Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

İLK AŞK (YURT GÜNLÜĞÜ 9)  
SHU. İlyas Ali DAŞTAN
Yazarımızın yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
    dastanilyas@gmail.com  ulaştırabilirsiniz.

     Bu yıl ortaokul son sınıftayım. Liseye geçmem için şunun şurasında birkaç ay kaldı. Ortaokulun bitmesine bu kadar az zaman kalmışken keşke diyorum her şey yüreğimin derinliklerinde kalsaydı ve ben Eylem’e olan platonik aşkımla mezun olsaydım.  Vallahi sevgili güncem ben de ilk aşk deneyimimin bu enkazı altında kalacağımı tahmin etmiyordum, hem insan başına ne geleceğini bilmiş olsa hiçbir işe girişmez değil mi?

      Eylem, geçen yıl babasının bu şehre tayin olmasından sonra okulumuza geldi. Aynı sınıftaydık ancak şubelerimiz farklıydı. Kestane rengi küt kesilmiş saçları ve yeşile çalan çakır gözleri ile yüreğimde başlattığı yangından bihaber bir yıl boyunca okula gelip gitti. Ben de okula gelmekten ve okulda Eylem’i görüyor olmaktan aldığım keyfi hiçbir şeyden alamadım.

Ona dair bildiğim şeyler; babasının savcı annesinin öğretmen olduğuydu.





    
 Eylem, gelmeden önce okulda onun kadar güzel bir kız yoktu. Hatta mahallede, bana göre bu şehirde bile Eylem’den daha güzeli yoktu. O benim güzelimdi ve bunun içinde dünyanın en güzel kızıydı ta ki onunla ilk buluşmamıza kadar…

Dedim ya okul benim için artık hayatımdaki en önemli mekân oldu. Derslerle pek alakam olmasa da onunla çok alakalıydım. Yurttan her sabah çıkışım kendime göre bir merasim gibiydi. Sabah uyandıktan sonra kendimi bakıma alırdım. Sıcak suyun olmadığı zamanlarda soğuk su ile yıkanırdım. Asla ter kokmamam lazımdı. Banyodan sonra akşamdan jilet gibi ütülediğim okul pantolonumu ve her gün elimle yıkadığım ve bu kadar sık yıkanmaktan yakaları epriyen beyaz gömleğimi giyer aynanın karşısına geçerdim. Eylem’i gördükten sonra gömleğimde ve kravatımda bir daha yemek lekesi olmadı. Oysa, ondan önce kravatımdaki yemek lekelerinden haftalık menü tahmin edilebiliyordu. Bu yıl aldığım harçlıkların büyük miktarı jöleye gitmiştir. Kendim kadar inat fırça saçlarıma istediğim şekli verebilmek için çok miktarda jöle harcamam gerekiyordu. Okula gittiğim her gün iki dirhem bir çekirdek olurdum.

İnsan neden güzel ve yakışıklı görünme çabasında olur bunu anladım. Karşımdakine kendimi beğendirmek ve onu etkilemeye çalışmak duygusuydu tabiî ki bunun adı.

Teneffüs aralıklarını beklemekten dersleri takip edemezdim. Kendi kendime keşke ders saati ile teneffüs saatleri değişse, kırk dakika boyunca ders yerine teneffüs yapsak diye dalga geçerdim. Çünkü Eylem’i sadece on beşer dakikalık teneffüslerde görebiliyordum. Teneffüs zili çaldığında hemen dışarı fırlıyor ve gözlerimle onu arıyordum. Dünya Eylem’in etrafında dönüyordu benim için. Onu görebileceğim bir köşeye geçer hareketlerini izlerdim. Arkadaş grubuyla sohbet edişini, oyun oynayışını bazen de okul bahçesinde gezmelerini izlerdim. Birkaç metre gerisinde de olsam ona varlığımı hiç duyuramıyordum. Onun çekim alanında olmama ve başını çevirse beni görecek olmasına rağmen bir kere olsun göz göze gelmedik. Sanki onun için ben yoktum, hayalet gibi bir şey olduğumdan benim durduğum tarafa baktığında boşluk görüyor olmalıydı. En çok canımı sıkan şeylerden biri bu davranışı olmuştur.

Kendi kendime kıskançlık davranışlarına giriyordum. Onun, kendi sınıfından bir erkek arkadaşı ile konuşmasına bile tahammül edemiyordum.

Eylem’e karşı hissettiğim ve beslediğim duygular yüreğimden taşmaya başladığında bu durumu ranzadaşım ve yakın arkadaşım olan Ferhat’a –bizim literatürde aynı ranzada yatan- anlattım. Ferhat sonraki günlerde kendisine sürekli aynı şeyleri anlatmamdan sıkılmaya ve beni görünce kaçmaya başlamıştı. Kendisine hak veriyorum çünkü platonik aşkımla ilgili o kadar çok şey biliyordu ki farklı okullarda öğrenim görmemize rağmen bir gün tesadüfen bizim okula gelse Eylem’i teneffüste şıp diye tanırdı. Eylem’i gözümde o kadar yüceltmişim, büyütmüşüm ki onun insani yanları olduğunu bile unutmuşum. Benim aşkım kirlenmez, ağzından kesinlikle kötü söz çıkmaz ve bizim gibi tuvalette çişini yapmaz dediğimde Ferhat bana kızdı ve ağzına bile yapar demişti. Aslında aklımı başıma getirmek ve daha oturaklı kararlar almamı sağlamak istiyordu. Zira aşkımdan gözümün kör olduğunu bir tek ben göremiyordum.

Ferhat, her seferinde nasıl arkadaşlık ve çıkma teklif edeceğim konusunda bana yöntemler anlattı. Heyecanımı yenebilmem için sözde kendisi Eylem oldu ve ben onunla prova yaptım. Bu çalışmaların hiç biri başarılı olmadı çünkü sözel olarak çıkma teklif edecek kadar medeni cesaretim yoktu ayrıca heyecandan dilimin tutulacağını ve bir tek kelime konuşamayacağımı biliyordum. He sabah Ferhat’ın pohpohlayıp beni şişirmesi ile okula gidiyor, akşama elim boş dönüyordum. Ferhat, daha uzaktan benim bu süklüm püklüm halimi görünce o günde bir halt edemediğimi anlıyordu. Bana öğreteceği başka yöntem kalmamıştı, çünkü onun söylediği hiçbir şeyi başaramadım. Son olarak mektup yazmamı ve o şekilde aşkımı anlatmamı ve bir daha bu konuyla ilgili kendisine en küçük bir söz bile etmeme mi yoksa benimle arkadaşlığını sona erdireceğini söylediğinde anladım ki aylardır Ferhat’ın kafasının etini yemişim, hem de öyle böyle değil.

Aslında Ferhat’ın bana verdiği akılları uygulamaya çalıştım. Bir keresinde okul çıkışı onu evine kadar takip ettim; söz de tenha bir sokak arasında aşkımı anlatacaktım. Ne gezer, Eylem’in arkasında yarım saat ona fark ettirmeden yürüdüm. Birkaç metreye kadar yaklaştım, tam ağzımı açacakken bir yumruğun boğazımı kilitlediğini hissettim. Saçlarım tel fırça gibi dikildi, dilim ağzımda lahmacun küreği kadar büyüdü ve ayaklarıma demir külçeler bağlanmışçasına olduğum yerde kalakaldım. Eylem, gözlerimin önünden nazlı bir nehir gibi aktı gitti. Bir teneffüs sırasın da bahçede tek başına oturduğu esnada konuşmak istedim ancak önünden başım yerde geçebildim. Heyecanım ve cesaretsizliğim en büyük engelimdi ve ben bu engelleri aşamıyordum.

En iyisi mektup yazmak ve sözel olarak anlatamadığım duygularımı yazı ile anlatmaktı. Mektup yazmaya karar verdim. Etüt salonuna oturdum ve yazmaya başladım. Eylem’e nasıl hitap etmem gerektiğine karar verene kadar defterimden onlarca sayfayı yırttım. Bir türlü nasıl başlamam gerektiğini bulamadım. En sonunda sadece “Merhaba Eylem” dedikten sonra yazmaya başladım. Başlangıç için harcadığım kâğıdın on mislini beğenmeyerek buruşturup attım. Altı üstü onu çok sevdiğimi ve onunla arkadaş olmak istediğimi anlatacaktım. Bütün bir hafta sonum mektup yazmaya çalışmakla geçti. Pazar akşamı yarım sayfalık bir mektup yazabildim. Mektup kâğıdının boş kalan yerlerine çiçek resimleri ve Erosun okunun ikiye böldüğü kalpler çizdim.

Pazartesi günü sınıf arkadaşım Sevgi’den yazmış olduğum mektubu Eylem’e vermesini rica ettim utanarak. Sevgi, bana göz kırparak seni gidi çapkın dediğinde yüzüm kan kırmızısıydı. Mektubun aşkıma verileceği teneffüs ben sınıftan dışarı çıkmadım. Ders zili çaldığında Sevgi bir daha ki teneffüs mektubun cevabın alacağını söyledi. Artık ders boyunca yerimde kıvranıp duruyorum. Acaba Eylem nasıl bir tepki verecek, cevap olarak bana ne yazacak diye. Dersin bittiğini haber veren zil sesi benim için başka bir şeyin başlama işareti oluyordu. Bu yeni başlayacak olan şeyin hüsran mı ya da aşk mı olduğunu bilmiyordum. Cevabın gelmesini yine sınıfta oturarak bekledim. Sevgi’nin bana uzattığı ve özensizce katlanmış defter yaprağını açmadan önce durakladım, derin derin nefes aldım. Teklifimin kabul olması için dua ettikten sonra kâğıdı açtım. Eylem’in yazısı hiç de güzel değildi. Hatta çivi yazısı kadar okunaksızdı neredeyse. Bu kadar güzel bir kız nasıl olur da böylesine çirkin bir yazı yazabilirdi. Bunu önemsemedim önemli olan Eylem, arkadaşlık teklifimi kabul ettiğini yazıyor oluşuydu.

Eylem beni ve varlığımı kabul ediyordu, özensiz yazısıyla. Dünya o an olduğu kadar güzel görünmedi gözüme. Her taraf aydınlık, herkesin yüzünde mutluluk ve tebessüm. Ağaçlar yemyeşil, bütün sözler aşka dair. Kuş cıvıltıları sınıfın içinde. Ben bulutlara kadar yükseldim. Ağzım yay gibi kulaklarıma kadar dayandı, kapanmıyor. Yüzüme bakan sanki kalbimin sevinçten kanatlanıp açık ağzımdan çıkacağını sanacak. Yaşamak ne güzel… Aşık olmak…

Platonik aşkım bir süre de mektup aşkına dönüştü. Eskiden olduğu gibi yine aşkımla konuşup sohbet edemiyorum. Ama bu sefer daha farklıydık. Teneffüslerde birbirimize uzaktan bakarak gülümsüyorduk. Gözlerimizin içi gülüyordu ve gözlerimizle bir aşkı yaşıyorduk. Akşam da kâğıda kaleme sarılıp yazmaya başlıyorduk, birbirimizi deli gibi sevdiğimizi.

Etüt saatlerinde uzun uzun oturup mektup yazmalarımı öğretmenler ders çalıştığıma yoruyor ve o kadar haylazlıktan sonra ders çalıştığıma seviniyorlardı. Doğru etüt salonunda en uzun zamanı geçiren bendim ama bu saatler boyunca ders çalıştığım hiç olmadı. Defterimin sayfaları sevgilim için yazdığım aşk mektupları ile doluydu. Kütüphanede bulunan şiir kitaplarını önüme koyuyor ve sevgilim için en güzel şiirleri arıyordum. Daha güzel ifadeler kullanmak için kitapları karıştırıyordum. Benim bu hallerim yoğun bir şekilde ders çalışıyor havası yaratıyordu. Bu zaman zarfında ders çalışmadım ama bir sürü şiir ezberledim.

Uzunca da bir mektuplaşma döneminin arkasından bir yerde buluşup konuşma isteğimi son mektubuma yazdım. Buluşmayı o da kabul ediyordu. Hafta sonu parkta buluşacaktık.

Hafta sonu cumartesi gününü iple çektim ama o kadar zor geldi ki anlatamam. Cumartesi günü sabah erkenden uyandım doğru banyoya gittim. Sıcak su günü olmadığından soğuk su ile duş aldım. Dolabımı açtım ama o gün için giyecek içimi açan bir kıyafetim yoktu. Oda arkadaşlarım bu konuda bana yardımcı oldular. Aralarında kararlaştırmışlar sanki. Yılmaz’ın kırmızıçizgili gömleği, İbrahim’in yeni aldığı kot pantolonu ve Sinan’ın sivri uçlu ayakkabılarını giydikten sonra aynanın karşısına geçtim. Kendime ait olan tek giysim yurtta dağılan iç çamaşırlarımdı. Onun dışında ne varsa emanet ve bu emanet kıyafetler üzerimden birazdan kayıp düşecek hissi veriyordu.

Yarım kutu jöle harcayarak ancak istediğim şekle sokabildim tel fırça saçlarımı. Yüzümde küçük bir tepe gibi duran sivilceyi patlatayım derken sol yanağıma yumruk yemişim gibi bir kızarıklık çöktü. Dişlerimi üç kere fırçaladım ağzım kokmasın diye.

Kendi fiziksel bakımımı yaparken bir yandan da Eylem ile karşılaştığımda neler konuşacağımı prova ediyorum. Repliklerini ezberleyen tiyatro oyuncusu gibi sürekli tekrarlar yapıyorum. Kızın karşısında suspus olmayım, konuşacak konular bulayım diye bütün çabam.

Baharın son günleri. Parkta yeşilin her tonunu bulmak mümkün. Ağaçlar meyveye durmuş. Kuşların yavruları büyümüş anneleri ile birlikte ilk uçuş talimlerini yapıyorlar.

Randevu yerine Eylem’den bir saat önce gittim o da zaten randevu saatinden yarım saat sonra geldi. Onun bana doğru her adımda yaklaşmasıyla birlikte kalbim önce hafiften sonra tüm hızıyla çarpmaya başladı. Aramızda yarım metre kalınca –ilk kez bu kadar yakın oluyorduk- birazdan kalbimin dışarı fırlayacağını sandım. Kalbim göğüs kafesimi o denli zorluyor ki. Eylem, yanıma geldiğinde prova ettiğim onca replikten aklımda bir kelime bile kalmadığının o an farkına vardım. Belleğim sabah serinliğinde çarşaf gibi duran kımıltısız denizdi.

Selamlaştıktan sonra karşılıklı oturduk. Krem rengi bir pantolon ve üzerine açık leylak rengi kısa kollu tişört giymiş. Ayaklarında spor ayakkabılar. Yüzüne bakıyorum. Şimdi ne olacak der gibiyiz birbirimize. Evet, buluştuk peki şimdi ne olacak. Platonik aşktan mektup aşkına dönüşen ve şimdi kanlı canlı karşımda duran, beni geceler boyu uyutmayan kız bu muydu? Aşkından deliye döndüğüm, günlerce ranzadaşım Ferhat’ın kafasının etini yemem bu kız içindi demek. Şimdi karşı karşıyayız.

Acemi iki sevgili nasıl davranırsa öyleyiz. Kimseden dişe dokunur bir söz ya da hareket yok. Çemberin etrafında dönüp duruyoruz eş zamanlı olarak çemberin içine giremediğimiz için konuştuklarımız yavan kalıyor. Zorlama ile bir konuda birkaç kelime sarf ettikten sonra susuyoruz.

Parkta yarım saat kadar oturduktan sonra bir de karşıdan Yılmaz, İbrahim ve Sinan’ın geldiğini görmeyeyim mi? Aklımdan, yanımdan geçerlerse onları tanımamazlıktan gelirim diye geçirirken geldiler bizim oturduğumuz bankın tepesine dikildiler. Ben daha ağzımı açmadan Yılmaz gömleğini, İbrahim pantolonunu Sinan’da ayakkabılarını istedi. İşimin ne zaman biteceğini, kıyafetlere ihtiyaçları olduğunu söylediler. Ben ne yapmak istediklerinin farkına vardım ama durum hiç de kurtarılacak gibi değil.

Eylem, kocaman iki bilyeye dönen gözleriyle üçüne bakıyordu. Daha sonra gözleri gelip benim üzerimde durdu. Üç tane sırıtan pişmiş kelle ve benim o an yerin dibine geçmek isteyen halim. Kulaklarıma değin kan yükseldi. Bütün damarlarım patlayacak ve kevgir gibi her yanımdan kan fışkıracak sandım. Birisi hafiften parmağı ile dokunsa dokunduğu yerden kanım akardı kesin. O an ölmeyi ya da bir anda yok olmayı isterdim. Ama ne yazık ki ne öldüm ne de yok oldum. Girdiği evden çaldığı eşya ile birlikte tam kaçacakken yakalanan hırsız gibi ışıkların bir an da yanmasıyla orta yerde kalakaldım.

Arkadaşlar, kıyafetlerini çabuk getirmemi tembihleyerek yanımızdan uzaklaştıklarında bir çuval incirin berbat olduğunu biliyordum. Ne mektuplarda ne de herhangi başka bir şekilde yetiştirme yurdunda kaldığımı Eylem’e söylememiştim, söyleme gereği de duymadım. Bilmemesinin daha iyi olacağını düşündüm ne yalan söyleyeyim.

Bir açıklama bekleyen şaşkın gözlerle karşı karşıya gelince insan nereden anlatmaya başlayacağını kestiremiyor. Nereden başlamalıyım? Ben kimim, o çocuklar kim, neler oluyor? Herhalde bütün bunların kendi içinde bir açıklaması vardır?

Yetiştirme yurdunda kaldığımı, gelenlerinde yurttan arkadaşlarım olduğunu, kıyafetlerin gerçekten onlara ait olduğu söyledim.

—Ne yani, senin hiçbir şeyin yok mu diye sorduğunda ben düşünüyordum. Hiçbir şeyden kastı neydi acaba. Annem, babam yoktu, kardeşim yoktu; bana ait hiçbir şey yoktu o zaman ben de yoktum.

Eylem’in kafasının karmakarışık olduğunu biliyorum, ilk defa duyduğu bu kelimeler ona hiç bir şey ifade etmiyordu. Onun öğretmen annesi, savcı babası ve kendine ait birçok kıyafeti vardı.

Kendimle ilgili gerçeği anlattıktan sonra Eylem’in bakışlarının süzüldüğünü, hafiften başının eğildiğini ve tüm bu hareketlerin anlamının acıma olduğunu sezinlediğimde artık sona geldiğimi anladım. Bu dakikadan sonra ortada ne aşk ne de başka bir şey kaldı. Ben küçüldüm o karşımda devleşti. Ucu küflenmiş bıçak ucu gibi acıyan bakışları gözlerimi oymaya başladı.

Fazla oturmadık, Eylem annesiyle alışverişe gideceğini söyleyerek kalktı ve bana “hoşça kal” dedi. Kalışım pek de onun dediği gibi olmadı. Çekip giderken benden, yani bir enkazdan, uzaylı bir yaratıktan, çökecek olan bir duvarın altında kalmamaktan kaçıyor gibi gittikçe hızlanıyordu adımları.

Gitti, arkasına bir kere olsun bakmadan. Arkasına bir kere olsun baksaydı içimde umut ateşi yanmaya devam edecekti. Ama bakmadı. Onun gidişiyle kalbimin bir yeri de gitti. Sıcaklarda çözülen ve okyanusta başıboş gezinen buz dağları gibi.

Her zaman olduğu gibi kendimle kalakaldım. İnsanın kendisiyle kalması yalnızlık demek mi? Gözlerimdeki şelale çağlamaya başladığında yanaklarım ıpıslak oldu. Sıcak gözyaşlarıma dokunmadım bile. Sessiz akan dere gibi kendiliğinden bir zaman aktı gitti. Yavaşça yerimden kalktım ve şehrin tenha sokaklarında yürüdüm bir zaman. Karanlık çöktükten sonra yurda döndüğümde açlıktan ve yorgunluktan değil ama acınmaktan ve hüsrana uğramaktan yorgun düştüm. Arkadaşlarımın eşek şakasından eğlenmeleri ve benimle alay etmelerini duymadım bile. Yatağıma sırt üstü uzandım ve gözlerim karanlıkta parlamaya başladı. Yastığa akan yaşları kimse görmüyordu.

Ertesi gün ve ondan sonraki günler Eylem’in yüzünü bir daha görmedim. Karneler dağılana kadar geçen bir aylık sürede sınıftan dışarı adımımı atmadım. Teneffüslerde onu görmemek için sıramda oturdum durdum. Okuldan en son ben ayrıldım. Karne alıp okuldan mezun olduktan sonrada her şey ortaokul sıralarında kaldı.

İşte böyle günce dost, ilk aşk maceram daha başlamadan hüsranla bitti. Arada bir Eylem’i rüyamda görüyorum, sabah uyandığımda içimde bir sızı dilimde acılık olsa da buna aldırmıyorum.

Arkasına bakmadan gidenlerin dönmediğini biliyorum artık…

 

 



Bize Ulaşın