaltılarını yaparken bir yandan sohbet ediyorlar. Sohbetlerin arasına katılan kahkahalar bana kadar ulaşıyor. Yattığım ranzadan onların her devinimlerini görüyorum ama onlar benim farkımda değiller. 

Mavi baklava dilimli masada altın pencereli evin sakinlerinin, midelerine indirilenin güzel yemekler olduğu kadar yüreklerine doldurdukları sevgi ve mutluluk olduğunun da farkındayım. Anne bir peynir dilimi daha uzatıyor çocuğa, çocuk nazlanıyor. Baba pazarlık yapıyor bunu da yerse birlikte top oynamaya gideceklerini ya da araba ile gezeceklerini söylüyor. Pazarlığı anne ile baba kazanıyor, çocuk fazladan bir dilim peynir ve bir bardak süt içtikten sonra anne ve babasını öperek kahvaltı masasından kalkıyor…

Nöbetçi öğretmenin son kez odaları dolaşarak kahvaltı bitiyor narası ile kendime geliyorum ve isteksiz adımlarla yemek salonuna iniyorum. Dağılmış sandalyeler ve kirlenmiş masalardan birine elimde tabldot tepsisi ile ilerliyorum. Tabldot tepsisinin gözlerinde kibrit kutusu kadar yağsız ve kuru bir peynir ile sayısı asla onu geçmeyen buruşuk zeytinlere bakıyorum. Dere suyu kadar bulanık çayın soğumasını beklerken demir bardakta, ağzıma aldığım lokmaları zorlanarak yutmaya çalışıyorum.

Aklımda altın pencereli evde kurulan mavi baklava dilimli masada duran yağları cızırdayan sucuklu yumurta ve ucu çocuk tarafından tırtıklanmış taze somun ekmek var.

 Bu yıl ortaokul son sınıftayım. Liseye geçmem için şunun şurasında birkaç ay kaldı. Ortaokulun bitmesine bu kadar az zaman kalmışken keşke diyorum her şey yüreğimin derinliklerinde kalsaydı ve ben Eylem’e olan platonik aşkımla mezun olsaydım.  Vallahi sevgili güncem ben de ilk aşk deneyimimin bu enkazı altında kalacağımı tahmin etmiyordum, hem insan başına ne geleceğini bilmiş olsa hiçbir işe girişmez değil mi? 

      Eylem, geçen yıl babasının bu şehre tayin olmasından sonra okulumuza geldi. Aynı sınıftaydık ancak şubelerimiz farklıydı. Kestane rengi küt kesilmiş saçları ve yeşile çalan çakır gözleri ile yüreğimde başlattığı yangından bihaber bir yıl boyunca okula gelip gitti. Ben de okula gelmekten ve okulda Eylem’i görüyor olmaktan aldığım keyfi hiçbir şeyden alamadım.

Ona dair bildiğim şeyler; babasının savcı annesinin öğretmen olduğuydu. 
 Eylem, gelmeden önce okulda onun kadar güzel bir kız yoktu. Hatta mahallede, bana göre bu şehirde bile Eylem’den daha güzeli yoktu. O benim güzelimdi ve bunun içinde dünyanın en güzel kızıydı ta ki onunla ilk buluşmamıza kadar…


Dedim ya okul benim için artık hayatımdaki en önemli mekân oldu. Derslerle pek alakam olmasa da onunla çok alakalıydım. Yurttan her sabah çıkışım kendime göre bir merasim gibiydi. Sabah uyandıktan sonra kendimi bakıma alırdım. Sıcak suyun olmadığı zamanlarda soğuk su ile yıkanırdım. Asla ter kokmamam lazımdı. Banyodan sonra akşamdan jilet gibi ütülediğim okul pantolonumu ve her gün elimle yıkadığım ve bu kadar sık yıkanmaktan yakaları epriyen beyaz gömleğimi giyer aynanın karşısına geçerdim. Eylem’i gördükten sonra gömleğimde ve kravatımda bir daha yemek lekesi olmadı. Oysa, ondan önce kravatımdaki yemek lekelerinden haftalık menü tahmin edilebiliyordu. Bu yıl aldığım harçlıkların büyük miktarı jöleye gitmiştir. Kendim kadar inat fırça saçlarıma istediğim şekli verebilmek için çok miktarda jöle harcamam gerekiyordu. Okula gittiğim her gün iki dirhem bir çekirdek olurdum.

İnsan neden güzel ve yakışıklı görünme çabasında olur bunu anladım. Karşımdakine kendimi beğendirmek ve onu etkilemeye çalışmak duygusuydu tabiî ki bunun adı. 

Teneffüs aralıklarını beklemekten dersleri takip edemezdim. Kendi kendime keşke ders saati ile teneffüs saatleri değişse, kırk dakika boyunca ders yerine teneffüs yapsak diye dalga geçerdim. Çünkü Eylem’i sadece on beşer dakikalık teneffüslerde görebiliyordum. Teneffüs zili çaldığında hemen dışarı fırlıyor ve gözlerimle onu arıyordum. Dünya Eylem’in etrafında dönüyordu benim için. Onu görebileceğim bir köşeye geçer hareketlerini izlerdim. Arkadaş grubuyla sohbet edişini, oyun oynayışını bazen de okul bahçesinde gezmelerini izlerdim. Birkaç metre gerisinde de olsam ona varlığımı hiç duyuramıyordum. Onun çekim alanında olmama ve başını çevirse beni görecek olmasına rağmen bir kere olsun göz göze gelmedik. Sanki onun için ben yoktum, hayalet gibi bir şey olduğumdan benim durduğum tarafa baktığında boşluk görüyor olmalıydı. En çok canımı sıkan şeylerden biri bu davranışı olmuştur. 

Kendi kendime kıskançlık davranışlarına giriyordum. Onun, kendi sınıfından bir erkek arkadaşı ile konuşmasına bile tahammül edemiyordum.

Eylem’e karşı hissettiğim ve beslediğim duygular yüreğimden taşmaya başladığında bu durumu ranzadaşım ve yakın arkadaşım olan Ferhat’a –bizim literatürde aynı ranzada yatan- anlattım. Ferhat sonraki günlerde kendisine sürekli aynı şeyleri anlatmamdan sıkılmaya ve beni görünce kaçmaya başlamıştı. Kendisine hak veriyorum çünkü platonik aşkımla ilgili o kadar çok şey biliyordu ki farklı okullarda öğrenim görmemize rağmen bir gün tesadüfen bizim okula gelse Eylem’i teneffüste şıp diye tanırdı. Eylem’i gözümde o kadar yüceltmişim, büyütmüşüm ki onun insani yanları olduğunu bile unutmuşum. Benim aşkım kirlenmez, ağzından kesinlikle kötü söz çıkmaz ve bizim gibi tuvalette çişini yapmaz dediğimde Ferhat bana kızdı ve ağzına bile yapar demişti. Aslında aklımı başıma getirmek ve daha oturaklı kararlar almamı sağlamak istiyordu. Zira aşkımdan gözümün kör olduğunu bir tek ben göremiyordum.

Ferhat, her seferinde nasıl arkadaşlık ve çıkma teklif edeceğim konusunda bana yöntemler anlattı. Heyecanımı yenebilmem için sözde kendisi Eylem oldu ve ben onunla prova yaptım. Bu çalışmaların hiç biri başarılı olmadı çünkü sözel olarak çıkma teklif edecek kadar medeni cesaretim yoktu ayrıca heyecandan dilimin tutulacağını ve bir tek kelime konuşamayacağımı biliyordum. He sabah Ferhat’ın pohpohlayıp beni şişirmesi ile okula gidiyor, akşama elim boş dönüyordum. Ferhat, daha uzaktan benim bu süklüm püklüm halimi görünce o günde bir halt edemediğimi anlıyordu. Bana öğreteceği başka yöntem kalmamıştı, çünkü onun söylediği hiçbir şeyi başaramadım. Son olarak mektup yazmamı ve o şekilde aşkımı anlatmamı ve bir daha bu konuyla ilgili kendisine en küçük bir söz bile etmeme mi yoksa benimle arkadaşlığını sona erdireceğini söylediğinde anladım ki aylardır Ferhat’ın kafasının etini yemişim, hem de öyle böyle değil.

Aslında Ferhat’ın bana verdiği akılları uygulamaya çalıştım. Bir keresinde okul çıkışı onu evine kadar takip ettim; söz de tenha bir sokak arasında aşkımı anlatacaktım. Ne gezer, Eylem’in arkasında yarım saat ona fark ettirmeden yürüdüm. Birkaç metreye kadar yaklaştım, tam ağzımı açacakken bir yumruğun boğazımı kilitlediğini hissettim. Saçlarım tel fırça gibi dikildi, dilim ağzımda lahmacun küreği kadar büyüdü ve ayaklarıma demir külçeler bağlanmışçasına olduğum yerde kalakaldım. Eylem, gözlerimin önünden nazlı bir nehir gibi aktı gitti. Bir teneffüs sırasın da bahçede tek başına oturduğu esnada konuşmak istedim ancak önünden başım yerde geçebildim. Heyecanım ve cesaretsizliğim en büyük engelimdi ve ben bu engelleri aşamıyordum.

En iyisi mektup yazmak ve sözel olarak anlatamadığım duygularımı yazı ile anlatmaktı. Mektup yazmaya karar verdim. Etüt salonuna oturdum ve yazmaya başladım. Eylem’e nasıl hitap etmem gerektiğine karar verene kadar defterimden onlarca sayfayı yırttım. Bir türlü nasıl başlamam gerektiğini bulamadım. En sonunda sadece “Merhaba Eylem” dedikten sonra yazmaya başladım. Başlangıç için harcadığım kâğıdın on mislini beğenmeyerek buruşturup attım. Altı üstü onu çok sevdiğimi ve onunla arkadaş olmak istediğimi anlatacaktım. Bütün bir hafta sonum mektup yazmaya çalışmakla geçti. Pazar akşamı yarım sayfalık bir mektup yazabildim. Mektup kâğıdının boş kalan yerlerine çiçek resimleri ve Erosun okunun ikiye böldüğü kalpler çizdim. 

Pazartesi günü sınıf arkadaşım Sevgi’den yazmış olduğum mektubu Eylem’e vermesini rica ettim utanarak. Sevgi, bana göz kırparak seni gidi çapkın dediğinde yüzüm kan kırmızısıydı. Mektubun aşkıma verileceği teneffüs ben sınıftan dışarı çıkmadım. Ders zili çaldığında Sevgi bir daha ki teneffüs mektubun cevabın alacağını söyledi. Artık ders boyunca yerimde kıvranıp duruyorum. Acaba Eylem nasıl bir tepki verecek, cevap olarak bana ne yazacak diye. Dersin bittiğini haber veren zil sesi benim için başka bir şeyin başlama işareti oluyordu. Bu yeni başlayacak olan şeyin hüsran mı ya da aşk mı olduğunu bilmiyordum. Cevabın gelmesini yine sınıfta oturarak bekledim. Sevgi’nin bana uzattığı ve özensizce katlanmış defter yaprağını açmadan önce durakladım, derin derin nefes aldım. Teklifimin kabul olması için dua ettikten sonra kâğıdı açtım. Eylem’in yazısı hiç de güzel değildi. Hatta çivi yazısı kadar okunaksızdı neredeyse. Bu kadar güzel bir kız nasıl olur da böylesine çirkin bir yazı yazabilirdi. Bunu önemsemedim önemli olan Eylem, arkadaşlık teklifimi kabul ettiğini yazıyor oluşuydu. 

Eylem beni ve varlığımı kabul ediyordu, özensiz yazısıyla. Dünya o an olduğu kadar güzel görünmedi gözüme. Her taraf aydınlık, herkesin yüzünde mutluluk ve tebessüm. Ağaçlar yemyeşil, bütün sözler aşka dair. Kuş cıvıltıları sınıfın içinde. Ben bulutlara kadar yükseldim. Ağzım yay gibi kulaklarıma kadar dayandı, kapanmıyor. Yüzüme bakan sanki kalbimin sevinçten kanatlanıp açık ağzımdan çıkacağını sanacak. Yaşamak ne güzel… Aşık olmak…

Platonik aşkım bir süre de mektup aşkına dönüştü. Eskiden olduğu gibi yine aşkımla konuşup sohbet edemiyorum. Ama bu sefer daha farklıydık. Teneffüslerde birbirimize uzaktan bakarak gülümsüyorduk. Gözlerimizin içi gülüyordu ve gözlerimizle bir aşkı yaşıyorduk. Akşam da kâğıda kaleme sarılıp yazmaya başlıyorduk, birbirimizi deli gibi sevdiğimizi.

Etüt saatlerinde uzun uzun oturup mektup yazmalarımı öğretmenler ders çalıştığıma yoruyor ve o kadar haylazlıktan sonra ders çalıştığıma seviniyorlardı. Doğru etüt salonunda en uzun zamanı geçiren bendim ama bu saatler boyunca ders çalıştığım hiç olmadı. Defterimin sayfaları sevgilim için yazdığım aşk mektupları ile doluydu. Kütüphanede bulunan şiir kitaplarını önüme koyuyor ve sevgilim için en güzel şiirleri arıyordum. Daha güzel ifadeler kullanmak için kitapları karıştırıyordum. Benim bu hallerim yoğun bir şekilde ders çalışıyor havası yaratıyordu. Bu zaman zarfında ders çalışmadım ama bir sürü şiir ezberledim. 

Uzunca da bir mektuplaşma döneminin arkasından bir yerde buluşup konuşma isteğimi son mektubuma yazdım. Buluşmayı o da kabul ediyordu. Hafta sonu parkta buluşacaktık. 

Hafta sonu cumartesi gününü iple çektim ama o kadar zor geldi ki anlatamam. Cumartesi günü sabah erkenden uyandım doğru banyoya gittim. Sıcak su günü olmadığından soğuk su ile duş aldım. Dolabımı açtım ama o gün için giyecek içimi açan bir kıyafetim yoktu. Oda arkadaşlarım bu konuda bana yardımcı oldular. Aralarında kararlaştırmışlar sanki. Yılmaz’ın kırmızıçizgili gömleği, İbrahim’in yeni aldığı kot pantolonu ve Sinan’ın sivri uçlu ayakkabılarını giydikten sonra aynanın karşısına geçtim. Kendime ait olan tek giysim yurtta dağılan iç çamaşırlarımdı. Onun dışında ne varsa emanet ve bu emanet kıyafetler üzerimden birazdan kayıp düşecek hissi veriyordu.

Yarım kutu jöle harcayarak ancak istediğim şekle sokabildim tel fırça saçlarımı. Yüzümde küçük bir tepe gibi duran sivilceyi patlatayım derken sol yanağıma yumruk yemişim gibi bir kızarıklık çöktü. Dişlerimi üç kere fırçaladım ağzım kokmasın diye.

Kendi fiziksel bakımımı yaparken bir yandan da Eylem ile karşılaştığımda neler konuşacağımı prova ediyorum. Repliklerini ezberleyen tiyatro oyuncusu gibi sürekli tekrarlar yapıyorum. Kızın karşısında suspus olmayım, konuşacak konular bulayım diye bütün çabam. 

Baharın son günleri. Parkta yeşilin her tonunu bulmak mümkün. Ağaçlar meyveye durmuş. Kuşların yavruları büyümüş anneleri ile birlikte ilk uçuş talimlerini yapıyorlar. 

Randevu yerine Eylem’den bir saat önce gittim o da zaten randevu saatinden yarım saat sonra geldi. Onun bana doğru her adımda yaklaşmasıyla birlikte kalbim önce hafiften sonra tüm hızıyla çarpmaya başladı. Aramızda yarım metre kalınca –ilk kez bu kadar yakın oluyorduk- birazdan kalbimin dışarı fırlayacağını sandım. Kalbim göğüs kafesimi o denli zorluyor ki. Eylem, yanıma geldiğinde prova ettiğim onca replikten aklımda bir kelime bile kalmadığının o an farkına vardım. Belleğim sabah serinliğinde çarşaf gibi duran kımıltısız denizdi. 

Selamlaştıktan sonra karşılıklı oturduk. Krem rengi bir pantolon ve üzerine açık leylak rengi kısa kollu tişört giymiş. Ayaklarında spor ayakkabılar. Yüzüne bakıyorum. Şimdi ne olacak der gibiyiz birbirimize. Evet, buluştuk peki şimdi ne olacak. Platonik aşktan mektup aşkına dönüşen ve şimdi kanlı canlı karşımda duran, beni geceler boyu uyutmayan kız bu muydu? Aşkından deliye döndüğüm, günlerce ranzadaşım Ferhat’ın kafasının etini yemem bu kız içindi demek. Şimdi karşı karşıyayız.

Acemi iki sevgili nasıl davranırsa öyleyiz. Kimseden dişe dokunur bir söz ya da hareket yok. Çemberin etrafında dönüp duruyoruz eş zamanlı olarak çemberin içine giremediğimiz için konuştuklarımız yavan kalıyor. Zorlama ile bir konuda birkaç kelime sarf ettikten sonra susuyoruz. 

Parkta yarım saat kadar oturduktan sonra bir de karşıdan Yılmaz, İbrahim ve Sinan’ın geldiğini görmeyeyim mi? Aklımdan, yanımdan geçerlerse onları tanımamazlıktan gelirim diye geçirirken geldiler bizim oturduğumuz bankın tepesine dikildiler. Ben daha ağzımı açmadan Yılmaz gömleğini, İbrahim pantolonunu Sinan’da ayakkabılarını istedi. İşimin ne zaman biteceğini, kıyafetlere ihtiyaçları olduğunu söylediler. Ben ne yapmak istediklerinin farkına vardım ama durum hiç de kurtarılacak gibi değil.

Eylem, kocaman iki bilyeye dönen gözleriyle üçüne bakıyordu. Daha sonra gözleri gelip benim üzerimde durdu. Üç tane sırıtan pişmiş kelle ve benim o an yerin dibine geçmek isteyen halim. Kulaklarıma değin kan yükseldi. Bütün damarlarım patlayacak ve kevgir gibi her yanımdan kan fışkıracak sandım. Birisi hafiften parmağı ile dokunsa dokunduğu yerden kanım akardı kesin. O an ölmeyi ya da bir anda yok olmayı isterdim. Ama ne yazık ki ne öldüm ne de yok oldum. Girdiği evden çaldığı eşya ile birlikte tam kaçacakken yakalanan hırsız gibi ışıkların bir an da yanmasıyla orta yerde kalakaldım. 

Arkadaşlar, kıyafetlerini çabuk getirmemi tembihleyerek yanımızdan uzaklaştıklarında bir çuval incirin berbat olduğunu biliyordum. Ne mektuplarda ne de herhangi başka bir şekilde yetiştirme yurdunda kaldığımı Eylem’e söylememiştim, söyleme gereği de duymadım. Bilmemesinin daha iyi olacağını düşündüm ne yalan söyleyeyim. 

Bir açıklama bekleyen şaşkın gözlerle karşı karşıya gelince insan nereden anlatmaya başlayacağını kestiremiyor. Nereden başlamalıyım? Ben kimim, o çocuklar kim, neler oluyor? Herhalde bütün bunların kendi içinde bir açıklaması vardır?

Yetiştirme yurdunda kaldığımı, gelenlerinde yurttan arkadaşlarım olduğunu, kıyafetlerin gerçekten onlara ait olduğu söyledim. 

—Ne yani, senin hiçbir şeyin yok mu diye sorduğunda ben düşünüyordum. Hiçbir şeyden kastı neydi acaba. Annem, babam yoktu, kardeşim yoktu; bana ait hiçbir şey yoktu o zaman ben de yoktum. 

Eylem’in kafasının karmakarışık olduğunu biliyorum, ilk defa duyduğu bu kelimeler ona hiç bir şey ifade etmiyordu. Onun öğretmen annesi, savcı babası ve kendine ait birçok kıyafeti vardı. 

Kendimle ilgili gerçeği anlattıktan sonra Eylem’in bakışlarının süzüldüğünü, hafiften başının eğildiğini ve tüm bu hareketlerin anlamının acıma olduğunu sezinlediğimde artık sona geldiğimi anladım. Bu dakikadan sonra ortada ne aşk ne de başka bir şey kaldı. Ben küçüldüm o karşımda devleşti. Ucu küflenmiş bıçak ucu gibi acıyan bakışları gözlerimi oymaya başladı. 

Fazla oturmadık, Eylem annesiyle alışverişe gideceğini söyleyerek kalktı ve bana “hoşça kal” dedi. Kalışım pek de onun dediği gibi olmadı. Çekip giderken benden, yani bir enkazdan, uzaylı bir yaratıktan, çökecek olan bir duvarın altında kalmamaktan kaçıyor gibi gittikçe hızlanıyordu adımları.

Gitti, arkasına bir kere olsun bakmadan. Arkasına bir kere olsun baksaydı içimde umut ateşi yanmaya devam edecekti. Ama bakmadı. Onun gidişiyle kalbimin bir yeri de gitti. Sıcaklarda çözülen ve okyanusta başıboş gezinen buz dağları gibi. 

Her zaman olduğu gibi kendimle kalakaldım. İnsanın kendisiyle kalması yalnızlık demek mi? Gözlerimdeki şelale çağlamaya başladığında yanaklarım ıpıslak oldu. Sıcak gözyaşlarıma dokunmadım bile. Sessiz akan dere gibi kendiliğinden bir zaman aktı gitti. Yavaşça yerimden kalktım ve şehrin tenha sokaklarında yürüdüm bir zaman. Karanlık çöktükten sonra yurda döndüğümde açlıktan ve yorgunluktan değil ama acınmaktan ve hüsrana uğramaktan yorgun düştüm. Arkadaşlarımın eşek şakasından eğlenmeleri ve benimle alay etmelerini duymadım bile. Yatağıma sırt üstü uzandım ve gözlerim karanlıkta parlamaya başladı. Yastığa akan yaşları kimse görmüyordu. 

Ertesi gün ve ondan sonraki günler Eylem’in yüzünü bir daha görmedim. Karneler dağılana kadar geçen bir aylık sürede sınıftan dışarı adımımı atmadım. Teneffüslerde onu görmemek için sıramda oturdum durdum. Okuldan en son ben ayrıldım. Karne alıp okuldan mezun olduktan sonrada her şey ortaokul sıralarında kaldı. 

İşte böyle günce dost, ilk aşk maceram daha başlamadan hüsranla bitti. Arada bir Eylem’i rüyamda görüyorum, sabah uyandığımda içimde bir sızı dilimde acılık olsa da buna aldırmıyorum. 

Arkasına bakmadan gidenlerin dönmediğini biliyorum artık… 
  Sevgili Güncem, senin kaç tane baban oldu diye sorsam ağzın bir karış açık kalır, gözlerin futbol topu kadar büyürdü herhalde! Sen de biliyorsun ki yurtlarda müdürlük yapanlara biz baba diyoruz. Benim şimdiye kadar kaç babam oldu sayamadım. İçlerinde unutulmaz olanları aklımda kaldığı kadarıyla sana anlatayım. Sürekli değişen müdür babalardan dolayı biz de babalara geliyoruz. 
Neden bu kadar sıklıkla müdür baba değişiyor dersin, benim çocuk aklım şimdilik bunu kavrayamıyor. Değişen müdür babalar birbirlerinden o kadar farklı ve enteresan ki daha birinin huyuna suyuna alışmadan diğeri çıkıp geliyor. 


   Yurda geldiğim yılda tanıdığım ilk müdür baba Tarık Kara’ydı. Kayıt işlerinden sonra beni karşısına aldı ve artık senin evin burası ben de babanım demişti. Olan biten karşısında dilim tutulmuş ölü balıkgözlerimle onun hareket eden kocama ağzına bakıyordum. 
Tarık baba, kalın sesli, göbekli bir adam. Karşısındakini konuşurken ses tonu ile döven biri. Kendisi lisede tarih öğretmeni iken bizim yurda müdür olarak atanmış. Onun idareciliği sırasında Atatürk’ün ne kadar ünlü sözü varsa öğrendik. Hem kendisi kullanırdı bu sözleri, bununla da yetinmez çerçeve yaptırıp boş bulduğu duvarlara astırırdı. Bir de pek anlamadığımız emperyalist güçlerden söz ederdi. Ne zaman toplantı yapsa her cümlesinde emperyalizm kelimesini kullanırdı. Kendisi emperyal müdür babamızdı. 
Tarık babanın kendisinden yarım metre önde giden göbeğinin çok içki içmesinden kaynaklandığı söylenirdi. Kendisini ne zaman görsem gözleri kızıl iplerle örülmüş örümcek ağını andırırdı. Korku filmlerinin kızıl gözlü vampir adamları gibi yüreğimize korku salardı.
Tarık babadan sonra müdür babalık koltuğuna Cengiz Ceviz oturdu. Ankara’dan sürgün olarak gelmiş biri. Ufak tefek, sarkık bıyıklı çocuk kadar bir adam. Ne zaman konuşmaya başlayacak olsa önce uzunuzun boğazındaki balgamı temizler. İki yıl süresince kaldığı müdürlük koltuğunda boğazındaki balgamı temizleyemedi. 
Cengiz babayı koltuğundan kaldırmak için odasına bir kaldıraç düzeneği kurmak gerekiyordu. Cengiz baba oturduğu yerden kalkmaz, saatlerce koltukta oturmaktan pantolonun arkası dümdüz olurdu. Babalar çocuklarına hiç küser mi? Ama Cengiz baba, belki de Ankara’dan sürgün edildiği için bütün çocuklara küs gibi davranırdı. 

    Can Savaş baba sporcu kişiliği ile hatırımda kalmış. Kendisi eski tekvandoculardanmış. Can baba sinirlendiğinde tekmeleri havada kuş gibi dönerdi. Bir keresinde okula geç kaldığım için sırtıma yediğim tekmesinin acısın gün boyu çekmiştim. 
Vehbi Aslan, hiç de soyadına çekmemiş bir adamdı. Pire gibi zıplayıp dururdu. En komik hali de kendisinden uzun çocuklara tokat atmaya çalışırken ortaya çıkardı. Havaya zıplar ve tokat atmak için kısa bacakları üzerinde debelenirdi. Yerden bitme, boyu standartların altında olduğundan aramızda lakabını pire koymuştuk. Vehbi baba hiç evlenmemiş. Oysa bize müdür olduğunda bir anda yetmiş tane çocuğu oldu. 

    Nasuhi Bıçak, silik bir müdür, daha sonra müdürlüğü yardımcısına kaptırdığı söylendi. Çünkü kendisi birkaç gün sonra müdür yardımcı koltuğuna oturdu. Çocukların harçlıklarının uzunca bir dönem ödenmemesinden ve yurda alınan kömür yolsuzluğunun baş aktörü olarak soruşturma geçirdi. Babalıktan alındı. 
Osman Beren’in, iri kıyım, babayiğit, sarı ve gür bıyıkları, beyaz saçları vardı. Otoriter ses tonu ile kendisini çocuklara dinletirdi. Yemekhanede yaptığı konuşmalarda verdiği örnekler hep çocukların yararına ve onların hayatta başarılı olmalarına dair idi. Çocuklarım, gelecekte masa silen olmayın, masada oturan masanızı sildiren olun, cebinizde kalem ile gezmek varken elinizde saplı çalı süpürgesi ile ortalıkta dolaşmayın diye onca dil döktü. 
Müdür babaları birbirinden ayıran temel özelliklerinin başında bıyıkları geliyor. Bazıları kalın bıyıklı, bazıları ince bıyıklı, bazılarının bıyıklarının ucu uzundu. En komiği de Vehbi babanın bıyığıydı. Boyu kısa olduğundan dudaklarını kapatan kocaman bıyıkları sanki yüzüne birisi tarafından özensizce iliştirilmiş gibiydi. Yürürken birazdan bıyıkları düşecek ve ağzı kabak gibi açılacak sanıyordum. Çok komik bir hali vardı. 

    Bu arada babaların ceza verme yöntemi de birbirini tutmazdı. Tarık baba saçlarımızdan çeker, Vehbi baba kısa bacakları ile diz kapaklarımıza vurur, Osman baba tek ayaküstünde dakikalarca bekletir, Nasuhi baba ise kulaklarımız kopacak kadar asılırdı. Sürekli olarak da seni kepçe kulak yapacağım diye tıslardı. 
Günce Dostum, biz yurt çocuklarına üvey evlat muamelesi yapan müdür babalara boş ver. Yurtta asıl baba hizmetli Süleyman ağabeydir. Bütün çocuklar tarafından sevilir ve kendisine baba Süleyman diye hitap edilir. Süleyman baba, elinde çalı süpürgesi bahçe temizliği yaparken hepimiz ona yardım etmek için sıraya girerdik. 
Biz çocuklar için Süleyman baba arkadaş gibidir. Bütün hepimizin en yakın dostudur. Büyük küçük ayrımı yapmadan hepimizin ayrı ayrı gönlünü fethederdi. Onunla dertleşiriz, sohbetler ederiz. Maaş aldığında mutlaka çocuklara çay ısmarlardı. 

    Bir gün Süleyman baba ile sohbet ederken yurda müdür olmak için ne gerekiyor demiştim. O da bana üniversite mezunu olmak gerekir demişti. Ülkede siyasi iradenin değişmesi ile müdürlerin şekillendiğini söyledi ama bu son dediğinden bir şey anlamadım. 
Oysa Süleyman baba ilkokul mezunu olmasına rağmen bütün üniversite mezunu müdür babalardan daha babacan bir insandı. Müdür babalar çocuklar tarafından seçilmiş olsaydı bütün çocukların Süleyman babaya oy vereceklerine adım gibi eminim. 
Azimli ve kararlı bir insan olan Süleyman babamız şimdi açık liseye kayıt yaptırdı. Lise diplomasını aldıktan sonra üniversite okumak istiyor. Keşke bütün bunlar bir an önce olsa da daha fazla babalara gelmeden Süleyman Bey yurda müdür baba olsa…

  Sevgili Güncem, çocukların duası kabul olurmuş, ben de her akşam Süleyman baba için dua ediyorum. 
 

 



Editörler




Google
 

 


 


KURUMSAL VE BİREYSEL İŞ İLANLARI

 


 

SOSYAL MEDYA




 

 

Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye

sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.