Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

YURT GÜNLÜĞÜ
SHU. İlyas Ali DAŞTAN
Yazarımızın yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
    dastanilyas@gmail.com  ulaştırabilirsiniz.

    Sevgili günlüğüm. Bu gün benim için özel bir gün. Yurtta geçirdiğim her gün özel aslında. Çok basit bir olayda yaşadıklarımı anlatacağım. Beni dinlersen sevinirim çünkü anlaman gerekmiyor zaten anlaması gerekenler de anlamıyor.
Sabah altı otuz sıralarında, henüz gün ağarmadan; nefes ve gaz kokusundan ağırlaşmış karbon monoksit gazı soluduğum altı kişilik koğuşta rüyamın son saniyelerini görürken koğuşun kapısına sopa ile vurulmaya başlar. Güm güm diye bir tokmak sesi odaya girer önce. Nöbetçi amir haklı olarak gaz odasına girmekte zorlandığından ya kapıyı tokmaklamakta ya da kapıya en yakın ranzanın yatak başlığını dövmektedir. Bir yandan da uykulu ve yorgun ses tonu ile bağırmaktadır: “Herkes kalksın, kahvaltı hazır, geç kalana kahvaltı yok.”
Söylenerek yatağımda doğrulurum, gerinmeye ve kendime gelmeye fırsat vermeden aynı boğuk sesi duyarım koridorun sevmediğim gri rengi duvarlarında yankılanan. Sanki ne var sabahın köründe bu kadar yırtınmasalar, usulca gelip omzuma dokunsa “hadi kalk” dese zaten kalkacağım. Hem de daha dinlenmiş ve mutlu olarak. Sanki cephede düşman yaklaşıyor ya da tatbikata gidiyoruz.
    Yüzümdeki sinir tabakasını soğuk su arıtmaz, herkes gibi yarım yamalak su çalarım elime yüzüme. Ellerimin üstü ve yüzümün bir bölümü kuru kalır.
Yurtta yeni bir gün başlar. Odalar bir an da canlanır. Sabahın sessizliği bıçakla kesilir, çocuk uğultusu toz tabakası gibi havaya kalkar. Okul kıyafetlerimi giymek üzere dolabımı açarım. Gözlerim yanılıyor mu diye bir kere daha kırpıştırırım ama yok. Dün gece askıya astığım ütülü okul ceketimin yerinde yeller esiyor. Ceketim çalınmış, bizim lügate göre “yer değiştirmiş.” Ceketimin yeni yeri hakkında kimsenin bir fikri yoktur. Söylenerek ve söverek aranmaya başlarım, ama deneyimlerim bana öğretmiştir ki yurtta kaybolan hiçbir malzeme bulunmaz. Bu yurt gerçeğine de nedense bir çalışanlar inanmaz.
Kahvaltı etmek üzere merdivenlerden akan çocuk seline bırakırım kendimi. Bu sel yemek salonu kapısının oluşturduğu sete takılır ve set önünde çocuk seli durur. Kahvaltı hazır demişlerdi oysa hiçbir zaman hazır değildir. Dört zeytin, bir dilim peynir, yarım ekmek ve bir bardak çaydır şehzade sofralarının hazırlanmasını bu kadar geciktiren.
Kapı önünde biriken çocuk selinde dalgalanma başlar. Huzursuzca uyandırılan kalabalık gerilir; herkes yanında yöresinde bulunan birine sataşır zira beklerken yapacak başka bir şey yoktur. Günlük sürtüşmeler, sıra kavgaları, tartışmalar ve küçük dalaşmalar başlamaktadır yine. Yemek salonun kapısı açılır ve çocuk seli seti geçerek salondan içeri akın eder. Bu hengâmede birkaç kişinin mutlaka ayağı takılır ve yere kapaklanır. Salonda bulunan nöbetçi bu manzarayı izler ve sinir katsayılarının derecesine göre fatura birkaç kişi haşlandıktan sonra ödenir.
Kocaman tabağa dört zeytin, bir dilim peynir, yarım ekmek ve bir bardak çay büyük bir özenle dizilir. Bu kadar zahmete ne gerek vardı.
Nöbetçi, okul kıyafetlerini kontrol eder radar gibi tarayan gözlerle. Masanın altına saklanabilsem derim keşke ama bir zenci gibi o kadar beyazın arasından göze batarım. Daha birkaç lokma almışken şehzade kahvaltısından. Boğuk ses haykırır: “Oğlum, nerede senin ceketin.” Sesimi mahzunlaştırıp olayın mesulü olmadığımı anlatmak isteyen ezilmiş edamla; “hocam çalmışlar” diyebilirim ancak. Böyle bir yalan da onların lügatinde olmaz. Olmamasının nedeni ona göre okuldan kaytarmak istememdir. Azarlama ve paylama faslından sonra yarım kalan şehzade kahvaltıma ayrılmak istemeyen yan gözle bakarak, yukarıya ceketimi giymek üzere gönderilirim.
Ahmakça, dolabın kapağını tekrar açarım ama ceketin olmadığı gerçeği tekrar yüzüme çarpar. Kendimce sinirlenir, çalana söverim. Arayarak bulamayacağımı bir ben bilirim, yine de isteksizce birkaç dolap açar bakarım boşuna.
Karnım açlıktan zil çalmaktadır ama ceket olmadan kahvaltı yapmak öğrenciye yakışmaz hiç. Ceketsiz kahvaltı etmek istemek ayrı bir küstahlık olur hem.
Şehzade kahvaltısından mideme indirdiğim iki zeytin, bir parça ekmek ve peynirin midemdeki ağırlığı ve şişkinliği ile okul yoluna düşerim. Okulda başarılı bir öğrenciyim, belki bundan faydalanırım diye geçer aklımdan. Okul bahçesinde sırada beklerken dedektif lakaplı müdür yardımcısı beni anında fark eder.
- “Ceketin nerede senin?”
- “…!”
- “Defol, öğrenciye benze de öyle gel”, der. Ceketsiz öğrenciye benzemezmiş çocuklar.
Müdür yardımcısı okula almaz, mesai başlamıştır yurtta, oraya hiç gidemem. Boynu bükük ortada kalırım. Önce parka giderim, boş parkta bir banka çökerim. Yalan, birini olmayan bir şeye inandırmak için söylenir. Ben yalan söylemiyorum ama kimseyi inandıramıyorum. Canım sıkılır yalnızlıktan. Yakınlarda ki internet kafeye giderim, yapacak başka işim olmadığından. Param yoktur, saatlerce bilgisayar başında oyun oynayanları izlerim.
Yokluğumda olaylar şöyle gelişir; okul rehberlik servisinden yurt aranır, okula gitmediğim tespit edilir. Sosyal servis adımı not eder. Beni beklemeye başlarlar hesap sormak için. Ne de olsa okullardan her gün okula gitmeyen öğrenciler hakkında jurnaller gider yurda.
Öğlene doğru okulun paydos saatine yakın, karnımın da iyice acıkması nedeniyle internet kafeden çıkarım ve yurdun yoluna düşerim. Korku, tedirginlik, başıma gelecekleri bilen biri olarak yurdun kapısında kimseye görünmemek için dua ederim. Ellerim cebimde, ürkek gözlerle kapıya yaklaşırım. Korktuğum başıma gelir ve başımdan aşağı kaynar sular boşanır. Grup sorumlum yurdun kapısında tören mangası ile karşılar beni. Kendisi, “o beyim, hoş geldiniz” diyerek alaycı ifadeyle kulağımdan tutar ve sorgumun yapılması için sosyal servise götürür.
Servisin orta yerinde dururum, açım ve açlıktan mecalim yoktur. Kimse oturmam için bir yer göstermez. Ayakta dikilmem beklenir, oturduğumda sanki bana olan öfkeleri azalacak ve suçum hafifleyecektır. Önce bir bağırma faslı, hiçbiri diğerini dinlemeden, herkes her yönden bana bağırır, sonra rahatlarlar. İçlerinden biri beni daha çok korkutmak ve sindirmek için arada bir ayaklanıp “şimdi bir tane patlatacağım” deyip durur.
Odada kaç kişi varsa, sırayla söylenip, ahlak dersi ve nasihatler verirler. Okula gitmez isem serseri olacağımı, sokaklarda kalacağımı, devletin bana iş vermeyeceğini anlatırlar. Ama ne anlatılanları anlarım ne de konuşulanları duyarım. Orta yerde öylece, ellerim birbirine bağlı, başım önümde dinler görünürüm. Okulu sevdiğimi, okuyacağımı ama okula gitmeyişimin basit bir nedeni olduğunu anlatamam.
Neden sonra birinin aklına mesleğinde öğrendiği, bir meslek ilkesi gelir ve bilmiş tavrı ile arkadaşlarına; “müsaade edin, çocuğu anlayalım, bir de kendisinden dinleyelim, oğlum anlat bakalım neden okula gitmedin” der. Anlatacağım, anlatacağım da konuşmak için kendimde derman bulamıyorum. Ağzımı açsam boğazımdaki sıkılı yumruk çözülecek ve o kadar azarlanma ve aşağılanmadan sonra ağlayacağım. Ağlamamak için kendimi sıkıyorum. Ah bir konuşabilsem! Biraz önce yumuşak mesleki tavırla yaklaşan, bir an da çileden çıkarak tekrar soru yağmuruna tutar beni. Bu nasıl anlamak istiyor diye düşünürüm.
Sorgu meleklerinin soru bombardımanı ve ağlamamak için takındığım suskunluğum suçlu olduğum kanaatine vardırır onları. Biraz önce patlatacağım bir tane diyenin isteği içinde kalmaz ve bana bir tane patlatır. Şaakk!...Herhalde istediği olduğu için rahatlayıp, ben yerimde sendelerken o derin koltuğuna çöker. Daha bir sürü nasihatten sonra beni odadan gönderir, aslında kovarlar. Ben çıkarken kendi aralarında benimle ilgili söylenmeleri devam eder. Kendilerince önemli bir sorunu çözdüler ne de olsa. Benim ne durumda olduğum kimsenin umurunda olmayacak.
Öğlen yemeğinden de feragat ederek odama çıkıp, başımı yastığa gömüyorum. Boğazımdaki sıkılı yumruğu çözdüğümde, ağlarım ağlarım…
Sevgili günlüğüm işte böyle. Beni anlamasan da, anlattıklarımın önemi olmasa da dinlediğin için sana teşekkür ediyorum.


©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak göstermek ve izin almak etik kuraldır.



Bize Ulaşın


 


 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

,